25 Haziran 2017 Pazar

Bill Hodges (Mr. Mercedes) Üçlemesi



BAY MERCEDES


Mavi Unutmanın Rengidir…  


10 Nisan 2009, sabaha karşı.
Ekonomik krizden nasibini almış binlerce işsiz insan belediyenin açtığı 1000 kişilik kadroya girebilmek için kuyruğa girmiş.
Birden bastıran sisi yaran xenon farları ile bir Mercedes SL500 insan kalabalığının içine dalıyor, hız kesmeden 8 kişiyi katlederek ve bir çoğunu ağır şekilde yaralayarak ortadan kayboluyor.
Yaklaşık bir yıl sonra Mercedes’li Katil davasını çözemeyen polislerden biri olan Billy Hodges emekli oluyor. Hodges emekliliğin getirdiği boşluk içerisine düşüyor ve tam da karanlığa sürüklenirken Bay Mercedes olduğunu iddia eden birinin gönderdiği mektup eline geçiyor ve her şey birden değişiyor.


Merak edenler için, 2010 model gri bir Mercedes SL500.

Stephen King okumaya başlayalı tam 22 yıl olmuş ve bu 22 yıl “Stephen King korku yazmıyor muydu?” sorusuna cevap vermekle geçti. Evet King korku yazar ve hayır sadece korku yazmaz ve size inanılmaz gelebilir ama korku türünde yazmadığı bazı eserleri en muhteşem olanlarındandır. King’in korku-gerilim-dram-aşk karışımı bir tarzı vardır hatta bazı eserlerinde bilimkurgu kokusunu dahi alabilirsiniz. King polisiye-cinayet türünde yazmaya son yıllarda başlamış ve bu türle ilk olarak Colorado Kid ile karşımıza çıkmıştır. Colorado Kid – Haven’ın uyarlandığı hikayedir – başarılı bir çalışması değildir kanımca, belki de kısa hikaye olması nedeniyle okuyucuyu doyuramaması bunun nedenlerindendir.

King’i çok severim ama asla fanatiklik derecesinde ve koşulsuz bir sevgi değil. Colorado Kid sonrası aynı tarzda bir üçleme – Bill Hodges Üçlemesi – yazmaya başladığını duyduğumda aklımda soru işaretleri oluşmuştu. Mr. Mercedes’in adını duyduğumda bir an olsun içimin rahatlaması, King’in yazdığı her arabanın birbirinden korkunç olaylara karışmış araçlar olması hatta Christine gibi bazılarının bizzat olayların merkezinde olmasındandı. Kitabı okuduğumda bir kez daha yanılmadığımı gördüm ve Sadık King Okuyucusu olmanın verdiği sevinç ve gurur ile bir kez daha göğsüm kabardı.

Bay Mercedes’in en beğendiğim yanı anlatım dili oldu. King kitabı oldukça sade ama basitlikten uzak bir dilde yazmış. Olayları başta Billy Hodges ve Brady Harstfield olmak üzere birçok kişinin gözünden anlatmış King. Karakterler hepimizin konuştuğu gibi konuşuyor; seviniyor, kızıyor, üzülüyor, küfrediyor. Yazım dili haricinde kitapta size tebessüm ettirecek birçok detay var; bilgisayar kullanmayı bilenler bilmeyenler, arabası olanlar olmayanlar, boy band için ölen kardeşi olanlar olmayanlar birçok hoş detay bulabilir hikayede. King her kitabında olduğu gibi bu kitabında da teknik açıdan iyi bir araştırma yapmış, doğru danışmanlarla çalışmış. Otomotiv sektöründe danışmanlık yapmakta olduğumdan özellikle arabalar ile ilgili verdiği detayları zevkle okudum. Yalnız tek bir itirazım var Bay King’e, onu da yazının sonunda dile getireceğim.

Bu paragraftan sonrası kitabı okuyan Sadık Okuyucu için yazılmıştır. Kitabı okumayan sizler eğer  okumayı düşünüyorsanız Bay Mercedes’in bir üçlemenin ilk kitabı olduğunu ve alışıldık bir King kitabı olmadığını göz önüne alınız. Bay Mercedes polisiye-cinayet-gerilim türünde bir kitap, kitapta doğaüstü bir durum yok, korku düzeyi sıfır o nedenle beklentileriniz bu yönde ise bu kitap size göre değil. Stephen King bir Agatha Christie değil elbet fakat ben kitabı oldukça başarılı buldum. Üçleme için şimiden tv dizisine uyarlama kararı verildi ve doğru oyuncularla iyi bir polisiye gerilim izleyeceğimiz garanti. Yapımcı David E. Kelley, oyuncular ile ilgili çalışma henüz tamamlanmadı. Kitabı okumayan ve okumayı düşünenler, yollarımız burda ayrılıyor. Size uzun günler hoş geceler dilerim.
 

