28 Kasım 2008 Cuma

True Blood İnceleme

Anna Paquin ... Sookie Stackhouse
Stephen Moyer ... Bill Compton
Sam Trammell ... Sam Merlotte
Ryan Kwanten ... Jason Stackhouse
Rutina Wesley ... Tara Thornton
Jim Parrack ... Hoyt Fortenberry
Nelsan Ellis ... Lafayette Reynolds


True Blood beğenerek izlediğim dizilerden biri ama hakkında fazla bir şey yazmadığımı farkettim bu eksiği hemen kapatmam gerekiyor.

Önce isimden başlayalım; True Blood japonların vampirler için icad ettiği yapay kan. Gerçek kana yapısal olarak benziyor hatta ARh +, 0Rh - vb. çeşitleri bile mevcut. Amaç vampirlerin insan kanına ihtiyaç duymaksızın hayatta kalabilmesi ama anladığımız kadarıyla true blood'ın gerçek kan ile pek alakası yok zira vampirler öğüre öğüre içiyor kendisini. Bir nevi Coca Cola - İhlas Kola ilişkisine benzetebiliriz.

Gelelim dizimizin konusuna; dizimiz bildiğimizden farklı bir dünyada geçiyor. Bu dünyada vampirlerin varlığı kanıtlanmış üstelik vampirler insanların arasına karışmış. Oy kullanabilmeleri için politikacılar tartışıyor, insanların sahip oldukları haklardan yararlanmak istiyorlar kısacası ölü iken yaşamak istiyorlar. True Blood küçük bir kasabada yaşamakta olan ve diğer insanlardan oldukça farklı olan kızımız Sookie etrafında şekilleniyor. Sookie çevresindekilerin düşüncelerini okuyabiliyor hatta istemese bile duyabiliyor bu yüzden Sookie'nin özellikle onunla çıkmak isteyen erkeklerle arası iyi değil. Günün birinde kasaba ilk vampiri ile tanışıyor. Bill Compton kasabanın kurucu ailelerinden birine mensup, iç savaşta savaşmış ve savaş sırasında vampire dönüştürülmüş bir beyfendi. Sookie'nin Bill'in düşüncelerini okuyamaması ikilinin birbirlerine yakınlaşmalarına neden olurken kasabada ard arda işlenmeye başlayan cinayetler işleri tümüyle karıştırıyor. Burdan itibaren olaylar aşk, ihanet, gurur, yalan, dolan ve seks ağırlıklı olarak düğüm haline geliyor ve düğümü her çözmeye çalıştığınızda üstüne yeni bir düğüm atılıyor.

Gelelim karakterlere;

Sookie Stackhouse: 25 yaşında telepati güçleri olan ve sırf bu yüzden halen bakire olan Sookie, anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiş, tek yakınları abisi Jason ve büyükannesi olan barda garsonluk yapan kendi halinde bir köy güzeli.Sookie dünyayı hiç tanımamasına rağmen insanları gereğinden fazla tanıdığından insanlarla arasının iyi olduğu pek söylenemez. Erkeklere de mesafeli duran Sookie aşkı meşki de bilmiyor taaki bir gün düşüncelerini (ölü olduğu için) okuyamadığı vampir Bill ile karşıyaşıncaya kadar.

Bill Compton: Dizinin en sevdiğim karakteri vampir Bill, vampire dönüştürüldüğü iç savaştan beri ilk kez ailesinden kendisine kalan eve taşınmak için doğduğu kasabaya geri geliyor. Yüzlerce yıl geçtiği için hiç yakını kalmayan Bill Sookie'yi ilk gördüğünden (ve tattığından) itibaren ona derin duygular beslemeye başlıyor. Diğer vampirlere pek benzemeyen Bill insanların arasına karışıp sosyalleşme derdinde hatta tabutta yatıp kalkmıyor, True Blood içip mahzeninde uyuyor.

Sam Merlotte: Dizinin ikinci en sevdiğim karakteri olan Sam Sookie'nin patronu, Sookie'ye aşık, yakışıklı, kibar, anlayışlı, azıcık sinirli ve beyfendi bir insan. ***Spoiler***Aslında insan demek pek de doğru olmaz kendisi bir "shape shifter".***Spoiler***

Jason Stackhouse: Sookie'nin alkol ve seks düşkünü akılsız abisi olan Jason tam bir kayıp vak'a. İlk sezon boyunca etrafındaki neredeyse tüm kadınların öldüğü Jason son bölümde vampir karşıtı Güneş kilisesinde "Hallelujah" diye bağırmakta iken 2. sezon ne saçmalıklar yapacak düşünmek dahi anlamsız geliyor. Bu arada Jason dizinin % 20'sini oluşturan seks sahnelerinin en büyük nedeni. Böyle tipler çok var ortalıkta gayet doğal bir erkek.

Tara Thornton: Bana göre dizinin en uyuz karakteri olan Tara ağzı bozuk, kötü huylu tam bir cadaloz. Bu haline dahi dayanamadığım halde içindeki şeytanı çıkarttıktan (!) sonraki o mazlum görünüşlü tipine daha da uyuz olduğum Tara umarım 2. sezonda cinayete filan kurban gider.

Lafayette Reynolds: Tara'nın kuzeni olan Lafayette kuzeni gibi uyuz ötesi bir karakter. Eşcinsel Lafayette aynı zamanda mevcut tüm uyuşturucuları satıp nette çıplak resimlerini filan yayınlıyor, politikacılarla ve vampirlerle beraber oluyor ve V satıyor bol bol (V = vampire Blood ona da değineceğim birazdan). Finalden bir önceki bölüm kaybolan Lafayette bence sezon finalinde ortaya çıktı ki bu olayı bir sonraki mesajıma saklıyorum spoiler olmasın.

Bunlar dizinin ana karakterleri ama inanın True Blood en az bunlar kadar renkli karakterlerle dolu.

Son olarak V'nin ne anlama geldiğini ve True Blood'ın neden farklı bir vampir dizisi olduğuna da deyineyim.

V Vampire Blood yani vampir kanı. Normalde büyüklerimizden duyduğumuz, filmlerde gördüğümüz, kitaplarda okuduğumuz şey vampirlerin insanların kanını sonuna kadar emerek cücüğünü çıkardıklarıdır. True Blood'da bu çok nadir görünen bir durum çünkü vampirler yaşayan hemcinslerinin aksine barış istiyorlar. Bunun yerine insanlar vampir kanı peşinde koşuyor çünkü;

* Vampir Kanı yani V ölüm döşeğindeki bir insanı dahi iyileştirecek güce sahip
* Şimdiye dek görülmüş uyuşturucular V'nin yanında pudra şekeri gibi kalıyor.
* V anlatılamaz derecede güçlü bir afrodizyak.
* V insan duyularının aşırı derecede güçlenmesini sağlıyor.

Bu nedenlerle V'nin damlası altın değerinde, V için vampirler öldürülüyor, V için millet birbirini boğazlıyor.

Anlayacağınız insanlar vampirleri kovalıyor hem de kanları için. Bunedenle True Blood bildiğiniz vampir dizilerinden değil, alakası yok. Karakterleri ve konusu ile çok orjinal bir yapım.

B.Kumbay

27 Kasım 2008 Perşembe

True Blood

Bir vampir filminden ya da dizisinden ne bekleriz? Vampirlerin insan kanı peşinde koşarak sivri dişleri ile masum insanlara dehşet saçmasını değil mi?
True Blood bu anlamda benzerleri ile olan bağlantılarını tamamen koparıyor.

