26 Şubat 2012 Pazar

Açlık Oyunları Serisi - The Hunger Games


Gerek film gerek kitap olsun serilere bayılırım, tabii özellikle bilimkurgu-fantastik türüne. Açlık Oyunları serisi arka kapağında Stephen King’in yorumunu görmemle almamın bir olduğu bir seri olsa da okumak için yaklaşık 1 yıl beklememin en büyük nedeni Twilight serisi sonrası geçirmiş olduğum cinnet olsa gerek. Büyük bir sabırla okuyup bitirdiğim Twilight’dan sonra seri okumadan iki kere daha düşünme kararı almış olsam da, yakın arkadaşlarım ve kardeşimin baskısıyla Açlık Oyunları’nı denemeye karar verdim ve gayet yerinde bir karar olduğunu büyük bir sevinçle belirtmek isterim. 3 kitabı yoğun olmama rağmen iki hafta gibi bir sürede bitirdim ve serinin ilk filminin gösterime girmesini dört gözle beklemeye koyuldum.

Açlık Oyunları (The Hunger Games) 3 kitaptan oluşuyor. İlk kitap Açlık Oyunları, ikincisi Ateşi Yakalamak ve üçüncüsü Alaycı Kuş. Serinin yazarı Suzanne Collins; anlatım dili ne kadar basitse hayal gücü ve betimlemelerin o kadar zengin olduğu bir tarzı var. Genelde ortaokul seviyesinde çocuklar için yazan Collins bana göre Stephenie Meyer’den yüz kat daha iyi bir yazar. Karakterler üzerinde çok rahat oynaması, gereksiz diyaloglardan kaçınması ve gelecekte geçen bir geçmiş hikayesinde görülebilecek en güzel atmosferleri yaratması bunun nedenlerinden yalnızca bir kaçı. Kitapları hiç sıkılmadan ve kafanızı fazla yormadan su içer gibi rahatlıkla okuyabiliyorsunuz ama hikaye derinlemesine işlenmiş, detaylı betimlemelerle süslenmiş. Şiddet, cinayet, aşk ve insani duygular bir bütün olarak iç içe geçmiş, abartı yok ve konu sizi sıkmadan içine alıveriyor; kendinizi Capitol’de, 12. Mıntıka’da ve arenalarda buluveriyorsunuz.

Serinin konusundan kısaca bahsetmek gerekirse; Dünya ilerlemiş ve büyük bir savaş sonrası mıntıkalara bölünmüştür. Mevcut 13 mıntıka Panem denilen ülkenin başkenti Capitol tarafından idare edilmekte iken başkaldıran 13. Mıntıka ordu tarafından haritadan silinir. Geriye kalan 12 mıntıka ise özgürlüğün ne denli tehlikeli olduğunu hatırlamaları için her yıl yapılacak Açlık Oyunları’na bir kız bir erkek olmak üzere 12-18 yaşları arasında çocuklar göndermekle cezalandırılır. Açlık Oyunları Capitol tarafından gaddar oyun kurucular ve gelişmiş bilgisayarlar ile idare edilen arenalarda yapılmakta; katılan 24 çocuktan sadece biri sağ kalıp şampiyon olmaktadır. 12. Mıntıka’da annesi ve kardeşi Prim ile zorluklar içinde yaşam mücadelesi veren Katniss Everdeen, babasının bir maden kazasında ölmesi sonrasında ailesinin karnını avcılık yaparak doyurmaya çalışan 16 yaşında bir genç kızdır. Günlerini arkadaşı Gale ile birlikte avlanarak ormanda geçiren Katniss Açlık Oyunları için çekiliş zamanı geldiğinde kurada kardeşi Prim’in adının çıkması ile yıkılır ve Prim’in yerine gönüllü olur. Katniss’in Açlık Oyunları’ndaki ortağı fırıncının oğlu, Katniss’in okul arkadaşı Peeta Mellark olur. Akıl hocası olarak yanlarında 12. Mıntıka’nın tek şampiyonu alkolik ve aksi Haymitch olduğu halde Açlık Oyunları için Capitol’e giden ikili ümitsizce hazırlanmaya başlar. Oyunlar öncesi yapılacak ve tüm Panem tarafından izlenecek olan gösteri ve mülakat için hazırlanan Katniss ve Peeta genç stilist Cinna’nın sayesinde tüm dikkatleri üzerine çekerler. Mülakat sırasında Peeta’nın Katniss’e olan aşkını itiraf etmesiyle işler çığırından çıkacak, arenadaki kanlı savaş aşk uğruna yapılacak bir mücadele ile gölgelenecektir. Bu durumdan hoşlanmayan Panem’i yöneten Başkan Snow Peeta ve Katniss’in hayatını cehenneme çevirmeye kararlıdır.


