11 Ocak 2013 Cuma

Upside Down


Sinemada bilimkurgu işlemesi, anlatması, sevdirmesi zor bir türdür. İzleyenlerin yarısı hiç anlamaz; diğer yarının yarısı anlamış gibi yaparken, kalan yarının yarısı filmden nefret eder, yarısı filme aşık olur. Durum böyle olunca büyük bütçe ile hele de tanınmış oyuncularla bilimkurgu filmi çekmek sonu başından belli bir maceraya döner. Yine de sinema tarihinde en çok saygı duyduğum ve takdir ettiğim yapımcı-yönetmen kesimi bilimkurgu ile uğraşanlardır. Hele ki türe hasret kaldığımız bu devirde Upside Down’ın fragmanını görünce nasıl heyecanlandığımı tahmin edersiniz. Ne var ki unutulmamalıdır ki fragmanlar insanları kandırmak ve yanıltmak için yapılmış reklamlardan ibarettir, en azından büyük bir kısmı öyle.

Upside Down ana teması “ayrı dünyaların insanlarıyız ama bizi kimse ayıramaz” olan, buram buram aşk kokan ve aşktan fırsat buldukça bilimkurguya değinmeye çalışan enteresan bir film. Hikayemiz bilinmedik bir evrende, üst üste konumlanmış ve bir şekilde birleşmiş iki gezegende geçiyor. Aşağıdakiler yukarıdakiler misali aşağı gezegen ne kadar fakir ve mutsuzsa, yukarıdaki gezegen bir o kadar zengin ve mutlu. Bu iki gezegeni ayıran yalnızca ince bir hava tabakası, gökyüzü diğer gezegen ile birleşmiş, yukarı baktığınızda öteki dünyayı görüyorsunuz. Bu iki gezegen birbirine bu denli yakın olsa da aşılması imkansız olan çift yerçekimi kanunları ile ayrılıyorlar. Bu garip ortamda yaşıyorsanız bilmeniz gereken üç kural var;

- Tüm maddeler ait oldukları gezegenin yerçekimi tarafından çekilirler, diğeri tarafından değil.
- Herhangi bir nesnenin çekim kuvveti, diğer gezegenden gelen bir maddenin çekim kuvveti ile dengelenebilir (Karşıt Madde).
- Ait olunmayan gezegende geçirilen belirsiz bir süre sonucu, karşıt madde ile temasta bulunan madde yanarak kül olur. 



Tabii hikayemizin kahramanları Adam ve Eden için bu kurallar pek bir şey ifade etmemektedir. Adam’ın ailesi yukarıdaki gezegen için çalışan bir petrol rafinerisinde çıkan yangın sonucu ölmüştür ki henüz küçükken Eden ile tanışır. Zamanla arkadaş ve sonrasında aşık olan Adam ve Eden buluşmak için ortak bir nokta bulabilmişlerdir ne var ki Yukarıdakiler buna izin vermez; çıkan çatışma sonrası Adam vurulur, Eve kendi dünyasına düşer ve iki sevgilinin yolları ayrılır. Yıllar sonra Eden’ı Yukarıdakiler’in televizyon şovunda gören Adam Eden’ı aramak için yollara düşer, daha doğrusu göğe doğru tehlikeli bir yolculuğa çıkar.

Upside Down üzerinde biraz daha çalışılsa benzersiz bir bilimkurgu filmi olabilirmiş bana göre. İçerdiği öğeler, aşağı yukarı gezegenlere yapılan geçişler, nesnelerin karşıt yerçekimine verdiği tepkiler gayet güzel işlenmiş. Filmde aynı ofiste çalışan, aynı restoranda yemek yiyen, aynı sahada basketbol oynayan farklı dünyaların insanlarını görmek oldukça enteresan fakat dikkat etmezseniz kafanızın karışmasına neden olabilir. Örneğin yukarıdaki bir restoranda aşağıdan gelen bir içki bardak masaya kapanmış şekilde içiliyor; aşağıdaki bir evde bir sobada yukarıdan gelen bir metal parçası sobanın tavanına yapışmış bir şekilde için için yanarak ısı verebiliyor (Çift Yerçekimi’nin 3. Kanunu). Madem metal parçası yanıyor peki içkiye ne oluyor, aynı şekilde yukarıdan aşağıya ya da aşağıdan yukarıya yağan yağmur nasıl su olarak kalıyor gibi. Her zaman söylediğim “bilimkurguda mantık aranmaz” sözünü siz yüzüme çarpmadan hepsine kabul diyorum, gelelim kadroya. 