True Blood'da vampirler insan kanı peşinde koşmuyor, insanlar vampir kanı peşinde koşuyor.

True Blood'da insanlar vahşice öldürülmüyor, vampirler vahşice katlediliyor.

True Blood'da kötüler vampirlerden çok gerçekte göründükleri gibi olmayan insanlar.
Tek barı olan, herkesin birbirini tanıdığı bir kasabada vampirlerden çok insanlar cinayet işliyor.

Bu bakımdan benim severek hatta bayılarak izlediğim bir dizi True Blood ama uçlarda bir dizi. Özellikle karakterlerin yapıları itibari ile her bölümde oldukça açık sahneler var ki bu ortalama bir dizi izleyicisine fazla gelecek cinsten. Yine de bu ilginç karakterlerin birbirleri ve vampirler ile olan ilişkilerini izlemek gerçekten çok zevkli.

B.Kumbay


26 Kasım 2008 Çarşamba

Stephen King - Kitap Listesi
















1974 Carrie (Göz)
1975 'Salem's Lot (Korku Ağı)
1977 Rage (as Richard Bachman)
1977 The Shining (Medyum)
1978 Night Shift (Hayaletin Garip Huyları)
1978 The Stand (Mahşer)
1979 The Dead Zone (Çağrı)
1979 The Long Walk (as Richard Bachman)
1980 Firestarter (Tepki)
1981 Cujo (Kujo)
1981 Danse Macabre
1981 Road Work (as Richard Bachman) (Ateş Yolu)
1982 Creepshow (comic book, illustrated by Berni Wrightson)
1982 The Dark Tower I: The Gunslinger (KK1:Silahşör)
1982 Different Seasons (Kuşku Mevsimi)
1982 The Running Man (as Richard Bachman) (Azrail Koşuyor)
1983 Christine (Christine)
1983 Pet Sematary (Hayvan Mezarlığı)
1983 Cycle of the Werewolf (illustrated by Berni Wrightson) (Kurtadamın Döngüsü)
1984 The Talisman (written with Peter Straub) (Tılsım)
1984 Thinner (as Richard Bachman) (Falcı)
1985 Skeleton Crew (stories) (Sis)
1985 The Bachman Books (novel collection)
1986 It (O)
1987 The Eyes of the Dragon (Ejderhanın Gözleri)
1987 Misery (Sadist)
1987 The Dark Tower II: The Drawing of the Three (KK2:Üç'ün Çekilişi)
1988 The Tommyknockers (Şeffaf)
1988 Nightmares in the Sky
1989 The Dark Half (Hayatı Emen Karanlık)
1989 Dolan's Cadillac (limited edition)
1989 My Pretty Pony (limited edition)
1990 The Stand: The Complete & Uncut Edition (Mahşer)
1990 Four Past Midnight (Gece Yarısını 2 Geçe & Gece Yarısını 4 Geçe)
1991 Needful Things (Ruhlar Dükkanı)
1991 The Dark Tower III: The Waste Lands (KK3:Çorak Topraklar)
1992 Gerald's Game (Oyun)
1993 Dolores Claiborne
1993 Nightmares & Dreamscapes (Rüyalar & Karabasanlar)
1994 Insomnia (Uykusuzluk)
1995 Rose Madder (Çılgınlığın Ötesi)
1995 Umney's Last Case
1996 The Green Mile (Yeşil Yol)
1996 Desperation (Yaratık)
1996 The Regulators (as Richard Bachman)
1997 Six Stories (stories)
1997 The Dark Tower IV: Wizard and Glass (KK4:Büyücü ve Cam Küre)
1998 Bag of Bones (Kemik Torbası)
1999 Storm of the Century (Yüzyılın Fırtınası)
1999 The Girl Who Loved Tom Gordon (Tom Gordon'a Aşık Olan Kız)
1999 The New Lieutenant's Rap (limited edition)
1999 Hearts in Atlantis (Maça Kızı)
1999 Blood and Smoke (audio book)
2000 Riding the Bullet (electronically published novella)
2000 The Plant (electronically published)
2000 Secret Windows
2000 On Writing: A Memoir of the Craft (nonfiction and autobiography)
2001 Dreamcatcher (Rüya Avcısı)
2001 Black House (sequel to The Talisman; written with Peter Straub) (Kara Ev)
2002 From a Buick 8
2002 Everything's Eventual: 14 Dark Tales (Karanlık Öyküler)
2003 The Dark Tower I: The Gunslinger (revised version) (KK1:Silahşör - Genişletilmiş Baskı)
2003 The Dark Tower V: Wolves of the Calla (KK5:Calla'nın Kurtları)
2004 The Dark Tower VI: Song of Susannah (KK6:Susannah'ın Şarkısı)
2004 The Dark Tower VII: The Dark Tower (KK7:Kule)
2004 Faithful: Two Diehard Boston Red Sox Fans Chronicle the Historic 2004 Season
2005 The Colorado Kid
2005 Cell
2006 Lisey's Story
2008 Duma Key

Ne İzlemeli



1. Supernatural
2. Harsh Realm
3. Sea Quest
4. Stargate Atlantis
5. Pushing Daisies
6. BattleStar Galactica
7. Dark Angel
8. Firefly
9. Roswell
10. Alias
11. True Blood
12. Eleventh Hour
13. House M.D.
14. Fringe
15. Bones
16. Death Note
17. The 4400
18. Terminator: The Sarah Connor Chronicles
19. Masters Of Horror
20. The Lost Room
21. Heroes
22. Jericho
23. Knight Rider
24. The Mentalist
25. Moonlight
26. Avatar: The Last Airbender
27. SpongeBob Squarepants
28. Merlin
29. Masters Of Science Fiction
30. Stargate SG-1
31. Dexter
32. Elfen Lied
33. Sanctuary

B.Kumbay

Asi - Orkun Uçar


"Asi", 12 kitaptan oluşacak “Derzulya” serisinden “Habis Üçlemesi“nin ilk kitabı. Roman, bütünüyle hayal gücüne dayanan, fantastik kurgu kalıplarına sahip. Aynı zamanda içindeki strateji ve entrika yapısıyla da tüm okurları içine çekecek bir destan.

Öykü, şeytana tapma ayinleri sırasında şeytandan daha tehlikeli bir varlıkla tanışan, ondan aldıkları güçle modern dünyayı yıkarak büyünün ve canavarların hükmünde yeni bir diyar kuran grihavarileri anlatıyor. Derzulya adı verilen bu diyar, irili ufaklı pek çok krallığa ve beyliğe bölünmüştür. Derzulya’da asıl yönetim grihavariler elindedir. Ölümsüz havariler krallar ve beylerle satranç tahtasındaki piyonlar misali oynayarak, sonsuz yaşamdan duydukları can sıkıntısını dağıtmaktadırlar. Havarilerden biri, eski modern dünyada acımasız bir seri katilken, oldukça ilginç bir sebebten iyiliğin tarafına geçmeye karar verince işler karışır. Kötülerin güçlerine denk güçlere sahip olan romanın kahramanı, diyarın sayılı iyi karakterlerinden destek alarak yüzyıllarca sürecek bir savaş başlatır. Roman, bu savaşın tarihini ve bugününü anlatıyor.

Seri katilken iyiliğe geçen ve Grihavarilerin ezeli düşmanı olan bu karakterin ilginç bir özelliği de annesinin İngiliz, babasının ise Çanakkaleli bir Türk olması. O: Patrick Sarp Gray!