Evet gelelim asıl meseleye. Bay Mercedes’in beğendiğim bir diğer yanı her King hikayesinde oldukça sağlam olan karakterlerin anlatımı. Özellikle Bay Mercedes Brady Harstfield’ın çocukluğundan itibaren hayatı, annesi ile ilişkisi, kardeşinin başına gelenler ve Bay Mercedes’e dönüşme süreci çok iyi anlatılmış. Brady’nin hissettiklerinin kağıda çok başarılı olarak döküldüğünü düşünüyorum, o derece ki Brady’yi kitabı okurken neredeyse dokunabileceğim kadar yakınımda hissettim diyebilirim. Hikayenin baş kahramanı Billy Hodges’un karakteri de oldukça sağlam; emekli olduktan sonraki gel gitleri, Janelle Patterson ile ilişkisi, Jerome Robinson ile olan arkadaşlığı basit ve sağlam bir anlatımla bizlere sunuluyor. Gereksiz diyalog yok, duygu sömürüsü yok, edebiyat yapayım diye uzatılmış ağdalı cümleler yok, her şey kısa ve öz. King karakterler dışında mekanlar konusunda da başarılı. Genelde Bangor ve Maine’de geçen hikayelerinin aksine Bay Mercedes Amerika’nın bilinmeyen bir Orta Batı şehrinde geçiyor. Mekanlar ve olaylar o kadar güzel aktarılmış ki kitabı okurken “bu kesinlikle benim de başıma gelebilir” dedirtiyor insana. Arabayı kilitlemeyi unutursam ya da yedek anahtarı içerde bırakırsam benim arabamın da başına bunlar gelebilir diyorsunuz mesela. Otomotiv sektörüne aşina olduğumdan “valet key” in ne olduğunu ve ne işe yaradığını biliyorum ama tahminim bir çok okuyucu bu konuda google’a başvurmuştur ya da ilk fırsatta arabasının kullanma kılavuzu içerisinde yedek anahtar var mı yok mu kontrol etmiştir. Bir süre buzdolabında birden beliren kıymayı tüketmek konusunda da temkinli davranacağız değil mi?

Sadık Okuyucu bilir, King’in yazdığı hemen hemen her hikaye örümcek ağındaki çiğ taneleri misali bir şekilde birbirine bağlıdır. Bay Mercedes de bu bağlantılardan nasibini alıyor.

Billy Hodges’un Mavi Şemsiye’deki kullanıcı ismi kurbagakermit19
Janelle Patterson’ın daire numarası 19-C
Gri Mercedes’in sahibi Olivia Trelawney’in Mavi Şemsiye’deki kullanıcı ismi otrelaw19
Round Here konser saati: 19:00

19 göndermesi dışında birçok kitabında görmekte olduğumuz (en son 22/11/63 ile karşımıza çıkmıştı) Pennywise’a gönderme Bay Mercedes’te de var;
“Bay Mercedes’in katliamda taktığı maske kanalizasyonda dolaşan bir palyaço ile ilgili tv şovundaki palyaço Pennywise’ın maskesine çok benziyor.”

Bunlar dışında King’in kitapta yer verdiği birçok hoş gönderme okurken tebessüm etmenize neden oluyor. Örneğin King’in yazarından da kitaplarından da hoşlanmamasına rağmen Discount Electronix’in kasiyerlerinden birinin Alacakaranlık (Twilight) okuması beni bir hayli güldürdü.

Bay Mercedes’te iki King kitabını anımsadığım kısımlar da oldu benim. Örneğin konser ve bomba olayı bana Insomnia’daki konferans ve bomba olayını; Brady Harstfield’ın 3 sene sonra hiçbir şey olmamışçasına komadan çıkması ise Dead Zone’u hatırlattı. Yakın zamanda Amerika’da çıkacak olan serinin ikinci kitabı Finders Keepers’da ve üçüncü kitapta belki bu iki hikayeye de uğrarız kim bilir.

Bay Mercedes’in tv uyarlaması konusunda da diyecek bir iki lafım var. Oyuncular iyi olduktan sonra dizi uyarlamalarına bir itirazım yok; üçlemenin Kara Kule ile ciddi bağlantıları olmadığı için yapılamaz, uyarlanamaz da demiyorum ama oyuncuların sağlam olması şart. Örneğin Brady Harstfield; karakteri okuduğum ilk dakikadan itibaren gözümün önüne gelen isim Michael Pitt idi, kesinlikle çok çok iyi bir seçim olur duyun sesimi. Hayvan Mezarlığını okurken Louis karakteri için gözümün önüne Dale Midkiff’in gelmesi ve tesadüfe bakın ki (!) filmde Louis’i Dale Midkiff’in canlandırması boşuna değildi, bu işlerden az çok anlarım.


Ve kıssadan hisse; lütfen bu kitabı Sadık Okuyucu okusun. Etrafta mantar gibi biten King okuyucularının sevebileceği tarz bir kitap olduğunu düşünmüyorum. King’i anlamış, sindirmiş, tüm kitaplarını okumuş Sadık Okuyucu’nun ise kitabı beğenmeme ihtimali yok. Daha önce de dediğim gibi King bir Agatha Christie olmayabilir ama polisiye-gerilim türünde de başarılı olduğunu Bay Mercedes’le görmüş oluyoruz. Finders Keepers'ı ve üçüncü kitabı da sabırsızlıkla bekliyoruz, bakalım Billy – Brady kapışmasının sonu nasıl bitecek.

