16 Kasım 2014 Pazar

Interstellar




Evvel zaman içinde kalbur saman içinde teknolojinin geliştiği fakat kaynakların tükendiği bir gezegen varmış. Ekinlerin büyümediği, canlıların tozla dolan ciğerler ile yavaş yavaş boğulmakta olduğu bu gezegende tek çare yaşamı başka dünyalarda aramakmış. Ailesiyle sıradan bir yaşam sürmekte olan mühendis-pilot Cooper kendini birden olayların ortasında buluvermiş ve eşyalarını topladığı gibi Satürn’ün yörüngesinde ortaya çıkan solucan deliğinin yolunu tutuvermiş.

Öncelikle belirtmek isterim, filme önyargılı gittim ve herhangi bir beklentim yoktu ama cidden iyi bir bilimkurgu çıktı karşıma ve Interstellar’ı gerek konusu olsun, gerek kurgusu ve efektleri olsun, oyunculuğu olsun oldukça tatmin edici buldum. Inception kadar iyi olamayacağını biliyordum ve değil de fakat türün hakkını veren bir film olmuş. Kusurları yok değil ama bilimkurgu karadeliğinin derinliklerinde kaybolabilecek kusurlar bunlar. Özellikle kafamı kurcalayan tek bir soru var, onun dışında tümünü görmezden gelebilirim.

Bu paragraf itibari ile filmi izlemeyenlerin bu yazıyı okumasını tavsiye etmemekteyim zira aklıma takılan konu ve yazacaklarım filmin sonunu açık açık belli etmektedir.

  

Interstellar 169 dakikalık bir bilimkurgu filmi. Süre her ne kadar uzun gibi görünse de, kuantum fiziği, zamanda yolculuk ve izafiyet teorisi gibi fizik biliminin en derin ve anlaşılmaz kulvarlarını konu edinmiş bir film için uzun bir süre sayılmaz. Sürenin yetmediğini zaten henüz giriş bölümünde anlıyorsunuz. Dünya tehlikede, uzaya yolculuk edebilen insanoğlu –büyük ihtimalle Ay kaynaklı bir mevsimsel değişimin eşiğinde – kuraklık, türlerin yok olması ve buna bağlı hastalık ve açlıkla mücadele etmekte. Mühendis NASA pilotları bile nasıl iyi çiftçi olurum derdine düşmüşken kimsenin aklına su altına yerleşmek gelmemektedir. İnsanlar okyanuslar yerine uzayın bilinmeyenini seçip bilinmeyen bir medeniyet tarafından nereye çıktığı belli olmayan bir solucandeliğini araştırmak için kaynak, insan ve para harcamaya karar verirler. Bundan sonrası kaderin cilvesi, Cooper kendini kızı Murph sayesinde olayların merkezinde bulur. İnsanlığı ama en çok da ailesini kurtarmak için NASA’nın elinde kalan son pilot olarak (!) uzay giysisini giyer ve Satürn’ün yolunu tutar.

Filmin konusunu uzun uzadıya anlatmaya gerek yok zaten bu yazıyı okuyorsanız filmi izlediniz demektir. Benim aklıma takılan birkaç konu var onlar ile ilgili içimi dökmem gerekiyor zaten yazmamın nedeni de bu yani, ilgilenmiyorsanız dağılabilirsiniz (espri seviyesi %90).

İlk olarak, Interstellar belirli bir bilim dalından teoriler içermekte olan bir film, yoruma ve değerlendirmeye oldukça açık en azından fizikçi izleyicileri için. Ama ya fizik bilmeyen izleyiciler? Bu nedenledir ki Interstellar’ı beğenmeyen bir kesim söz konusu olabilir. Beğenmeme nedeni anlaşılabilir, herkes benim gibi ağzında emzik BattleStar Galactica izlememiş olabilir, Star Trek ile büyümemiş olabilir, Stargate’in her bölümünü hatim indirmemiş olabilir, Einstein’ın izafiyet teorisini bilmiyor olabilir ve hatta – düşünmesi bile korkutucu ama – Back To The Future’ı izlememiş ve hatta sevmemiş olabilir. E o zaman interstellar’a neden gitmişler diye sorabilirsiniz ve bu çok yerinde bir soru olur.  Sorunun cevabının bir kısmını bugün filmi izlerken salonu terk edenleri görünce bir miktar anlamış oldum. “Çok süper filmmiş voovv, imdb puanı da 9 ouuvv, gidelim izleyelim yeah” diye gelenlerin bir kısmı gösterim sırasında salonu terk ederek bir kısmı da film sonrası “ben pek bir şey anlamadım yaahh” diyerek sorumuza cevap vermiş oluyorlar, kendileri bilir artık ne diyelim (espri seviyesi %75)


 