Kitaptan küçük bir özet:

Günümüz dünyasının 500 yıl sonrası. Uygarlık ve teknoloji unutulmuş, Grihavarilerin başı Janus istediği gibi zulüm ve kötülükle dolu Derzulya’yı kurmuştur. Sarp büyük güçlerle mücadele ederken yorgun ve yenik düşmüş bir çölün derinliklerine saklanmıştır. Ama genç bir anne ölüm döşeğindeyken küçük kız çocuğunu onun korumasına bıraktığında yine başını belaya sokacak olayların içine dalmış olur.

Bu küçük kız çocuğunun peşinde çok fazla güç vardır. Sarp askerlerle, yaratıklarla mücadele ederken hiç beklenmedik bir müttefik bulacaktır. Bu sırada Derzulya’da entrika ve savaşlar tüm gücüyle devam etmektedir!

www.altinkitaplar.com


Kızıl Vaiz ve Asi'yi okudum bitirdim hem de rekor denebilecek bir sürede. Özellikle Kızıl Vaiz gerçekten güzel ve değişik bir kısa hikayeler kitabı. Hikayeler tek bir konuyla birleştirilmiş ama değişik insanlar tarafından anlatılıyor. Hikayeleri çok çok güzel ve yaratıcı buldum, özellikle bilimkurgu ve geleceğin dünyası üzerine çok güzel düşünüyor Orkun Uçar.

Asi'ye gelirsek; epik fantastik bir serinin açılış kitabı olarak çok güzel kurgulanmış ve yazılmış. Asi aslında bir karakter tanıtım kitabı. Seride bundan sonra önümüze çıkacak karakterlerin geçmişlerini, kim olduklarını, nerden geldiklerini ayrıntılı bir şekilde açıklamış yazarımız. Yalnız isimler bildiğimiz isimlere benzemediği için karıştırma olasılığınız var o yüzden size tavsiyem okurken bir kağıda karakterleri not alırsanız daha sonra hem hatırlamış hem de kolayca ayırmış olursunuz. Asi bana şiddetle Kara Kule ve Tılsım'ı hatırlattı (Derzulya; tüm dünyaların merkezi). Orkun Uçar'ın çok sıkı bir Stephen King.ci olduğunu zaten anlıyoruz o yüzden bu esinlenme bence gayet normal ve hatta hoş bile sayılabilir benim hoşuma gitti.

Asi aslında kaynayan bir kazan. Karakterleri ve Derzulya'yı tanıdıktan sonra çok büyük olayların tohumlarının nasıl atıldığını öğreniyoruz. Bu olaylar öyle olaylar ki Derzulya dışında diğer tüm dünyaları da etkileyecek, tıpkı Kara Kule'nin yıkılması gibi belki de kıyamete neden olabilecek. (Kıyamet demişken okuyanlara soruyorum siz de kıyametin alametlerini gördünüz mü Asi'de?). Asi karakterlerinden biri var ki çok kıskandım; Kara Kule'nin onun gibi bir kötüye ihtiyacı vardı; bahsettiğim kişi Janus yani Kızıl Vaiz. Belki bu isimden bile Janus'u Kızıl Kral ile bağdaştırma olanağımız var ama Janus Kızıl Kral'ın yanında gerçek bir kötü. İşin ilginç yanı yardımcılarının onun ve birbirlerinin arkasından devamlı kuyular kazmaları, aynı şeyi herkes için kendisi de yapıyor yani Derzulya'da devamlı ve süregelen bir kötülük var anlayacağınız.

Derzulya'dan kısaca bahsetmek istiyorum. Derzulya 3. Dünya Savaşı'ndan sonra dünyanın meydana geldiği yer. Tüm kıtalar birleşmiş, teknoloji diye bir şey yok ortada, büyü ve büyücüler ön planda, halk bölünmüş ve birbiri ile sürekli soğuk savaş halindeki krallıklarla yönetiliyor, tarım ön planda, vergiler çok ağır, insanların yanında cinler, dejinler ve büyü ile yaratılmış canavarlar geziniyor ortalıklarda, insanlar çoklu tanrılı dine inanaıyor ama tek tanrılı dine mensup olan tek tük kavimler de var. Bunlardan biri "Gökkurt"lar. Gökkurtlar 3. Dünya Savaşı'ndan sonra hayatta kalmış olan ve Janus'un ele geçiremediği Türkler. Kanatları var, uçabiliyorlar ve herkesten gizli dağların içinde bilinmez bir şehirde yaşıyorlar.

Janus'dan başka 2 önemli karakter daha var Asi'de; biri Sarp (yani Asi), annesi İngiliz babası Türk olan Sarp Janus'un en büyük ve dişli düşmanı. Lokan; tanrılara kurban edilmek üzereyken kaçan ve şeytan tarafından kurtarılan; Janus tarafından Dejin'e dönüştürülen ve karısının doğururken öldüğü ölmüş kızı Elem'i avlamak için Sarp'ın yanına gönderilen güçlü bir savaşçı. Biliyorum oldukça karışık geliyor ama kitabı okursanız bu ilginç hikayeyi anlayacaksınız.

Asi'ye bayıldım. Zifir'in dilini ve kurgusunu beğenmemiştim ama Asi belki de Orkun Uçar yalnız yazdığı için gerçekten iyi. Okurken Türk bir yazarın yazdığını anlamıyorsunuz.

Kızıl Vaiz ise dediğim gibi harika bir kısa hikayeler kitabı. İçinde Derzulya'yı da bulacaksınız ve bence önce Kızıl Vaizi hemen ardından Asi'yi okuyun, epik fantastik hikaye severlerin tadına doyamayacakları 2 kitap ikisi de.

Kısacası okuyun öneririm.

Not: Kızıl Vaiz'in sonsözünde bile Stephen King'in adı geçiyor, saymadım ama kitapta yaklaşık 30 kere filan Stephen King ismini görebilirsiniz.



Ek Not: Derzulya Serisi’nden çıkacak kitaplar:

1- Asi (Habis Üçlemesi I / 2005)
2- Sarı İstilâ (Habis Üçlemesi II / Yazılacak)
3- Gri Tanrı (Habis Üçlemesi III / Yazılacak)
4- Mavi Melek (Hasat Üçlemesi I / Yazılacak)
5- Yeşil Kıyamet (Hasat Üçlemesi II / Yazılacak)
6- Mor Ölüm (Hasat Üçlemesi III / Yazılacak)
7- Kızıl Vaiz (Hain Üçlemesi I / 2007)
8- Cellat (Hain Üçlemesi II / Yazılacak)
9- Aşk (Hain Üçlemesi III / Yazılacak)
10- Beyaz Kapı (Yazılacak)
11- Zefir (Yazılacak)
12- Derzulya Öyküleri (Yazılacak)

B.Kumbay

Harsh Realm

Yaratıcı:Chris CARTER
Yapım Yılı: 1999-2000
Türü:Aksiyon / Drama / Bilim Kurgu

Oyuncular:
Scott Bairstow- ( Tom Hobbes)
D.B. Sweeney- (Mike Pinocchio)
Rachel Hayward- (Florence)
Max Martini
Terry O'Quinn
Sarah-Jane Redmond
Samantha Mathis
Iain Williams





Haşin Krallık (Harsh Realm) adıyla yayınlanan bir dizide, Pentagon'un (Amerikan Savunma Bakanlığı'nın) geliştirmiş olduğu, bir savaş oyunları simülasyonu konu alınmaktadır. Askeri savaş eğitimindeki yenilikleri test etmek amacıyla oluşturulan bu sanal gerçeklik oyunu gizli bir projedir. Sisteme dahil olacak kişiler ordunun kontrolündedir ve bu kişilerin bedenleri başlarına kablolar bağlı vaziyette özel bir mekanda tutulmaktadır.