Katniss (Jennifer Lawrence) ve Peeta (Josh Hutcherson) Açlık Oyunları'na hazırlanırken.

Seriyi okumak ve izlemek isteyenler için fazla ayrıntıya girmemeye çalışsam da genel olarak Açlık Oyunları’nın konusu bu şekilde. İlk kitapta ilk Açlık Oyunları, Peeta ve Katniss’in yakınlaşması; ikinci kitapta ikinci Açlık Oyunları, Katniss, Peeta ve Gale arasındaki aşk üçgeni ve üçüncü kitapta karakterler nihayet özgürlük için yaptıkları mücadele ile karşımıza çıkıyor. Seri genç okurlar için yazan bir yazarın kaleminden çıkmış olsa da, Katniss, Peeta ve Gale arasındaki ilişki yetişkinlere hitap ediyor diyebiliriz. Baş kahraman her ne kadar Katniss olsa da, Peeta’nın masum görünen fakat oldukça zeki ve gerektiğinde herkesi kandırabilecek kadar iyi yalan söyleyen karakteri; Katniss ile arasındaki aşk ve sonrasında nefrete dayanan ilişkisi, Gale ve Peeta arasında gelip giden ama aslında sadece kendini düşünen Katniss’in güçlü görünen ama temelde oldukça zayıf görünen yapısı hikayedeki hemen hemen her karakteri yeri geldiğinde baş kahraman olarak görmemize neden oluyor. Benzerlerinin aksine fazla karakter barındırmayan konu bilimsel öğelerle süslenmiş kurgusuyla hayal gücünüzün kapılarını fazlasıyla aralıyor. Bu nedenlere dayanarak rahatlıkla söyleyebilirim ki Açlık Oyunları her bakımdan oldukça tatmin edici bir seri, gerilerek, zevkle ve heyecanla okuyor ve son kitap bittiğinde aklınızda soru işareti kalmaksızın seriyi kütüphanenizin en güzel yerlerinden birine yerleştiriyorsunuz.

Serinin en çarpıcı yanlarından biri olan finali hakkında bir şeyler söylemeden geçemeyeceğim; son kitapta her şey bitti mahvoldu derken işlerin düzelir gibi olması, sonra üst üste gelen felaketler ve yine sonrasında beklenmeyen bir son ile biten hikaye bana göre oldukça iyiydi; başka türlüsünü bekleyemez ve kabul edemezdim. Collins sağ gösterip hem sağ hem sol vuruyor ve gayet güzel yapıyor.

Açlık Oyunları’nı devam kitaplarını beklemeksizin bir defada okuyabilmiş ve ilk filmin gelmesinden yaklaşık 1 ay önce bitirmiş olmam nedeniyle kitap ve film arasında rahatlıkla karşılaştırma yapabileceğim için şanslıyım. Filmin oyuncuları her ne kadar beklediğim gibi değil ise de hangi kitabın uyarlaması beklediğimiz gibi oluyor diyor fakat nedense bu sefer içimde bir ümit ışığı ile filmi izlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Tavsiyem açlık Oyunları’nı bir çırpıda okuyup 23 Mart’ta sinema salonunda izlemenizdir, vaktiniz yoksa tam tersi de düşünülebilir fakat nihayetinde seriyi bir şekilde okuyun derim, pişman olmayacaksınız.