Son sözüm Sayın Stephen King’e. 
Sayın ustam, tipik bir Amerikalı olarak kitaplarınızda Amerikan arabalarını övmeniz gayet normal. Bu kitabınızda ise Alman mühendisliği eseri Mercedes’i övmüşsünüz ne hoş ama Honda ve Subaru gibi gayet sağlam Japon arabalarına çamur atmanızı size hiiç yakıştıramadım. Hele ki sonlara doğru Brady daha büyük olmasına rağmen annesinin Honda’sını kullanmaya çekiniyor nedeni ise motorunun bozulacağından korkması. Sayın ustam; hangi Honda’nın motoru bozulmuş şimdiye kadar? Motorun bozulması ne demek? Bırakın motoru Honda’nın şanzımanında bile sorun çıkmaz bu konularda en sağlam arabalardan biridir. Araba uzun zamandır evin önünde bekliyor diye Brady akünün biteceğinden korksa her türlü kabulüm ama motorun bozulması? Altınızda elektrikli Chevy Volt var sayın ustam, bırakın şu dandik Amerikan malını alın bir Honda Hybrid de binin bakalım japon mühendisliği nasıl oluyormuş.
Bir daha görmeyeyim…

KİM BULDUYSA ONUNDUR


İnsan hayranı olduğu yazarı ne kadar sevebilir, okuduğu kitaplardaki karakterleri ne kadar yakın hissedebilir kendine ve bunları ne derece takıntı yapabilir? Bunların uğruna hırsızlık yapabilir mi, cinayet işleyebilir mi hatta ölebilir mi? Morris Bellamy için bu sorularının tümünün cevabı evet, o takıntı derecesinde sevdiği roman kahramanı Jimmy Gold için gözünü karartan bir hayran; Sadık Okuyucu’nun en tehlikeli ve ölümcül türü.

Morris Bellamy 1978 yılında hayranı olduğu Jimmy Gold uğruna yazar John Rothstein’ın yüzlerce taslak defterini ve parasını çalar, hazinesini dere kenarında bir ağacın altına gömer ve ne yazık ki kıymetlisine kavuşamadan başka bir suçtan kendini hapiste buluverir. On yıllar sonra henüz bir çocuk olan Peter Saubers tesadüfen gömülü hazineyi keşfeder; hazine artık el değiştirmiştir, sonuçta bulunan şey “Kim Bulduysa Onundur”. 

Şehrin bir diğer köşesinde hayatının aşkını kaybetmenin acısını atlatmaya çalışan emekli polis Bill Hodges “Kim Bulduysa Onundur” isminde bir ofis açmış kayıp ve çalıntı şeylerin sahiplerine geri dönmesini sağlamaktadır. Bay Mercedes  Brady Hartsfield ise komadan çıkmıştır, hastanededir ama eskisi gibi değildir artık.

Kim Bulduysa Onundur Bill Hodges üçlemesinin ikinci kitabı. Hikayeye baktığımızda Bay Mercedes’in devamı değil de bir nevi geçiş hikayesini olduğunu görüyoruz. Stephen King kitapta en büyük kabusu olan “Fanatik Hayran” olgusunu bir kez daha işlemiş; daha önce Sadist’te bunun çok güzel bir örneğiyle karşımıza çıkmıştı. Hikaye ilkinden tamamen bağımsız olmasa da Bay Mercedes’i okumadan okuduğunuzda rahatlıkla anlayabileceğiniz bir yapısı var bu nedenle bir üçlemenin parçası olarak zayıf kalıyor ama kurgu olarak gerilim-polisiye tarzında sağlam bir kitap. Polisiye-gerilim tarzı Sadık Okuyucu’nun alışkın olduğu bir tarz değildir, özellikle benim gibi bu tarzı okumayı normalde tercih etmeyenler için zorlu bir mücadele. İlk iki kitabı karşılaştırdığımda Bay Mercedes’i daha çok beğendiğimi söylemem gerek, bunun nedenlerinden biri hikayenin heyecan dozu idi, bir diğeri King’in üçlemeyi yazmayı düşünürken Brady Hartsfield’a odaklanmış olması olabilir. Kim Bulduysa Onundur’un kötüsü Morris Bellamy her ne kadar biz Sadık Okuyucu’ya benziyorsa da –aramızda Kule’nin son sayfasını okuduktan sonra King’in evine baskın yapmayı düşünenler vardır elbet- Brady Morris’den birkaç adım önde. Morris yaptıklarını sevgi uğruna yapıyor bir nevi, Brady ise zevk için yapıyor ki kötülüğün son noktası bu olsa gerek.

Kim Bulduysa Onundur’u okurken özellikle gelişme bölümünde sıkıldığımı itiraf etmeliyim, üçlemelerde ikinci kitap genelde sıkıntılıdır zaten, tümüyle hikayenin gelişme bölümünü içerdiği için okuması zaman zaman zor olabilir. Kitap tam anlamıyla ikinci kitap olmamasına rağmen 300. sayfaya kadar düşük temposuyla beklentileri tam anlamıyla karşılamıyor fakat 300. sayfadan sonra uçuşa geçiyor ve bize istediğimizi fazlasıyla veriyor.

Bay Mercedes yazımı yazarken de belirttiğim gibi “lütfen bu kitabı Sadık Okuyucu okusun. Etrafta mantar gibi biten King okuyucularının sevebileceği tarz bir kitap olduğunu düşünmüyorum. King’i anlamış, sindirmiş, tüm kitaplarını okumuş Sadık Okuyucu’nun ise kitabı beğenmeme ihtimali yok.” Şimdi izninizi rica edeceğim, ispiyon verme zamanı.


Kim Bulduysa Onundur’un tam anlamıyla bir devam kitabı olmamasına bozulmadım değil fakat kitabın ikinci yarısında Bill’i, Jerome ve Holly’yi görmek güzeldi. Hele ki Brady Hartsfield’ı hastane odasında ziyaret etmek ve o tak tak sesleri. Kaza geçirmiş insanların doğaüstü güçler kazanması olgusu King okuyucularının alıştığı bir durumdur fakat King tarihindeki en azılı ve tehlikeli psikopatlardan biri olan Brady Hartsfield’ın tenekinezi güçlerinin olduğunu görmek bizi oldukça sağlam bir final kitabının beklediğine işaret ediyor. Evet serinin üçüncü kitabı olan “End of Watch”da Brady Hartsfield geri dönüyor hem de gümbür gümbür.