Haşin Krallık adı verilen bu oyunun en çarpıcı özelliği, sanal bir ortamda son derece gerçekçi bir hayatın canlandırılmış olmasıdır. Sanal dünyada da askerler, düşmanlar, silahlar ve insanların sosyal yaşantısı gibi tüm detaylar gerçeğinden ayırt edilemez şekildedir. Tasarlanan bu oyunda iki çeşit insan bulunmaktadır. Bunlardan ilki sanal karakter denilen yapay insanlardır; diğeri ise oyuna girebilen gerçek insanlar yani oyunculardır. Ortamın gerçekçiliği gibi sanal karakterler de gerçek insanlarla ayırt edilemeyecek derecede benzerdir.

Ancak filmin senaryosunda Omar Santiago ismiyle anılan firari bir asker sisteme gizlice girerek, sanal dünyada hakimiyet elde etmiştir. Kimse onun oyuna nereden girip çıktığını bilemediği için, bu kişinin sanal dünyayı yönetimine de müdahele edilememektedir. Santiago'yu ele geçirmek ve onun dünya üzerindeki art niyetli planlarını engellemek amacıyla filmin başrol oyuncularından Tom Hobbes görevlendirilir.

Bir albay, filmin kahramanı Tom Hobbes'a Harsh Realm hakkında bilgi vererek, buranın savaş stratejisi öğretmek için tasarlanmış "sanal gerçeklik savaş oyunu" olduğunu ve görevinin Omar Santiago'yu yenmek olduğunu bildirir. Bu konuda isteksiz görünen Tom Hobbes'u ikna etmek üzere, başına kulaklık benzeri bir alet takılarak, Haşin Krallık simülasyonunun amacını açıklayan bir video kaset izlettirilir. Bu videoda Haşin Krallık projesinde kullanılan manzaralarda, insanların gerçek hayatını taklit etmek için 1990 nüfus sayımından, uydu haritalarından ve diğer gizli bilgilerden faydalanıldığından bahsedilmektedir. Daha sonra tanıtım filmi beklenmedik bir şekilde kesilir ve Hobbes bu kasedi izlerken, aynı zamanda oyuna dahil olduğunun farkına varır.

Tom Hobbes artık sanal bir dünyadadır. Haşin Krallık denilen bu mekanda kendisi gibi ordunun daha evvel görevlendirmiş olduğu Pinocchio adında bir askerle tanışır.

Bu sanal dünya içindeki algılar öylesine gerçekçidir ki, film boyunca Tom Hobbes bu gerçekliğe aldanarak, sadece bilgisayar oyununun bir parçası olan sanal karakterlere yardım etmekte, hatta onları korumak için hayatını tehlikeye atmaktadır. İlerleyen sayfalarda daha detaylı değineceğimiz gibi, insanlar gördükleri görüntünün kalitesine ve detaylarına aldanarak, hayallerinde yaşadıkları olayların gerçek olduğunu zannedebilmektedirler.


Hepsi birbirinden muhteşem 9 bölüm; yapımcı Chris Carter ve Frank Spotnitz, X-Files'ın yaratıcıları. Oyuncular DB Sweeney ve Scott Bairstow, kötü adam Terry O'Quinn (herkes Lost'un Locke'u olarak tanıyor oysa ben kendisini 2000'den beri Santiago olarak bilir ve nefret ederim). Dizinin açılış jeneriğini izlediyseniz zaten ne hakkında olduğunu az çok anlıyorsunuz. Tom Hobbes konuşuyor jenerikte;


Aynı bizimkine benzeyen bir dünya var.

Siz, o dünyada yaşıyorsunuz.
Aileniz ve arkadaşlarınız da.
Bilmiyor olabilirsiniz, ben sizi kurtarmak için gönderildim.
Bu yalnızca bir oyun. (It's Just A Game)


Harsh Realm o kadar kaliteli ve muhteşem bir dizidir ki, Supernatural bile benim için ikinci gelir. Bu kadar iyi oyuncuların, bu kadar iyi bir senaryonun, kurgunun, konunun sadece 9 bölüm olması kabustan beter. Sayfanın en altındaki resim 9. bölümün son sahnesidir. Sadece son bölümü videodan kasete çekip defalarca izlemiş, bu görüntüye baka baka ağlamıştım sinirimden. Harsh Realm bugün oynasa en az 5 sezon olur, tüm Dünya'da en çok tutan yapımlardan biri olurdu ama 2000 yılında dizi kültürü bugünkü gibi gelişmediğinden yanlış zaman kurbanı oldu düşüncesindeyim.
Harsh Realm'i izledikten sonra Matrix o kadar dandik geldi ki bana anlatamam. Zaten konu o kadar benzer ki. Bazılarınız Matrix önce yapıldı filan diyebilir ama bilginiz olsun Harsh Realm James D. Hudnall ve Andrew Paquette'nin aynı isimli çizgi romanından Chris Carter tarafından uyarlama. Mike Pinocchio Dean Winchester'a benziyor, devamlı espri yapması ve olayları soğukkanlılıkla karşılayıp Tom'u her türlü beladan kurtarması mesela. Tom da Sam'e benziyor aslında, saf, dürüst, sevgilisinden koparılıp sanal bir dünyaya hapsedilmiş, yok etmesi gereken yok edilmez kişiyi öldürüp "game over" yapmazsa geri dönemeyecek olan seçilmiş kişi. Köpeği Dexter (Dexter'a kesinlikle hiç bir şey olmuyor izleyenler bilirler, her zaman kurtulmanın bir yolunu buluyor) ve Dexter'ı yemek isteyen en iyi arkadaşı Pinocchio. Birlikte Omar Santiago'yu öldürmeye çalışıyorlar. Oyuncular çok iyi demiştim, her bölümde karşınıza tanıdık isimler çıkıyor. Mesela 5. bölümde Saw'un manyağı Jigsaw amca var (sonunda belasını buluyor).












En sevdiğim bölüm şudur diyemiyorum çünkü hepsine aşığım ama pilot'u bir başka harikadır.

2000 yapımı bir dizi ama izlediğinizde 2008 sanıyorsunuz, düşündükçe deliresim geliyor nasıl ve neden bitirdiler inanılmaz.

En azından tüm bölümlerini indirdim, defalarca izleyebileceğim onunla avunuyorum.




Michael Pinocchio - Tom Hobbes



B.Kumbay

Batman: The Dark Knight

The Dark Knight bir kahramanın nasıl bir gardiyana, bir kara şövalye'ye dönüştürüldüğünün hikayesi. Film demeye gönlüm elvermiyor çünkü izlerken resmen gerçekmiş gibi izledim. The Dark Knight Batman serisinin en karanlık, en uzun, en kara, en acıklı ve en ciddi filmi. Beklediğimin aksine Bruce Wayne'e odaklanmamış bir film, birden fazla kötünün olduğu, iyilerin içindeki kötülüğün dışa çıkarıldığı ve iyilerle kötülerin yer değiştirdiği bir film. Buna rağmen hala iyilikte ışıkta ısrar ediyor; feribot sahneleri gibi bölümler bu yönde bilerek üzerinde durulmuş oldukça etkili sahneler.