Not: Belirtmeden geçemeyeceğim; Açlık Oyunları’nın konusu bana başta Stephen King’in Azrail Koşuyor’unu anımsattı ama sadece ana fikir zira hikaye şimdiye kadar görmediğim oldukça özgün bir hikaye. Özellikle Twilight felaketinden sonra böyle bir seri çölde buz gibi limonata içmek gibiydi, tadı damağımda kaldı.

B.Kumbay / 26.02.12

6 Şubat 2012 Pazartesi

The Fourth Kind


Cennet gibi bir yer hayal edin, Alaska’nın el değmemiş doğasında dağların, ormanların ve okyanusun arasına saklanmış, anakara ile ulaşımı anca uçak ile sağlanabilen, nadiren suç işlenen sakin insanların yaşadığı bir kasaba. Sabahın bir köründe karanlık odanızda uyandığınızda camınızdaki bir baykuş tarafından gözetlendiğinizi fark ettiğiniz, bu durumun neredeyse kasaba sakinlerinin yarısının başına sürekli geldiği, 1960’ların başından beri FBI’ın 2000’den fazla ziyaret ettiği, nerede oldukları asla bulunamayan yüzlerce kaybolmuş sakini ile yazları serin ve sağanak yağmurlu cennetten bir köşe Nome Alaska. Tek sakinlerinin insanlar olmayabileceği gizli saklı bir yer.

Nome’da kocası, oğlu ve kızı ile sakin bir hayat yaşayan psikiyatrist Dr. Abigail Tyler’ın dünyası bir gece kocasının yatakta hemen yanında bıçaklanarak öldürülmesiyle yıkılır. Olaydan sonra küçük kızı görme yetisini yitirir ve oğlu kendisini suçlarken Dr. Tyler kendini hastalarına ve kocasının araştırmasına yoğunlaştırarak hayatının biraz olsun normale dönebilmesi için çabalarken hastalarının ortak uykusuzluk problemi dikkatini çekmeye başlar. Kasabadaki birçok insan gibi Dr. Abigail’in hastaları gecenin bir yarısı nedensiz uyanmakta ve camlarındaki beyaz bir baykuşun kendilerini izlediğini görmekte fakat başka hiçbir şey hatırlamamaktadır. Bu gizemi çözebilmek için Dr. Tyler hastalarından biri olan Tommy üzerinde hipnoz uygulamaya karar verir fakat sonuç yıkıcı olur; Tommy ne gördüğünü Dr. Tyler’a söylemez ve ailesini ve kendini öldürerek Nome tarihindeki en korkunç cinayet-intihar vakasını gerçekleştirir. Olay sonrası kasabanın şerifi August’un öfkesini ve dikkatini üzerine yönelttiği Abigail bu gizemi çözebilmek için meslektaşı ve yakın arkadaşı Dr. Abel Campos’dan yardım ister fakat araştırmaya devam ettikçe hayatı tam anlamıyla cehenneme dönecektir. 