Filmin yönetmen koltuğunda ilk uzun metraj denemesi olan Juan Diego Solanas oturuyor. Senaryoyu (yine kendinin de katkısı olan) hesaba katmazsak ilk deneme için bence başarılı. Filmin kurgusu, iki dünya arasındaki geçişleri, iki farklı dünyanın gayet başarılı yansıtılmış farklı atmosferleri, kullanılan teknolojik öğeler ve müzikleri de başarılı buldum ama filmi benim için bütün olarak izlenebilir kılan oyunculuktur. Başrollerdeki Jim Sturgess ve Kirsten Dunst gayet iyi bir ikili olmuşlar. İki karakter de anlatmak istenen zıtlık ve çekimi gayet güzel yansıtıyor. Gerçi oyunculuk için Jim Sturgess asıl övgüyü hak ediyor zira Dunst genelde sırıtmak ve gülümsemek arasında gidip gelen silik bir karakteri canlandırıyor. Filmin efektleri de gayet başarılı, özellikle Adam’ın Inceptionvari hareketleri, yanmadan kurtulmak için kaçılan sahneler, ofiste geçen sahneler gayet güzeldi. Çekimler sırasında bir hayli eğlendikleri aşikar. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, filmin bütçesi 60 milyon dolar.

Upside Down final açısından da beni hayal kırıklığına uğratmış olsa da, uslanmaz romantiklerin beğeneceğini tahmin ettiğim “garip ve romantik” bir sonla bitiyor film. Evet biliyorum bilimkurguda mantık aranmaz ve yine susuyorum. Bu film hakkında neden yazdığımı da bilmiyorum, büyük ihtimalle Adam’ın ümitsizce beslediği ümidi tarafından çekildim, yanmadan ait olduğum yere dönsem iyi olacak.

B.Kumbay / 11.01.2013 



4 Ocak 2013 Cuma

Life of Pi


1980’lerin kuşağındaki çoğu çocuk gibi ben de masallarla büyüdüm. Rapunzel’in annesinin aşerdiği çileklerin rengi, Kırmızı Başlıklı Kız’ın sepetindeki çöreklerin tadı, Mobydick’in yüzdüğü okyanusun tuzlu kokusu, Bremen Mızıkacıları’nın yaptığı müziğin sesi hala dün gibi aklımdadır. Bilgisayarın hatta renkli televizyonun olmadığı zamanlarda büyüdüm, hayal gücünün insanın en büyük sığınağı ve sahip olduğu en değerli hazinesi olduğunu iyi bilirim. Bu nedenledir ki beni o muhteşem evrene götüren filmler; göremeyeceklerimi gösteren, yaşayamayacaklarımı yaşatan, hissedemeyeceklerimi hissettiren o filmler mucizeyi yaşamaktır benim için. İnanılmayacak olana inanmak en büyük hazinedir, bu hazineyi elde edebilmek için tek yapmanız gereken Stephen King ustanın da dediği gibi “Sıkı durmak ve inanmaktır”.

Life of Pi “sıkı durup inanırsanız” size çok şeyler veren bir film. İlk dakikasından itibaren inanç ve sevgi arasında gidip gelen bu aslında birkaç hikâyeden oluşan görsel şölen The Fall’dan sonra en çok etkilendiğim filmdir. Sıradan konusuna ve tanınmamış oyuncularına rağmen bana sinemada olduğumu hatta gözümdeki 3D gözlüğü bile unutturan, zaman zaman gözlerimin yaşarmasına ve gözlüğe çok şükür çaktırmadan ağlayabilmeme neden olan filmdir. Bittiğinde ne kadar karanlık ve kötü olursa olsun içinde ışık ve iyiliği de barındıran insanoğlunun ruhunu hatırlatan filmdir Life of Pi, izlerken hem üzüldüğüm hem mutlu olduğum filmlerdendir. 