Bruce Wayne bu sefer acı çekiyor, bir yandan yıkılan yuvasını tamir etmeye çalışırken, Gotham'a vermeye çalıştığı kendinden bir parçanın insanlar tarafından ne kadar yanlış anlaşıldığının farkına varıyor. Bir yandan da uğruna maskesini atabilecek kadar sevdiği Rachel ve Rachel için doğru erkek olan Harvey Dent ile uğraşıyor.

The Dark Knight'da 3 esas karakter var bence ve film bu 3 karakter arasında geçti. Gotham uğruna kendini feda edebilecek maskeli bir kahraman; Bruce Wayne, Gotham uğruna kendini feda edebilecek maskesiz bir kahraman; Harvey Dent ve Gotham'ı yok edebilmek için kendini feda edebilecek maskeli ama aslında maskesi olmayan bir kötü; Joker. Bu 3 karakterden biri iyi, biri kötü, biri hem iyi hem kötü. Denge kuruluyor ama Gotham kimin yanında, kim kaçıyor kim kovalıyor? The Dark Knight bu soruların cevaplarını harika bir şekilde veriyor size.

Gelelim filmin beklentilerimi karşılayıp karşılamadığına. İlk olarak halen (ve daima) benim Batman'im Michael Keaton'dır. Benim Batman'im bu kadar karanlık ve kasvetli değildir, ince espriler ve görsellikle süslü bir fantastik macera filmidir. Ama dünya ilerledi, insanlar gerçek bir kahraman var mı, varsa onu görmek istiyorlar. Batman Begins'den başlayarak gerçek bir kahraman nasıl olur, neler yaşar, neler hisseder, Batman'in gerçek felsefesi nedir bunu görüyoruz ve şahsen hiç de şikayetçi değilim bu durumdan.

İkinci olarak Joker konusunda söyleyeceklerim var. Joker karakteri beni korkutmaktan çok üzdü, çok depresif, çok dengesiz, çok karanlık bir karakter olmuş. Kötülük yapmak için hiç amacı olmayan, durağı olmayan bir tren gibi önüne geleni yıkıp geçen bir kötü var karşımızda. Heath Ledger iyi bir oyuncu idi, karakteri hakkıyla yansıtmış. Özellikle o dudak yalamaları, ağız şapırdatmaları inanılmazdı, Batman'e gerek kalmadan boğabilirdim Jokeri. Toprağı bol olsun umarım Oscar alır ve bir yerlerden görebilir aldığını ama ben Oscar alabileceğini hiç sanmıyorum.

Üçüncü olarak Rachel'ı oynayan Maggie Gyllenhaal'ı hiç beğenmedim. Katie Holmes'dan hiç mi hiç hoşlanmamama rağmen onun karaktere kattığı bir asalet ve tutku vardı, bu Rachel etkisiz eleman gibiydi olmamış.

Dördüncü olarak Morgan Freeman ve Michael Caine'e bir şey söyleyebilecek kadar iyi bir eleştirmen olduğumu düşünmüyorum. Aaron Eckhart'ı severim, sonlara doğru çok iyiydi. Christian Bale'e gelirsem; adamın izlemediğim 3 filmi kaldı, bu filmde kötü dediğim bir filmi yok üstelik sevmiyorum kendisini gıcık oluyorum ama muhteşem bir oyuncu. Yalnız The Dark Knight şimdiye dek izlediklerim içinde Christian Bale'in en az göründüğü Christian Bale filmi. Batman Begins'in aksine Bale filmdeki karakter bolluluğunun kurbanı oluyor ve gözlere daha az görünüyor. Yine de mükemmel oynuyor ve karakterin hakkını veriyor.

Bu da sonuncu ve beşinci; filmdeki yazı tura meselesi beni baydıkça baydı, nedeni aynı paraya ve aynı felsefeye 15 Minutes'de Robert DeNiro'nun sahip olması. Yani ben o parayı ilk gördüğümde iki yüzünün de tura olduğunu biliyordum, o "kendi şansını kendin yaratırsın" felsefesini de ezbere bilirim 15 Minutes'den. Hatta bir ara Harvey Dent ile Eddie Flemming'in baba oğul olduğunu, paranın Harvey'e miras filan kaldığını bile düşündüm yani. Christopher Nolan bunu nasıl gözden kaçırmış, bile bile mi bunun üstüne gitmiş bilmiyorum ama bu da olmamış baydı beni. Bunun dışında Christopher Nolan gerçekten iyi bir yönetmen, şimdilik bir sonraki Batman projesinde olmayacağını söylese de umarım zamanla fikrini değiştirir ve Kara Şövalye'nin nasıl tekrar kahraman olduğunun hikayesini anlatır bizlere. Filmin müzikleri hakkında daha önce bir mesajım var, yaklaşık 4 aydır dinlediğim bir ost, dinlemeye de devam edeceğim gibi görünüyor.


Kesinlikle tatmin edici.

B.Kumbay

Gabriel

Yapım Yılı: 2007
Ülke: Avustralya
Yönetmen: Shane Abbess
Oyuncular:

Andy Whitfield ... Gabriel
Dwaine Stevenson ... Sammael
Samantha Noble ... Jade / Amitiel
Erika Heynatz ... Lilith
Michael Piccirilli ... Asmodeus
Harry Pavlidis ... Uriel
Jack Campbell ... Raphael
Kevin Copeland ... Ahriman
Brendan Clearkin ... Balan
Matt Hylton Todd ... Ithuriel
Valentino del Toro ... Baliel
Goran D. Kleut ... Molloch
Amy Mathews ... Maggie

7 aydınlığın başmeleği ile, 7 tane de karanlığın düşmüş askeri, asırlardır dünyaya gelip savaşıyorlar, bunu yaparken insan bedenine girmek ve insanların uyduğu tüm kurallara uymak zorundalar. Yani vurularak ölebiliyor ya da aldıkları darbeden ağır hasta olabiliyorlar.

Ve şu anda dünyada karanlık hüküm sürüyor. Daha önceki 6 başmelek de başarısız olduğundan, dünyaya en son Cebrail gönderiliyor. Mikail, ondan güçlü olduğu halde, onun bile başaramadığı görevi yapabilecek mi? Çünkü son şans bu. Ve bir bakalım dünyaya indiğinde Cebrail ne ile karşılaşıyor? Kendisinden önceki başmeleklerin akıbeti ne?

Gabriel mail inbox'ımdaki filmlerden biriydi pek de dikkat çekici değildi resimleri filan ama konusunu okuyunca indirip izleyeyim dedim.

Gerçekten çok farklı bir kara film Gabriel. Film Gabriel'ın yani Cebrail'in Dünya'ya düşmesiyle başlıyor ve şöyle diyor Cebrail "Hissettiğim ilk şey, düşmek" daha sonra düştüğü yerden kalkamıyor, ne de olsa hep uçmuş. Kollarını açıyor kanat gibi ama hayır iki ayağının üzerinde durmayı öğrenmesi gerek.

Cebrail'den önce gelen 6 baş melek de düşmüş meleklere yenilmiş, bazıları ölmüş, bazıları düşmüş insan olmuş. Azrail ölümden korkuyor bir karavanda yaşıyor herkesten uzakta, İsrafil Samuel tarafından vurulmuş ölümle pençeleşiyor, Ametiel yenilmiş ve kanatlarını kaybederek insan olmuş, eroinman ve fahişelik yapıyor, Ithuriel Samuel'i yenemeyeceğini anlamış ve vazgeçtiği için sürgün edilmiş, evsizlere yemek dağıtarak yardım etmeye çalışıyor insanoğluna, Mikail (en güçlü savaşçı melek) geldiği gün savaşmış Samuel'le ve bir daha baş meleklerden hiçbiri hissedememiş varlığını. İşte tüm melekler ya yenilmiş ya düşmüş, ya vazgeçmişken son çare Cebrail geliyor Dünya'ya insan olarak, son umut, tek umut o.