The Fourth Kind her ne kadar tipik uzaylı filmlerinden biri gibi görünse de onu benzerlerinden ayıran önemli bir farka sahip; filmdeki kişiler, mekanlar ve olaylar gerçek. Yönetmen Olatunde Osunsanmi gerçek bir hikayeden yola çıkarak çektiği filmi gerçek video ve ses kayıtları ve hatta Dr. Abigail Tyler ile yaptığı röportajdan parçalar ile birleştirerek ortaya benzeri az görülen ürkütücü ve kanınızı dondurabilecek bir yapım ortaya çıkarmış. 01-09 Ekim 2000 tarihleri arasında geçen film boyunca hikayenin vurucu noktalarını açıklamak için Dr. Tyler ile karşılıklı konuşma kaydını, Dr. Tyler’ın hastalarını hipnotize ettiği sırada çektiği videoları, yine kendine ait ses kayıtlarını, videoları ve hatta polis kamerası görüntülerini kullanan Osunsanmi, elle tutulur gözle görülür kanıtlarla desteklediği bir bilimkurguyu önümüze sererken yer yer ekranın dörde bölündüğü ve gerçekle beyaz perde yansımasının bir arada olduğu sahneleri izleyebiliyorsunuz. Filmde karakterler üzerinde fazla durulmaması ve olaylara odaklanılması kendinizi hikayeye kaptırmanıza neden oluyor, zaten baş karakter yaptıklarını, yaşadıklarını ve hissettiklerini o kadar vurucu bir şekilde anlatıyor ki Dr. Tyler’ı canlandıran Milla Jovovich’in fazladan efor sergileyerek karakterin derinliklerini yansıtmasına gerek kalmıyor. Yine de Jovovich Dr. Tyler’ın hayatla başa çıkabilmek adına girdiği savaşta takındığı soğukkanlı fakat bir o kadar deliliğin sınırlarında gezen ruh halini gayet iyi canlandırmış, keza diğer oyuncular da görevlerini layıkıyla yerine getirmişler.

The Fourth Kind’ın başarılı diğer yönleri ise kurgusu, kendini fazla açıklamaya gerek duymayan konusu, vurucu müzikleri ve mekan kullanımı. Gereksiz diyalogların olmadığı filmde özellikle gerçek videoların kullanılışı ve gerçekle kurgunun kaynaştırılması çok başarılı o kadar ki birkaç yerde ciddi anlamda korkabilirsiniz. Sürpriz olmayan finali ile de gerçekliğini koruyan The Fourth Kind’ı izlerken belgesel tadında bir film izleyeceğiniz garanti. Peki filmde anlatılanlar gerçek mi? Bu sorunun cevabını vermek de size kalıyor.

Son olarak Dr. Abigail Tyler filme adını veren Dördüncü Tür’ün ne olduğunu filmin yönetmeni Olatunde Osunsanmi’ye şu şekilde açıklıyor;

Birinci tür etkileşim demek, UFO gördüğünüz anlamına gelir.
İkinci tür, bunun kanıtına rastladığınızda olur; tarlalarda oluşan daireler, radyasyon gibi.
Üçüncü tür, birebir temas demektir.
Ama dördüncü tür; dördüncüden daha korkunç bir şey olamaz.
Çünkü dördüncüsü, uzaylıların sizi kaçırmasıdır.



Not: Filmin sonunda uzaylıların varlığına inandım veya inanmadım şeklinde bir şey söyleyemeyeceğim. Milyarlarca galaksi ve sayısız gezegene sahip evrenimizde yalnız olduğumuzu zaten düşünmüyorum fakat başka bir türün gelip bizi kontrol altına aldığı, üzerimizde deneyler yaparak bize medeniyeti öğrettiği, piramitleri ve nedenini nasılını çözemediğimiz diğer gizemleri bağladığımız tanrılar oldukları olgusuna inanmak; zaten aramızda yaşayan hamuru bizden farklı varlıklara inanmaktan daha zor benim için. Filmi izledikten sonra kültürümüzün korku temelini oluşturan ateşin varlıklarını biraz olsun düşünürseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bu arada belirtmekte fayda var ki filmdeki gerçek olarak sunulan materyalin yalan olduğuna dair iddialar var ya da başka şekilde söylemek gerekirse bu materyalin doğru olmadığına dair iddialar mevcut. FBI her zamanki gibi olayların filmdeki gibi olmadığını, uykusuzluk ve travmaların içki kullanımından, kayıp vakalarının ise soğuktan kaynaklandığını iddia ediyormuş. Ama biz biliyoruz ki “Gerçek orada bir yerde” ve orası neden Nome olmasın!


B.Kumbay / 05.02.12

Bill Hodges (Mr. Mercedes) Üçlemesi

BAY MERCEDES Mavi Unutmanın Rengidir…    10 Nisan 2009, sabaha karşı. Ekonomik krizden nasibini almış binlerce işsiz in...