Life of Pi son çalışması hüsranla sonuçlanmış bir yazarın bir gün yaşlı bir adamdan “tanrıya inanmasını sağlayacak inanılmaz bir hikâyesi” olan Pi Patel’in adını öğrenmesi ve Pi’nin ziyaretine gitmesiyle başlıyor. Pi Patel bu tanımadığı yabancıya mütevazi evinin küçük mutfağında bir yandan yemek hazırlarken bir yandan da hikayesini anlatmaya başlar. İş bu hikaye hayata Hindistan’daki bir hayvanat bahçesinde gözlerini açan, adını Fransa’nın en ünlü yüzme havuzundan almış olan Piscine Molitor “Pi” Patel’in sıra dışı hayatını anlatmaktadır bizlere. Pi annesi, babası ve kardeşiyle hayvanat bahçesinde geçen basit ve mutlu bir yaşam süren oldukça zeki ve inanç peşinde koşan bir çocuktur. Hindu olarak doğan Pi, Hıristiyan olarak vaftiz edilmek isterken bir yandan da Müslüman olarak namaz kılmaktadır. İnanç arayışı sırasında aşkla da tanışan Pi’nin hayatı ailesinin hayvanat bahçesi ile birlikte taşınma kararıyla tamamen değişir. Bir Japon gemisi ile Kanada’ya doğru yola çıkan Pi, ailesi ve hayvanlar şiddetli bir fırtınanın ortasında kalır, gemi batar, bu faciadan içinde Pi, bir sırtlan, bir zebra, bir orangutan ve Richard Parker adında yetişkin bir Bengal Kaplanı ile tek bir filika kurtulur. Bu andan itibaren Pi’nin yolculuğu tam 227 gün sürecek, bu yolculukta umudu dışında her şeyini kaybetmiş olan Pi kendini ve tanrıyı bulacaktır.

Yazının bundan sonrası filmi izlemeyenler için sıkıntı verici bilgiler içerebilir.

Life of Pi içinde birden çok hikaye barındıran, masalsı anlatımı ve görsel zenginliği ile öne çıkan; gerçek hayat ile hayal gücünü birleştiren inanılmaz bir film. Pi’nin çocukluğu, ailesi, inanç hakkındaki kararsızlığı ve bütün olarak Pi o kadar güzel yansıtılıyor ki karakteri daha ilk dakikalardan itibaren benimsiyorsunuz. Herkesin olabileceği kadar sıradan ama yaşadıklarıyla bir o kadar sıra dışı olan Pi’yi sevmemeniz, ona acımamanız, ona gülmemeniz ve ona ağlamamanız çok zor. Anlatmaya başladığı ilk dakikadan itibaren hikayesi sizi sarıp sarmalıyor, anlattıklarını son dakikaya kadar onunla birlikte yaşıyorsunuz. 



Filmde öne çıkan inanç ve dinler mevzuu bazı eleştirmenlerin iddia ettiği gibi misyonerlik kokmuyor. Pi küçük bir çocuk ve içinde büyümekte olduğu Hindistan’da 30 küsür milyon tanrısı olan Hinduizm’i, kültürünün yabancı olduğu Hıristiyanlığı ve zaman zaman huzur bulduğu Müslümanlığı anlamak, tanrıyı bulmak istiyor. Bir yandan dinin karanlık olduğunu düşünen ve mantığın sesine kulak vermesini isteyen babası, bir yandan dinin insan ruhuna hitap eden yegâne araç olduğuna inanan bilim insanı annesi ve bir yandan onunla dalga geçen ama onu seven abisi ile Pi hayvanların arasında geçen dışa kapalı yaşamı ile hayatı, insanları, kültürleri, dinleri ve kendini anlamaya çalışıyor sadece.