Bundan sonrası acayip spoiler içeriyor, izleyecekler kesinlikle okumasın!

Bundan sonra olanlar iyiyle kötünün bildik çarpışmasından farklı, Tanrı tarafından aydınlığı Dünya'ya getirmek için görevlendirilmiş meleklerin insan olması, aldıkları emire rağmen özgür irade sahibi olmaları, korku, endişe, acı, tutku, aşk gibi duygularla ilk defa tanışmaları ve bunları görmezden gelmek zorunda kalmaları harika bir şekilde işlenmiş. Cebrail dışında tüm melekler bu hislere karşı koyamamışlar. Can alan Azrail ölümden korkuyor ve insanoğlu için ölmek istemiyor mesela. Aralarında en iradelileri olan Cebrail bile Ametiel'e olan sevgisine yenik düşüyor ve onunla sevişiyor.

Sağ kalan tüm meleklerin düşüncesi Mikail'in bile yenemediği Samuel'i Cebrail'in hiçbir şekilde yenemeyeceği, hatta her birini iyileştiren Cebrail'in gücü gittikçe azalıyor savaşı kazanma şansıyla birlikte. Ama Cebrail'in karşısında düşmüşlerin başı Samuel değil, ilk geldiği gün onu öldüren ve düşmüşlerin başına geçen canından çok sevdiği Mikail var. Mikail ve Cebrail arasında geçen savaş baya kanlı, sonunda Cebrail Mikail'i affediyor ve ikisi de ölümcül yaralarıyla yanyana yatarken Mikail son gücüyle Cebrail'i iyileştirip ölüyor.

Bundan sonra olanlar gerçekten çok çarpıcı. Özgür iradesi olmayan, sadece aldığı emirleri yerine getiren baş melekleri insana dönüştürüp Dünya'ya gönderen ve insanoğlunu kurtarmalarını emreden tanrıya isyan ediyor Cebrail. Tüm arkadaşları ya ölmüş ya düşmüş, canından çok sevdiği Mikail aydınlığı terketmiş ama ölürken son gücüyle onu iyileştirmiş. Cebrail hayır diyor, bizim yerimize yeni baş melekler gelecek ama bu olanlar unutulmamalı, unutulmasına izin vermeyeceğim (geri döndüğünde hiçbir şeyi hatırlamayacağını söylemişti Ametiel'e) ve kendini boşluğa bırakıveriyor. Son sözleri; "Bir meleğin hissettiği son şey düşmektir" oluyor.

Özellikle sonu çok çarpıcı çok düşündürücü bir film Gabriel. Baş meleklerin bile dayanamadığı bir dünya, kurtarılmayı bekleyen insanoğlu, insan bedeninde insan duyguları ile görevlerinin ağırlığı altında yok olan, birbirlerine düşen baş melekler. Bu türü sevenler kesinlikle izlemeli bu filmi, pişman olmayacaksınız.

Son bir not: Cebrail bir baş melek ve baş meleklerin gözleri gök mavisi, gözlerini kapadığında kahverengi oluyor gözleri. Özellikle bu ayrıntı film boyunca çok hoş bir hava vermiş ayrıca Andy Whitfield'a hasta oldum, bir gözlerine bir de dövmesine.



Ek Not: Supernatural, özellikle 3. sezonu izlemekte olanlar Gabriel'i muhakkak izlemeliler. 3. sezon için rehber niteliğinde bir film diyebilirim.

B.Kumbay

"Nightmares and Dreamscapes: From the Stories of Stephen King" - Rüyalar ve Karabasanlar (2006)



"Nightmares and Dreamscapes: From the Stories of Stephen King" - Rüyalar ve Karabasanlar (2006)



Yönetmen:

Mark Haber
Rob Bowman ("Umney's Last Case") ("The Fifth Quarter")
Brian Henson ("Battleground")
Sergio Mimica-Gezzan ("The Road Virus Heads North")
Mike Robe ("You Know They Got a Hell of a Band")
Mikael Salomon ("The End of the Whole Mess")

Süre: 480 min (8 episodes)
Ülke: Australia / USA


Bölüm 1 – Battleground (Savaş Alanı)



John Renshaw (William Hurt) bir kiralık katildir. Ünlü bir oyuncak firmasının sahibini öldürdükten sonra sakin ve huzurlu evine döner. Huzuru kapıya kargo ile gelen bir kutu oyuncakla sona erecektir.



N&D'den en sevdiğim hikaye diyebilirim. Zaten bütün olarak dizinin kurgusu, atmosferi, oyuncuları, müzikleri ve sesler harika ama Battleground'da William Hurt hiç konuşmadan o kadar harika oynamış ki resmen hop oturup hop kalktım. Hikayesini okuma şerefine eremedik ama Battleground gerçek bir Stephen King hikayesi, hayalgücünün zirvelerinde.







Bölüm 2 – Crouch End

Lonnie (Eion Bailey) ve Dorris Freeman (Claire Forlani) yeni evli bir çifttir. Balayı için İngiltere’ye gelmişlerdir. Her şey güzel gitmektedir ta ki

Lonnie’nin müşterilerinden biri onları akşam yemeğine davet edene dek. Lonnie ve Dorris bir taksiye atlarlar ve Crouch End’in yolunu tutarlar. Fakat Crouch End hiç de göründüğü gibi sakin bir kasaba değildir.



N&D'de beğendiğim 3. hikaye, oyunculuk müthişti, efektler de güzeldi, sonu da sürprizdi ee daha ne olsun. Eion Bailey ve Claire Forlani konuşturmuş resmen.







Bölüm 3 – Umney’s Last Case (Umney’in Son Davası)


Clyde Umney (William H. Macy) çok başarılı bir dedektiftir. Sam Landry ise Umney karakterini yaratan ve kitapları çok satan bir yazardır.Sam’in özel hayatında büyük sorunları vardır ve Clyde Umney ile yer değiştirmeye karar verir.


William H. Macy tam 3 karakteri oynamış ve süper oynamış. Eşi rolündeki The 4400'den tanıdığımız Jacqueline McKenzie de harikaydı. Hikaye sizi çok şaşırtmayabilir ama oyunculuk ön planda. Ben sonunu pek sevmedim ama bütününe baktığınızda güzeldi.







Bölüm 4 – The End of The Whole Mess (Tüm Kargaşanın Sonu)


Howard Fornoy (Ron Livingston) çok başarılı bir belgesel yapımcısıdır. Howard’ın kardeşi Robert bir dahidir ve bir gün Dünya’daki tüm kargaşayı sona erdirecek bir buluş yapar. Fakat bu buluşun yan etkileri vardır.

Ben bu hikayeye de bölüme de bayıldım ya, Ron Livingston o kadar iyiydi ki ağlayasım geldi. Hikaye deseniz mükemmel bir Stephen King hikayesi örneği. Bu adam bunu nasıl düşünmüş diye hayret edeceksiniz. Sonunu beğenmememe rağmen 2 kere izledim valla bayıldım.


Bölüm 5 – The Road Virus Heads North (Kuzeye Giden Yol Virüsü)

Richard Kinnell (Tom Berenger) çok başarılı bir gerilim – korku yazarıdır. Birgün bir seyahatten dönüşte yolu küçük bir kasabadan geçerken bir garaj satılına rastlar. Garaj satışında genç yaşta intihar eden bir delikanlının yaptığı resmi satın alan Richard, resmin yavaş yavaş değişmekte olduğunu fark edecektir.