Interstellar’ı anlamama gibi bir sorun yaşamadım hatta Inception hakkında yazabilmek için filmi ikinci kez görmem gerekmişti Interstellar’da böyle bir ihtiyaç da hissetmiyorum. Filme önyargılı gitmemin nedenlerinden biri olan kara deliğe giren adam nasıl çıkmış konusunu bile kabullendim çünkü senaryo mantıklı ve kurgu çok güzel örülmüş. Nolan fiziğin bilinmeyen denklemlerini bilimkurgu ile çözmüş. Filmin zaman çizelgesi tamamen mantık çerçevesinde her şey yerli yerinde ve fakat Sayın Nolan’a bağırarak soracağım bi sorum var; 30 küsür yıl durduğu yerde pili bitmeyen analog bir saate kara delik içerisindeki 5. Boyuttan oldukça komplex veriler nerede olduğu dahi bilinmeyen bir robot – kendisi Tars olur ve pek bir şekerdir – tarafından mors alfabesi kullanılarak Cooper’ın parmağı aracılığı ile nasıl yüklendi? Soruyu siz anlayamamış olabilirsiniz ama anlayan anladı. Sayın Nolan, o saat dijital olsaydı ciğerimi yiyin ama olmamış, hele o parmakla yükleme olayı hiç olmamış, nasıl olmuşsa da biri bana anlatabilirse çok iyi olurmuş.

Bunun dışında filmin hızlıca geçiştirilmiş sahneleri mevcut örneğin hayın Dr. Mann’in büyük çabası sonucu haşat olan uzay gemisine zorlu giriş sonrası iki insan ve iki robot hangi arada derede araçlara dağıldı, Dr. Miller’ın gezegeninde inilen yer bilek seviyesinde su iken o dev dalgaların orada ne işi vardı (tsunami desem kıyıyı vurur, ortada ne kıyı var ne su dışında bir şey, bir de iki devasa dalganın arasındaki boşluk ama bilek seviyesinde su üzerindeler)? Kahramanlarımızın yemeksiz, susuz, tuvaletsiz geçirdiği saatleri (yani yılları) saymıyorum hadi neyse. Gelecekten solucan deliği yollayan 5. Boyut insanları neden yaşama tek elverişli (ve tesadüfen en uzak) gezegeni hedef göstermek yerine 12 gezegenlik bir çin işkencesi sundu 3. Boyut ahalisine, yine bu kadar gelişmiş bir ahali tek bir mesaj (mors alfabesi ile yazılmış da olabilir) gönderemiyor ama Cooper’ı kara delikten alıyor, zamanı elle tutulur hale getirip adamı kızının yatak odasına koyuyor hatta eline yerçekimi gücü veriyor hatta parmağı ile veri aktarmasını sağlıyor hatta işi bitince kara delikten alıyor solucan deliğine koyuyor ve deliğe girdiği yere geri gönderiyor ama mesaj gönderemiyor. Hadi bunların hepsine tamam, hepsi kabulümüz ama o saat analog yahu, analog saat ve insanlığı kurtaran bir fizik formülünün yüklü olduğu bir ileri üç geri giden saniye kadranı. Cııkkk!


Eh biraz da övelim, filmin senaryosu kurgusu efektleri oldukça tatmin edici. Oyunculardan hiçbirini sevmememe rağmen –Wes Bentley dışında ki onun da öleceği belliydi- karakterlere yakımışlar, Anne Hathaway bile çok batmadı gözüme ama Matthew McConaughey’in şivesi halen kulaklarımda yankılanmakta. Michael Cane, Casey Affleck, John Lithgow, Topher Grace, Matt Damon ve TARS filme renk katmış. Jessica Chastain’i bir türlü sevemedim, yerine başkası oynasa da olurdu zannımca. Yönetmen Christopher Nolan, senaryo Nolan kardeşlere ait. Nolan’ın elinden çıkan kötü bir film izlemedim şu ana dek ama Interstellar bir Inception değil benim için.

Gelelim müziklere, Hans Zimmer ne yapsa dinleyen biri olarak ost’yi tek başına dinlendiğinde oldukça karanlık ve durağan bulduğumu belirtmeliyim fakat filme uymuş. Ben Inception’ın soundtracki gibi bir ost beklerdim ama umduğumu maalesef bulamadım.

Son olarak aşağıda Interstellar için hazırlanmış iki adet timeline göreceksiniz. İlki daha basit ve anlaşılır fakat ikincisi oldukça karmaşık görünmesine rağmen filmde ne var ne yok içeriyor bu bakımdan oldukça faydalı bir kaynak olduğunu düşünmekteyim. O kadar detaylı olmasına rağmen saat ile ilgili bir şey yok, Nolan’a sormak şart oldu yani (espri seviyesi %60).


Hayalgücü insanoğlunun sahip olduğu en büyük silah, bu silahı beyaz perdede bol bol izlemek dileklerimle. Bilimkurgu candır, Einstein’a da ayrıca selamlar olsun.

B.Kumbay / 16.11.2014

Bill Hodges (Mr. Mercedes) Üçlemesi

BAY MERCEDES Mavi Unutmanın Rengidir…    10 Nisan 2009, sabaha karşı. Ekonomik krizden nasibini almış binlerce işsiz in...