Kitapta Bay Mercedes’deki kadar gönderme olmasa da bir iki yerde 19 karşımıza çıkıyor, bunun dışında hikayenin Kara Kule Evreni ile herhangi bir bağlantısı yok. Bir yerde Esaretin Bedeli’ne ufak bir gönderme var o kadar.

Kim Bulduysa Onundur’un finali sağlam, King’in başarılı sonlarından biri. Sevginin insana her şeyi yaptırabileceğini gösteren vurucu bir final, okurken hem geriyor hem de heyecan seviyenize tavan yaptırıyor. Brady Hartsfield ile ilgili final beklediğimiz gibi, fotoğraf çerçevesi ilk tak’ladığında ne olacağını az çok tahmin etmiştik zaten, bu açıdan sürpriz yok.

Kıssadan hisse; Sadık Okuyucu olarak kendimizi sorgulamamıza neden olabilecek bir hikayeyi barındıran, pek de alışık olmadığımız türden bir King kitabı karşımızdaki. Kim Bulduysa Onundur’u okurken yer yer sıkılmış olabilirsiniz ama büyük ihtimal son yüz sayfada kitabı elinizden bırakamadınız. Bir de nedense insanın moleskine defter alası geliyor, en azından benim alasım geldi.

Not: Kitapta Thomas Newman ve John Williams’ın adının geçmesine pek bir bayıldım, ne de olsa Stephen King işini bilir.

SON NÖBET


Ve Bill Hodges yani Bay Mercedes üçlemesinin sonuna geldik.
Üçlemenin üç kitabı Bay Mercedes, Kim Bulduysa Onundur ve Son Nöbet.
Çıkış sırası aynı zamanda kitapları beğenme sıram, çok büyük umutlarla beklediğim Son Nöbet maalesef benim için en zayıf halka oldu. Kim Bulduysa Onundur'la dağılan ve zayıflayan hikaye Son Nöbet'te tam toparlanırken tarz değiştiriyor ve tahmin edilir bir finalle bizlere veda ediyor.

Son Nöbet ikinci kitapta ucundan bucağından gördüğümüz Brady Hartsfield'ın artan telekinezi yetenekleriyle birlikte uyanması ve şehirde şüpheli intihar vakalarının patlak vermesi ile başlıyor. Bill ve ortağı Holly Gibney Kim Bulduysa Onundur'da çalışmaya devam ederlerken intihar vakalarının Brady'le bağlantısını görüyorlar. O andan itibaren imkansızın peşinde bir kovalamaca başlıyor.

Son Nöbet zor bitirdiğim King kitaplarından biri oldu. Daha önce polisiye-gerilim türünü sevmediğimi söylemiştim, buna rağmen ilk kitaba bayılmıştım. Tam hikayenin gidişatını sevmişken ve alışmışken son kitabın bambaşka bir yöne sapması ve King'in karakterler üzerinde oynama şekli beni sıktı. Hikayenin, okuyanların büyük çoğunluğunun tahmin edebileceği bir sonla bitmesi de sıkıntıma tuz biber ekti. Hikayeye üçleme olarak baktığımda beğendiğimi fakat son kitabın vasat olduğunu üzülerek söyleyebilirim. Üçlemeyi gerilim-polisiye türünü ve doğaüstü hikayeleri okumayı sevenler okuyabilir ama sürpriz son beklentiniz olmasın. Şimdi gelelim ispiyonlu kısımlara.

Yaşadığım hayal kırıklığının şiddeti ile direkt hayalimdeki finali yazıyorum; Brady'nin içine girmesi sonrası Bill'in kanseri hızlı bir şekilde iyileşmeye başlar fakat Bill aynı zamanda eşyaları ufak ufak hareket ettirmeye başladığını farkeder. Ama bunun yerine kanserden ölüyor. Madem hikayeye doğaüstü olaylar dahil oldu acı gerçeklerin vuku bulması şart mıydı sayın King? Hem tahmin edilen hem de iç karartıcı ve gereksiz bir final bana göre, yok.

Son Nöbet'te serinin ilk iki kitabından daha az Kule bağlantısı var aslında benim gördüğüm sadece bir tane; Brady'nin hastane oda numarası olan 217. Kitap bana King sosyal mesaj vermeye odaklanmış gibi hissettirdi; son yıllarda Amerika'da çeşitli akımlarla artan intihar vakalarının nedenleri ve sonuçları gibi ve pek de ilgimi çektiğini söyleyemeyeceğim. Brady'nin bedenden bedene, zihinden zihine atlayışı ve bunu yaparken teknolojiyi ve bilgisayar oyununu kullanması (Ipad yerine Zappit, Candy Crush yerine Pembe Balık başrolde) ilginç olmuş ama özgün değil. King burada sosyal medyanın zararlarına ve günümüz ilişkilerinin içi boşluğuna işaret etmektedir, peki öyle olsun. Gönül isterdi ki arkadaşlık ölmesin, bilgisayar ve internet hayatımızı ele geçirmesin, her şey toz pembe olsun ama zappit pembesi, balık pembesi, mono blaine pembesi değil daha açık bir pembe olabilir.

Kıssadan hisse; King'in tek üçlemesi de geçti gitti, sırada Sleeping Beauties bizi bekler.