İşte bildiğimiz bir King hikayesi. Tom Berenger'i ilk başta Stephen King gibi düşünmüştüm ama bölümde Stephen King'in kitaplarını görünce fikrim değişti. Bölümün en büyük sürprizi olayların bir kısmının Stephen King'in evinde geçmesi (ve eve bir kez daha bayıldım). Yol Virüsü'nün resmi tam düşündüğüm gibiydi, güzel bir uyarlama olmuş.


Bölüm 6 – The Fifth Quarter (Beşinci Ortak)


Willie Gansen (Jeremy Sisto) hapisten yeni çıkmış ve karısı Karen(Samantha Mathis) ve oğlunun yanına dönmüştür. Artık kirli işlere bulaşmama kararı alan Willie’nin kararı, eski hücre arkadaşı Barney’nin evine vurulmuş bir şekilde gelmesiyle değişecektir.


İçinde doğaüstü öğeler barındırmayan tek bölüm. Oyunculuk iyiydi ama bilmesem Stephen King'in olduğunu anlayamazdım. Yönetmen Rob Bowman ve oyuncular Jeremy Sisto - Samantha Mathis ile işi kurtarmaya çalışmışlar ve biraz başarmışlar gibi. Yine de seri içindeki en vasat bölüm diyebilirim.






Bölüm 7 – Autopsy Room Four (4 Numaralı Otopsi Odası)


Howard Cottrell (Richard Thomas) hastaneye otopsi için getirilen zengin bir iş adamıdır ve 4 numaralı otopsi odasına alınır. Tek sorun vardır, Howie hayattadır fakat otopsiyi yapacakların bundan haberi yoktur.


İşte meşhurr 4 numaralı otopsi odamız. It'den tanıdığımız Richard Thomas, kimsenin bulunmak istemeyeceği ama çoğumuzun gideceği bir ortam, birbirinden hoşlanan 2 doktor (iyiki de hoşlanıyorlardı da konsantre olamadılar), zehirli bir yılan ve aşık bir kadın. Ben çok başarılı buldum gerçekten iyi bir uyarlama olmuş.






Bölüm 8 – You Know They Have a Hell of a Band (Ne Felaket Bir Ekipti Ama)

Mary (Kim Delaney) ve eşi Clark (Steven Weber) kısa bir tatile çıkmışlardır. Araba ile yolculuk yaparken garip bir kasabaya uğrarlar. Kasaba halkının bir özelliği vardır. Hepsi ölmüş Rock’n Roll yıldızlarıdır.


Heyecanlı bir bölümdü ama çok da hoşuma gittiğini söyleyemem. Hele sonuna illet oldum. Konu ilginçti, oyunculuk da iyiydi. Hikayesini okumak isterim doğrusu bakalım iyi bir uyarlama mı.

Duma Key - Stephen King




Bitirdiğin zamanı anlamalısın, o zaman da kalemini veya fırçanı elinden bırak. Geriye sadece hayatın kendisi kalır.

Duma Key'de anlatılan hikaye Edgar Freemantle’ın hayatının neredeyse bitmesi, hayata tekrar dönmesi, hayatının tekrar bitmesi ve yeniden dirilmesinin hikayesi. İlk başta onu dirilten de, sonra onu neredeyse öldüren de aynı; kalem, fırça, tuval ve kağıt.

Küçük Elizabeth, Edgar ve hatta Dali'nin ortak noktası Büyük Pembe, Duma Adası, boya kalemleri ve resim kağıtları. Bebek Elizabeth bir kaza geçiriyor ve kaza sonucu belki de Dreamcatcher'daki Duddits gibi ışınlara açık hale geliyor (çünkü normal insanlar ışınları algılayamıyorlar bir şekilde bilinçlerinin ışınlara açılması gerekebilir). Kara Kule'nin Kızıl Kral'ını çizerek ve sonra silerek alt eden Patrick Danville gibi, karşısındaki düşmanı Kızıl Cüppeli Cadı'yı (belki de Kızıl Kral'ın karısı, dişisi, ikizlisi) gücünü kullanarak yok etmeye çalışıyor ama Kızıl Cadı'nın zayıf noktası bambaşka ve maalesef daha sonra masa su sızdıracak.

Zaman ilerliyor ve Edgar büyük bir kaza geçiriyor, bir kolunu kaybediyor ve başından yaralanıyor (bilinci ışınlara açılıyor), karısı tarafından terk ediliyor ve ölümü düşündüğü bir anda intihardan utandığı için Duma Adası'na kaçmaya karar veriyor, orada zaman geçirecek ve sonunda öldüğünde ailesi bunun doğal yollardan olduğuna karar verecek, o da büyük bir utançtan kurtulmuş olacak.

Edgar ölümü düşünerek zaten mahvolmuş hayatını sonlandırmayı planlarken resim yapmaya başlıyor, günbatımı ve deniz kabukları onun can simidi, yeni bir hayata başlaması için bir adım oluyor. Ama yaptığı resimler göründükleri kadar canlı, vardan yok yoktan var edebiliyorlar, iyileştirip öldürebiliyorlar.

Sonra Perse geliyor, Ilse gidiyor, Edgar, Wireman ve Jack'le birlikte su sızdıran masanın icabına bakmak için büyük bir savaş veriyor.


Çok karışık yazdığımın farkındayım fakat kafam çok karışık, kelimeleri mantıklı bir şekilde yan yana getiremiyorum. Bunun nedenlerinden biri hikayenin özgünlüğü bir diğeri de içerdiği hayal gücünün sarsıcı etkisi. Duma Key kesinlikle anlatılacak değil okunacak bir hikaye bu yüzden konusu ne diyenlere lütfen açıklamaya dahi kalkışmayın.

Kitapta Kara Kule'nin ağırlığı olacak diye bekliyordum ama daha önce de yazdığım gibi sadece bir yerde "ışınlar" dan bahsediliyor, başka bir yerde de dünyanın en güzel kompozisyonuna sahip olabilecek bir resim var; "deniz kabuklarının içinde güller" ve ben bu resmi görmek isterdim, gerçekten görebilmek ve çizebilmek isterdim.

Hayatta takıntı derecesinde ilgilendiğim şeylerin başında yer alan deniz kabuklarını bu kadar güzel kullanan Stephen King'e ne desem boş, arasına güller serpmiş, konuşturmuş, bağırtmış, canlandırmış. Okurken hepsini teker teker görüp hissettim gerçekten muhteşemdi.

Hikayenin sonundaki bölümde iki cümleden oluşan tek bir paragraf var;

"Bitirdiğin zamanı anlamalısın, o zaman da kalemini veya fırçanı elinden bırak. Geriye sadece hayatın kendisi kalır."

Bence Stephen King bunu aynı zamanda "yazmak" için de düşünmüş, sonuçta hikaye bitiyor ve elimizde sadece hayatın kendisi kalıyor.

Ne kadar anlatmaya çalışsam da bu kitabı anlatamayacağım galiba, Stephen King'in şimdiye dek okuduğum en özgün ve en derin hikayesi diyebilirim. Okuyun dememe gerek yok sanırım.