Pi tam da aşkı bulmuşken verilen zor bir kararla Nuh’un Gemisi misali ailesi ve tüm varlıkları olan hayvanlar ile bir Japon gemisinde buluyor kendini. Burada değişik kültürde insanlar tanıyor iyi ve kötü fakat zaten alt üst olmuş hayatı fırtına tanrısı Rudra tarafından yerle bir ediliyor; gemi içinde ailesi ve hayvanlar olduğu halde batıyor, kendisi bir zebra, bir sırtlan, bir orangutan ve Richard Parker ile okyanusun ortasında küçücük bir filikada her şeyini yitirmiş bir şekilde kalıveriyor. İşte bu andan itibaren yaşananlar Pi’nin gerçek hikayesi; sırtlan zebrayı ve orangutanı yiyor, kaplan da sırtlanı, Pi ise günlerini kaplana yem olmamak ve onu hayatta tutmaya çalışarak geçirmeye başlıyor. Bir yandan yaşadıklarını filikadaki nasıl hayatta kalınır kitapçığına yazan Pi, bir yandan tanrıya yakarıyor, tanrıya lanetler okuyor, hayaller görüyor, hayatta kalmak için avlanıyor, Richard Parker’ı evcilleştirmeye çalışırken ondan hem korkuyor hem seviyor onu, Bengal kaplanını hayatta tutmak tek amacı oluyor. Zaman zaman okyanus ve tanrılar Pi’nin yüzüne gülse de Pi ve Richard Parker açlığın ve ölümün kıyısında yürüyor; gecelerin o büyülü yeşilinde hayaller görüyor ve zar zor hayatta kalıyorlar. En zor zamanlarında okyanusun ortasında garip bir adaya çıkıyor ve yine birlikte terk ediyorlar bu cennet ama bir o kadar da cehennem adayı ta ki karaya ve kurtuluşa ayak basana dek. Hikaye Richard Parker’ın ardına bakmaksızın tropikal ormana girmesi ve Pi’nin arkasından bir veda bile etmeden çekip gitti diye deli gibi ağlamasıyla bitiyor. Terk edip giden Richard Parker değil aslında, giden Pi’nin hayatta kalma amacı, umudunu besleyen tek varlık, tanıdığı ve hayatından geriye kalan tek şey.  



Bundan sonra Pi ve Ang Lee birlikte tongaya düşürüyorlar izleyenleri, Pi Japon gemisinin batma nedenini araştıran sigortacılara inanılabilir başka bir hikaye daha anlatıyor. Bu hikayede zebra bir gemici, sırtlan bir aşçı, orangutan annesi, kaplan ise kendisi. O andan itibaren salondaki izleyiciler ikiye ayrılıyor; inanılmaza inanmak isteyenler ve inanılmaza inanmayanlar olarak. Sonuçta deneyimsiz, çocuk yaştaki bir delikanlı 227 gün boyunca aç ve vahşi bir Bengal Kaplanı ile okyanusun ortasında sağ kalabilir mi, mümkün mü bu? Olsa olsa bu dört insan, insan olanın yaşamak ve görmek istemeyeceği şeyler yaşamışlar o filikada. Cinayet, nefret, yamyamlık ve şiddetle geçen günlerin sonunda hayatta sadece Pi kalabilmiş ve tüm bunları düşünerek delirmemek için Richard Parker ile olan hikayesini uydurmuş. Gerçeği kendi de biliyor ama hikayesi daha anlamlı, hikayesi daha insancıl, hikayesi sayesinde hayatına devam edebilmiş çıldırmadan. Ama raporda yazanlara karşın ortada Pi’nin anlattığı inanılmaz bir hikaye var. Yazara gözyaşları içinde soruyor Pi Patel; “ikisi de geminin nasıl battığını açıklamıyor, ikisini de yalanlayacak kanıt yok peki hangi hikayeye inandın?” diye. Yazar “kaplanlı olana” diye cevap veriyor, “çünkü o daha güzeldi”.