BKumbay / 24.06.2017



24 Haziran 2017 Cumartesi

Son Nöbet


Ve Bill Hodges yani Bay Mercedes üçlemesinin sonuna geldik.
Üçlemenin üç kitabı Bay Mercedes, Kim Bulduysa Onundur ve Son Nöbet.
Çıkış sırası aynı zamanda kitapları beğenme sıram, çok büyük umutlarla beklediğim Son Nöbet maalesef benim için en zayıf halka oldu. Kim Bulduysa Onundur'la dağılan ve zayıflayan hikaye Son Nöbet'te tam toparlanırken tarz değiştiriyor ve tahmin edilir bir finalle bizlere veda ediyor.

Son Nöbet ikinci kitapta ucundan bucağından gördüğümüz Brady Hartsfield'ın artan telekinezi yetenekleriyle birlikte uyanması ve şehirde şüpheli intihar vakalarının patlak vermesi ile başlıyor. Bill ve ortağı Holly Gibney Kim Bulduysa Onundur'da çalışmaya devam ederlerken intihar vakalarının Brady'le bağlantısını görüyorlar. O andan itibaren imkansızın peşinde bir kovalamaca başlıyor.

Son Nöbet zor bitirdiğim King kitaplarından biri oldu. Daha önce polisiye-gerilim türünü sevmediğimi söylemiştim, buna rağmen ilk kitaba bayılmıştım. Tam hikayenin gidişatını sevmişken ve alışmışken son kitabın bambaşka bir yöne sapması ve King'in karakterler üzerinde oynama şekli beni sıktı. Hikayenin, okuyanların büyük çoğunluğunun tahmin edebileceği bir sonla bitmesi de sıkıntıma tuz biber ekti. Hikayeye üçleme olarak baktığımda beğendiğimi fakat son kitabın vasat olduğunu üzülerek söyleyebilirim. Üçlemeyi gerilim-polisiye türünü ve doğaüstü hikayeleri okumayı sevenler okuyabilir ama sürpriz son beklentiniz olmasın. Şimdi gelelim ispiyonlu kısımlara.

Yaşadığım hayal kırıklığının şiddeti ile direkt hayalimdeki finali yazıyorum; Brady'nin içine girmesi sonrası Bill'in kanseri hızlı bir şekilde iyileşmeye başlar fakat Bill aynı zamanda eşyaları ufak ufak hareket ettirmeye başladığını farkeder. Ama bunun yerine kanserden ölüyor. Madem hikayeye doğaüstü olaylar dahil oldu acı gerçeklerin vuku bulması şart mıydı sayın King? Hem tahmin edilen hem de iç karartıcı ve gereksiz bir final bana göre, yok.

Son Nöbet'te serinin ilk iki kitabından daha az Kule bağlantısı var aslında benim gördüğüm sadece bir tane; Brady'nin hastane oda numarası olan 217. Kitap bana King sosyal mesaj vermeye odaklanmış gibi hissettirdi; son yıllarda Amerika'da çeşitli akımlarla artan intihar vakalarının nedenleri ve sonuçları gibi ve pek de ilgimi çektiğini söyleyemeyeceğim. Brady'nin bedenden bedene, zihinden zihine atlayışı ve bunu yaparken teknolojiyi ve bilgisayar oyununu kullanması (Ipad yerine Zappit, Candy Crush yerine Pembe Balık başrolde) ilginç olmuş ama özgün değil. King burada sosyal medyanın zararlarına ve günümüz ilişkilerinin içi boşluğuna işaret etmektedir, peki öyle olsun. Gönül isterdi ki arkadaşlık ölmesin, bilgisayar ve internet hayatımızı ele geçirmesin, her şey toz pembe olsun ama zappit pembesi, balık pembesi, mono blaine pembesi değil daha açık bir pembe olabilir.

Kıssadan hisse; King'in tek üçlemesi de geçti gitti, sırada Sleeping Beauties bizi bekler.

BKumbay / 24.06.2017

20 Kasım 2016 Pazar

Kral Katili


Merakla beklediğim Cadı Avcısı'nın devam kitabı Kral Katili'ni nihayet okuyabildim. Konusundan kısaca bahsetmem gerekirse; Kral Katili'nde Elizabeth'in karşısında krallığını tüm ülkeye ilan etmiş ve reformistlere savaş açmış olan Lord Blackwell var. Elizabeth'in yanında mühürüyle hayatını kurtardığı John, Nicholas, Fifer, Peter ve Schuyler olmasına rağmen aldığı yaralar nedeniyle zayıf düşmüş, mühürünün gitmesiyle yenilmezliğini kaybetmiş, bedenen yetersiz ve nasıl savaşacağını bilmiyor. Saldırılar artınca Elizabeth'in Blackwell'in peşine düşmekten başka şansı kalmıyor ama bilmediği bir şey var o da Blackwell'in de Elizabeth'in peşine düştüğü.

Kral Katili tatmin edici bir devam kitabı diyebilirim. Kitap başlarda ilk kitabı aratsa da sonradan ritmi düzeliyor.  Olaylara ara verilmeden karakterler bozulmadan birinci kitabın bittiği yerde hemen ikincisi başlıyor. Heyecan olarak ilk kitabın seviyesine ulaşamasa da ideal bir gelişme kitabı Kral Katili ama devamı gelecek mi belirsiz. Devamı gelmeyecekse final kısmı biraz sönük kalmış fakat özellikle akılda soru işaretleri bırakan karakterlerin akıbeti üçüncü bir kitapta gayet güzel işlenebilir. Bunların yanında kitabın asıl meselesi olan savaşın biraz kısa tutulduğunu düşünüyorum ama genele baktığımda kitabı okurken sıkılmıyorsunuz o nedenle çok da göze batmıyor.