B.Kumbay

Lisey's Story - Stephen King


"Bir musibete ne kadar önem verirseniz tesiri o kadar kötü gelir" demiş Voltaire

Lisey's Story bu anlamda sadece Lisey'in hikayesi değil, çocukluğunda veya hayatında ciddi şeyler yaşamış, bunlarla bir şekilde başa çıkmış veya çıkamamış insanların hikayesi. Ölümle başa çıkmaya çalışanların, sevgiyi ve sevdiklerini arkalarında bırakmak için uğraşanların hikayesi. Ama ne yaparsak yapalım sevgi, aşk, nefret, alışkanlık adına her ne diyorsak; eğer kalbin, beynin ve ruhun derinliklerine inmişse unutmak, arkada bırakmak, başka diyarlara yollamak çok zor hatta imkansız.

Lisey's Story veya Türkçe'ye çevrilmiş adı ile Bir Aşk Hikayesi beni Insomnia'dan sonra bu kadar derinden etkileyen 2. kitabı oldu King'in. Ortada aşk yok aslında söz konusu olan her koşula her zorluğa rağmen iki insanın birbirini sevmesi. Biri sıradan bir insan olan Lisey; çok ilginç, sıradışı, hatta doğaüstü kocası Scott'ı her şeye rağmen kabullenip 25 yıl sevmesi ve ölümünün ardından sevgisinin peşinden başka diyarlara bile gitmesi. Aslında Lisey sıradan biri değil, çok mücadeleci çok güçlü bir karakter. Kolay kolay pes etmiyor ve inanın onun kadar güçlü olabilseydim bu dünyanın anasını da ağlatabilirdim.

Scott karakterine kitabın ilk sayfasından itibaren o kadar çok bayılmıştım ki kendime neden diye sorup durdum. Sonradan anladım ki Stephen King Scott'ı aynadaki yansımasına göre yaratmış. Zaten birçok yerde benzerlikler bariz; karısı Tabitha'nın kız kardeşleri, Scott ve Paul arasındaki sevgi ve Paul'un baskı makinasında Scott'ın hikayelerini basması (Yazma Sanatı) ve buna benzer birçok detay var Stephen - Scott benzerliklerini görebilmemiz için. Bu arada Stephen'ın abisi David'in ölmediği ile ilgili sağlam bir kanıt var son sayfada ve onu ne kadar çok sevdiği ile ilgili.

Kitapta her zamanki Stephen Kitapları gibi Kara Kule'yi görebiliyoruz (Nordic Wolf bira şişeleri, 19 Kasım 1979'da evlenmiş bir çift, Gilead adında bir kasaba, kaplumbağa şeklinde küllükler...), bunun yanında Yazma Sanatı, Tılsım ve Çılgınlığın Ötesi'nden izler de gördüm ama kitaba yoğunlaşmış olduğumdan bazılarını kaçırmış olabilme ihtimalim de var.

Özellikle 300. sayfa ve civarı ile sondaki Lisey'in Hikayesi gerçekten yüreğimi burktu. Kitap insanı derinlerden vuruyor. O kadar ustaca yazılmış ki; başlarda merak edilen birçok şey kitabın son sayfasına dek yayılmış. Hiçbir bölümünde sıkılmadan karşıma hep sorular ve sorulara cevaplar bularak okudum; diyara puf.ladıklarında sanki ben de onlarla gittim ama en etkili yeri sonuydu itiraf ediyorum çok kötü etkilendim o şekilde bir trajedi nasıl olur da hayal gücü ile o şekilde anlatılabilir? Gerçek mi hayal mi ya da Stephen King'in dediği gibi inanırsak olur mu?

Özellikle Kara Kule bittikten sonra 'Stephen King'in işi bitti artık yazamaz, eskisi gibi olamaz, kule bitti King de bitti' diyenlere balyoz gibi bir cevap Lisey's Story. Cep'e bakıp aldanmayın çok farklı bir kitap. Kule'den (son kitaptan bahsediyorum) bin kat daha fazla etkiledi beni çünkü tarzı farklı; şimdiki, geniş ve geçmiş zamanlar bir arada kullanılmış, kurgu harika ötesi yapılmış. O kadar kalpten yazılmış ki...

Sanırım biraz uzattım ama kelimelerle aram iyi değil anca bu kadar anlatabiliyorum derdimi. Eğer gerçek bir Stephen Kingci iseniz okuyun, değilseniz büyük ihtimalle anlamazsınız çünkü King'i tanımıyorsanız bu kitabı hissederek okuyacağınıza inanmıyorum. O halde hiç okumayın derim.

B.Kumbay

The Fall



Yapım Yılı: 2006
Süre: 117 dk

Oyuncular

Catinca Untaru -- Alexandria
Justine Waddell -- Evelyn
Lee Pace -- Roy Walker / Blue Bandit
Kim Uylenbroek -- Doktor/Büyük İskender
Aiden Lithgow -- Walt Purdy
Sean Gilder -- Otto
Andrew Roussouw -- Mr. Sabatini
Michael Huff -- Dr. Whitaker
Grant Swanby -- Peder Augustine

Yönetmen Tarsem Singh

Senarist
Dan Gilroy
Nico Soultanakis

Yapımcı Tarsem Singh

Müzik Krishna Levy

Küçük bir kızın beş tarihi kahramanla girdiği fantastik maceranın öyküsü.


Nadir filmler vardır ki onda kendinizi bulursunuz, yüreğinizi avucuna alır ve gerçekte hayatın sıktığı gibi sıkar onu. Film izlediğinizi unutursunuz; film sizin için artık gerçek olmuştur, sizden de bir parça vardır onda. The Fall böyle bir film işte.

The Fall'u hem gözlerim hem yüreğimle izledim, konusu hakkında bir şeyler yazacak gücü bulamıyorum kendimde ama kısaca bahsetmeliyim.

5 yaşında babası öldürülmüş, annesi ve kardeşleriyle portakal toplayarak geçimlerine yardımcı olan Alexandria portakal toplarken düşüp kolunu kırıyor ve hastaneye kaldırılıyor. Burda kalbi ve omurgası paramparça olmuş dublör Roy ile tanışıyor. Alexandria ne kadar hayat doluysa Roy bir o kadar ölmek istiyor. Roy Alexandria'ya bir hikaye anlatmaya başlıyor; başrolde kendilerinin olduğu bir hikaye.

Alexandria'nın elinden bırakmadığı kutusu, yavrumun her korktuğunda altını ıslatması, içinde takma dişlerin olduğu portakal, Darwin ve diğer tüm haydutlar, özellikle ve özellikle Alexandria ameliyathanede yatarken Roy'un başucunda olduğu sahneler... Ne diyeceğimi, ne yazacağımı bilemiyorum, kelimelerle ifade edemem. Roy ağladı ben ağladım, Alexandria ağladı ben ağladım düşündükçe de gözlerim doluyor hala.

Mistik atmosferi ve müzikleri, Lee Pace'in o inanılmaz derecede gerçekçi oyunculuğu, Catinca Untaru'nun başlı başına inanılmazlığı ve böylesine iç içe muhteşem bir kurguyu yaratan harika bir yönetmen; Tarsem Singh.

İzlenebilecek bir film değil The Fall, yaşıyorsunuz, iliklerinize kadar hissediyorsunuz ve benim gibi şanssızsanız kendinizden çok şeyler buluyorsunuz filmde, gözleriniz doluyor hatta ağlıyorsunuz.

Milyon kere daha izleyeceğim filmlerden biri The Fall.

Bu arada filmi izlerseniz mutlaka orjinal izleyin, izlediğinizde niye olduğunu anlarsınız.

B.Kumbay

Justice League

Ve bir yıldır beklediğim Justice League'i sonunda izledim hem de 4dx olarak. Beklediğime değdi mi: evet, bayıldım mı: hayır. Sonuç...