Ne kadar anlatmaya çalışsam da filmi tam anlamıyla anlatabilmemin imkanı yok. Senaryosunun yanında insanlar ve hayvanları, gerçeği ve hayali iç içe işleyen inanılmaz kurgusu, müthiş görselliği ve harika efektleri ile güzel müzikler eşliğinde müthiş bir film Life of Pi. Özellikle bazı sahnelerde elimi ayağımı titreten bir film, hayatımda izlediğim en gerçekçi gemi batma sahnelerine sahip olan film – ki James Cameron izledikten sonra ne düşünmüştür merak içerisindeyim çünkü Titanik bunun yanında animasyon gibi kalıyor –, hayatımda izlediğim en güzel ve gerçekçi sıra dışı doğal ada ekolojisine sahip olan film – bir kez daha James Cameron diyorum, Pandora’ya çok ciddi bir rakiptir -, Pi’nin yeşil okyanus gecesinde gördüğü o hayaller, fosforlu yeşil planktonlar ve balinalı sahneler, adadaki her sahne inanılmazdı. İkinci hikayenin anlatımı sırasında filmin finali olduğu için sıkılıp sabırsızlansam da sahnenin bilerek uzun tutulduğu malum sonuçta “Pi gerçekte olanları o kadar detaylı anlattı ki kaplanlı hikayenin uydurma olduğu barizdi” dedirtecek inanmayanlara, inanmak istemeyenlere.  



Ang Lee favori yönetmenlerimden değildir, Brokeback Mountain’dan hiç hazzetmem fakat artık sadık izleyicilerinden biriyim, bu filmde yönetmenlik adına söylenebilecek tek bir şey yok sadece ayağa kalkıp alkışlanmalı. Oyunculuğa gelirsek; Suraj Sharma’nın ilk oyunculuk denemesi ve tıpkı The Fall’daki Catinca Untaru gibi inanılmaz bir performans sergiliyor, o kadar doğal ki uzun zamandır oyunculuk yaptığını sanabilirsiniz. Irrfan Khan dahil diğer oyuncular da çok başarılı tıpkı Richard Parker gibi hepsi hikayeyi yaşayarak oynamış. Filmin giriş sahnesinde duyduğumuz masalsı ninni “Pi’s Lullaby” dahil filmin müzikleri Mychael Danna’ya ait, çok çarpıcı bir soundtrack olmasa da filmin ruhunu tamamıyla yansıttığını söyleyebilirim.

Salonda ikiye ayrılmış izleyici içerisinde sen hangi taraftasın peki diye soranlarınız olduysa eğer; hayal gücümün beni götürdüğü yere ve ötesine kadar giden bir hayalperest olarak ben Pi ve Richard Parker’ın hikayesine inanıyorum. Deneyimsiz, korkmuş, aç bilaç bir delikanlının günde en az 5 kilo etle beslenen 250 kiloluk bir Bengal Kaplanı ile küçücük bir filikada hayatta kalabilmesi imkansız diyorsanız eğer size “peki o delikanlı normal zamanda bile kendi cinsine düşmanı gibi davranan ve kötülüğün yüzünden aktığı 130 kiloluk bir Fransız aşçı ile nasıl hayatta kalabildi o zaman” diye sorarım. Aşçı karakterinin harika yansıtımı için ise haliyle Gerard Depardieu’ye teşekkür etmek gerek.

Hangi hikaye doğru olursa olsun, her şeyini kaybetmiş bir çocuğu umut hayatta tuttu, umut kurtardı. Çünkü Stephen King’in de dediği gibi “Umut iyi bir şeydir – belki de en iyi şeydir ve iyi şeyler asla ölmez”.

Bu arada filmden çıktıktan hemen sonra Life of Pi’nin uyarlandığı Yann Martel’in yazdığı aynı isimli kitabı aldığımı da belirtmeden geçemeyeceğim.  



Kıssadan hisse; sinemaya gidin, biletinizi alın, 3D gözlüklerinizi takın ve Life of Pi’yi yaşayın, maalesef onunla yaşayabileceğimiz böyle filmler karşımıza çok nadir çıkıyor. 

Aşağıdaki ilginç grafik Pi'nin okyanusun ortasında günlerini nasıl geçirdiği ile ilgili bir istatistik. Filmi izleyenlerin beğeneceğini düşünüyorum zira gayet güzel bir çalışma olmuş.




B.Kumbay / 04.01.2013

Bill Hodges (Mr. Mercedes) Üçlemesi

BAY MERCEDES Mavi Unutmanın Rengidir…    10 Nisan 2009, sabaha karşı. Ekonomik krizden nasibini almış binlerce işsiz in...