Ortaçağda geçen cadı hikayelerini, büyüyü, fantastik savaşları, kraliyet hikayelerini sevenlerin şans vermesi gereken bir seri Cadı Avcısı ve Kral Katili. Okuması kadar izlemesi de keyifli olacaktır düşüncesiyle diziye veya sinemaya uyarlanmasını bekliyorum. 2016'nın okuması keyifli, eğlenceli serilerinden biri oldu benim için. Kafam dağılsın, okurken de fazla düşünmeyeyim, heyecanlanıp eğleneyim diyenler kaçırmamalı.


BKumbay - 20.11.16


13 Kasım 2016 Pazar

Tutankhamun temalı diziler


Antik Mısır sevdası bir başkadır, belgeseller haricinde maalesef beni tatmin edecek doğru dürüst film, dizi ve kitapla nadiren karşılaştığım bu sevdam yıllar içinde kara sevdaya dönüştü. Stargate ve Paul Doherty'nin yazdığı üçleme dışında beni benden alan bir filme, diziye veya kitaba rastlamadım diyebilirim. 


2016 yılında Tutankhamun konulu iki dizi izleme şansımız oldu. İlk çıkan Tut bir üçleme; her bölümü 1,5 saat civarı olan ve Tutankhamun'un hayatını anlatan bu yapım maalesef gerçekleri yansıtmıyor. Ben Kingsley'nin Ay performansı hariç oyunculuk dikkate değer değil, kostümler sönük kalmış; Tutankhamun'un hayatı içinde bol entrika, aşk, ihanet, cinayet olan garip bir hikayeye dönüştürülmüş. Birkaç karakterin ismi hariç ne karakterler ne tarih dokusu gerçeklerle örtüşmüyor o yüzden en son sahnesi hariç dizi beni tatmin etmedi (son sahneyi izlerken gözlerim dolu dolu oldu haliyle), yine de Antik Mısır hayranıysanız izleyebilirsiniz ama fazla beklentiniz olmasın.


Bir diğer dizi olan Tutankhamun dört bölümlük ve yaklaşık dört saatlik bir dizi; Howard Carter'ın Tut'un mezarını buluşunu konu alan yapımın gerçeklerle olan bağlantısı ufak tefek noktalar hariç oldukça tatmin edici. Tutankhamun'un mezarını bulduğunda 47 yaşında olan Carter'ı Max Irons'ın canlandırması (ve gaytan bıyıklarına rağmen en fazla 30'unda göstermesi) ve Carter - Lady Evelyn ilişkisi hariç göze batan bir şey yok gibi. Tut'un aksine mekanlar, kostümler, özellikle Tutankhamun'un mezarı, tabutu ve hazinesi muhteşem olmuş. Lord Carnarvon'u canlandıran Sam Neill ve Max Irons'ın uyumu diziyi izlemek için başlı başına bir sebep. Senaryoya eklenen ümitsiz aşk teması Carter'ın kişiliğini yumuşatmış ve Tutankhamun saplantısının arka plana atılmasına neden olmuş bu nedenle Carter'ı daha bir seviyorsunuz. Kısacası Tutankhamun gerek oyunculuk, gerek senaryo, gerekse görsellik için izlenmesi gereken bir dizi, Antik Mısır ve ejiptoloji aşıklarının beğeneceğini düşünüyorum.


Ve ümitsizce Paul Doherty üçlemesinin birebir diziye veya filme uyarlanması hayaliyle yaşıyorum.


BKumbay - 13.11.16







16 Ekim 2016 Pazar

Kafamdaki Hayaletler


Normalde bir inceleme yazısı için bu kadar beklemem ama Kafamdaki Hayaletler beni o kadar çok etkilemişti ki yazdıklarım abartılı olmasın diye beklemek istedim.  

Kitapla tanışmam Numen Yayıncılık'dan aldığım bir maille oldu; arka kapakta Stephen King'in 'korkuyu iliklerime kadar hissettim -ki beni korkutmak zordur' yorumunu görünce biraz araştırdım ve King'in bu yorumu bizzat twitter'dan yaptığını görünce kitabı hemen aldım. Normalde üzerinde King'in bu tür yorumlarının bulunduğu kitapları neredeyse hiç okumam çünkü büyük çoğunluğu gerçek olmuyor, hatta King'in gerçekten iyi olarak yorumladığı kitaplar ve filmlere bakış açım da pek olumlu değildir çünkü kendisiyle zevklerimiz pek uyuşmaz fakat bu sefer King tam 12'den vurmuş ve iyi ki de sözünü dinlemişim.

Kafamdaki Hayaletler psikolojik gerilim olarak başlayan bir kitap; sıradan orta halli bir Amerikan ailesi, anne baba ve iki kız çocuk, ablasını deli gibi seven ve onu her daim örnek olarak gören Meredith - Merry ve ergenliğe yeni girmiş hırçın ve asi ablası Marjorie arasındaki abla kardeş ilişkisi gayet normal başlarda, hatta iki kız kardeş olarak büyümüş (ki ben de bunlardan biriyim) her insanın yaşadığı ve bildiği bir ilişki. Baba yıllardır emek verdiği fabrika kapanınca işsiz kalmış, anne maddi sorunlarla başa çıkmaya çalışan çilekeş annelerden, yani her şey bildiğimiz gibi normal ilerlerken Marjorie psikiyatriste gitmeye başlıyor ve Merry ile arasındaki ilişki önce garip sonra gergin, sonrasında ise korkutucu bir hal alıyor. Marjorie'deki bu değişime ailesinin verdiği tepki çok kısa bir zaman sürecinde şaşkınlıktan paniğe dönüşüyor; baba kurtuluşu dinde ararken anne modern tıpta diretiyor; Merry her gün ve her gece ablasından manevi şiddet görmeye başlıyor. Peki Marjorie'deki bu değişimin nedeni ruhsal bir rahatsızlık mı yoksa işin içinde doğaüstü güçler mi var? Her şey bittikten yıllar sonra Merry olayların geçtiği büyüdüğü eve geri dönüyor ve Rachel Neville isimli yazara hikayesini anlatmaya başlıyor. Hikayenin sonu karanlık; dipsiz kuyular kadar derin ve dumanlı ve bu hikayeyi Merry'nin gözünden en baştan itibaren yaşamaya başlıyoruz.

Kafamdaki Hayaletler Stephen King'in tam da ima ettiği gibi beni öyle bir gerdi ve korkuttu ki tüylerim diken diken oldu ve aynı zamanda kitap beni öyle bir üzdü ki içli içli ağladım ve kitap beni öyle bir dehşete düşürdü ki kanımı beynimi dondurdu. Yazar Paul Trembley'den şimdiye dek okuduğum en iyi dille, en iyi kurguyla ve en çarpıcı finalle yazılmış kitaplardan biri olan A Head Full Of Ghosts - Kafamdaki Hayaletler korku-gerilim severlerin mutlaka okuması gereken çok başarılı bir kitap. Türkçe baskısı, çevirisi ve kapağı ile de kitap kurtlarının kütüphanesinde muhakkak bulunması gereken bir eser. Filme veya diziye uyarlanması yakındır, bir an önce alıp okuyun derim.

Dikkat, yazının bu kısmından sonrasını kitabı okumayı düşünenlerin okumamasını tavsiye ederim.

Kafamdaki Hayaletler'i okuyanların ikiye ayrıldığından eminim, ortada kalan olacağını düşünmüyorum; Marjorie şizofrendi diyenler ve Marjorie doğaüstü bir varlık tarafından ele geçirilmişti diyenler. Her ne kadar son ana kadar karar verememiş olsam da sonradan düşündüğümde Marjorie'nin şizofren olduğuna karar verdim. Merry'nin odasına tuzaklara yakalanmadan girmesi, uyurken Merry'ye yaptıkları, anlattığı hikayeler, kanlı yatak sahnesi, merdivenlerden atladığı -ve havada durduğu- sahneler her ne kadar doğaüstü gibi görünse de aslında yazarın bizde bırakmak istediği etki bu ve bu etkiyi çok güzel bırakıyor o kadar ki şeytan çıkarma sahnelerinde kalbim ağzımdan çıkacakmış gibi oldum. Yine de Paul Trembley öyle güzel ters köşeye yatırıyor ki okuyucuyu; hikayenin finaline kadar baş kahramanın veya sorunlu kahramanın aslında Merry olduğunu anlayamıyoruz. Merry'nin son buluşmalarında Rachel'a itiraf ettikleri tam anlamıyla şok etkisi yaratıyor ve o andan itibaren düşünmeye başlıyoruz; Merry blogunda -gerçeği bilmesine rağmen- babasını dünyanın en kötü adamı, ablasını ise masum olarak göstermiş, hikayeyi bu yöne çekmiş ve yıllarca bunun değişmesi için hiçbir şey yapmamış. Her ne kadar ailesini elleriyle zehirlemesinin ve tümünü öldürmesinin sebebi Marjorie gibi görünse de ben buna da inanmıyorum, bence Marjorie'de olan sorun Merry'de de vardı ve Merry bu sorunu çok daha şiddetli bir şekilde yaşıyordu. Bu da odasına farkedilmeden girilmesinin, oyuncak evindeki sarmaşıkların, ablasının odasındaki değişikliklerin nedenini açıklıyor. Merry'nin ara sıra göz göre göre söylediği yalanlar ve ablasını oldukça zor durumlara sokması da bunun kanıtı hatta ama en büyük kanıt bence blog yazıları; olanlara açıklama getirebilmek için yıllarca yaptığı araştırmalar, şeytan çıkarma - exorcism - ile ilgili tüm filmleri izlemesi, kitapları okuması. Ve finalde yaptığını bir şekilde itiraf etme ihtiyacı duyması ve bunu hayatını yazmayı düşünen bir yazara yapması yani her katilde olan yakalanma arzusu. Kısacası ben olaylardan Merry'nin sorumlu olduğundan eminim ama asıl emin olamadığım Merry'nin şizofren mi yoksa ele geçirilmiş mi olduğu, itirafı yaptığı kafenin birden bire buz gibi soğuduğunu okuduğunuzda siz ne hissettiniz?

Kafamdaki Hayaletler üzerinde saatlerce konuşulacak bir hikaye, diziye veya filme uyarlanacak harika bir kurgusu ve olmayan sonu ile korku-gerilim ve özellikle Stephen King severler için biçilmiş kaftan. Bram Stoker (2015) ödülünü almış Kafamdaki Hayaletler'i okuyunuz, okutunuz.

BKumbay, 16.10.16

10 Ekim 2016 Pazartesi

Kırmızı Üniformalılar


Q'eeng hasta yatağındaki Dahl'ı alıcı gözle süzdü. "Bazen Gözüpek'te bilmemin istenmediği şeyler olduğu gibi bir hisse kapılıyorum," dedi. "Sanırım bu da onlardan biri." "Komutanım," dedi Dahl, "ne kadar haklı olduğunuzu tahmin bile edemezsiniz."

Andy çok haklı, görevi yeni medeniyetler keşfedip evrendeki yardım çağrılarına cevap vermek olan kaşif uzay gemisi Gözüpek'te inanılmaz şeyler oluyor, öyle şeyler ki mantıkla açıklanabilecek şeyler değil. Geminin kaptanı Lucius Abernathy ve Bilim Subayı Binbaşı Q'eeng olanların farkında olmasalar da bir şeylerin ters gittiğinin farkındalar, yine de bu farkındalık açıklanamayan personel ölümlerinin önünü alamayınca iş gemiye yeni atanan Andy Dahl, Maia Duvall, Jimmy Hanson, Jasper Hester ve Finn'e düşüyor. Ölüm kalım mücadelesine giren beş kafadar gizemli dahi Jenkins'in yardımıyla kendi kaderlerini değiştirip Gözüpek'i kurtarmaya çalışacak. Tabi bu arada işin içine zamanda yolculuk, adam kaçırma, uzaylı istilası, sabotaj, ölümcül salgın hastalıklar, vahşi hayvan saldırıları ve gizemli bir kutu da girecek; yani seyreyleyin gümbürtüyü. Buram buram Star Trek kokması, rengarenk atmosferi, gizem üstüne gizem bindiren kurgusu, inanılmaz eğlenceli karakterleri, bilimkurgu eserlerine göndermeleri, zeka akan diyaloglarıyla Kırmızı Üniformalılar size inanılmaz anlar yaşatıyor; sıkı bir bilimkurgu hayranıysanız okurken kıkırdamamanız imkansız. Özellikle Andy ve Anatoly Kerensky favori karakterlerim; Andy gözümde direkt Chris Pine olarak, Kerensky ise Simon Pegg olarak canlandı. Özellikle zamanda yolculuk yaptıkları kısım inanılmaz eğlenceliydi ama kitapta sıkıldığım tek bir kısım bile olmadı zaten, her bölüm her satır heyecanlı ve eğlenceli. Kırmızı Üniformalılar Hugo ve Locus ödüllü (2013), yazar usta John Scalzi Stargate Universe'nin senaristlerinden. Hikayedeki hayalgücü şapka çıkartılacak cinsten ama ben en çok diyaloglara ba-yıl-dım. Her bilimkurgu severin kesinlikle okuması gereken bir kitap, hayret ki diziye filme uyarlanmamış, uyarlansa Star Wars - Spaceballs nasıl bomba bir ikiliyse Star Trek - Redshirts de öyle bomba bir ikili olur diyorum başka da bir şey demiyorum. Okuyun!

Burcu Kumbay / 10.10.16

7 Eylül 2016 Çarşamba

Star Trek



Uzay: son sınır.
Bunlar yıldız gemisi Atılgan'ın seyahatleridir.
Beş yıllık görevi: Bilinmeyen yeni dünyaları araştırmak, Yeni yaşam formları ve yeni uygarlıklar bulmak, Daha önce hiç kimsenin gitmediği yerlere cesurca gitmek.

diye başlar Star Trek veya biter, bu hiç değişmez.

Atılgan ve zaman zaman değişen mürettebatı bu işi tam 50 yıldır yapıyor. 1966 yılında William Shatner'lı ve Leonard Limoy'lu Star Trek görevine televizyon dizisi olarak başlamıştı. Star Trek bu 50 yılın içinde beş kere diziye, onüç kere filme uyarlandı. Star Wars ile başa baş derecesinde hayran kitlesi olan, derin felsefeler yerine her bölümde her filmde önümüze yeni ve renkli dünyaları seren bir bilim kurgu klasiği oldu. Star Trek'in anlam ve önemi benim gibi insanlar için bambaşkadır, benim gibi tasvirini biraz açmak gerekirse; Battlestar Galactica, Star Trek, Star Wars izleyerek konuşmayı söken ve yine aynı şekilde büyüyen ve aynı şekilde büyümeye devam etmekte olan insanlardan bahsediyorum. Bu insanlar genelde 70'lerin sonu 80'lerin başında bilinçaltına uzay ve bilim kurgu işlemiş gayet enteresan insanlardır ki konumuz bu değil devam edelim.

Ben Kaptan James Kirk'i amcam yerine koymuşumdur, bir diğer amcam da Amiral William Adama'dır (Han Solo'ya baya aşıktım ona amca demeye dilim varmıyor). James Tiberius Kirk bilim kurgu aleminde en sevdiğim karakterdir (Adama onu takip eder ama Adama ağır adamdır, espriden hoşlanmaz, vurdu mu oturtur). Öncelikle Jim Kirk bizden biri yani insan, özel gücü yok, yeri gelir dayak yer, yeri gelir esir alınır ama her zaman o muhteşem zekasıyla bir çıkış yolu bulur. Çoğu zaman kalbinin sesini dinler, espirilidir, zorda kalanın yardımına koşar, mürettebatını ölesiye sever. Jim Kirk'in kötü bir yönü yoktur diyebilirim, mükemmel insan ve mükemmel kumandandır, efsanedir. Kirk ve Spock'ın diyalogları olsun, arkadaşlık ve iş ilişkileri olsun inanılmaz eğlenceli ve dengelidir; bu iki birbirinin zıttı insan ölümüne arkadaştır, tam anlamıyla bir elmanın iki yarısıdırlar. Yani ben bu derece severim Kaptan Kirk'i ve Atılgan mürettebatını, hal böyle olunca 2009'da Kaptan Kirk'in gençliğini görecek olmanın verdiği heyecan ve huzursuzluk yeni çekilen başlangıç filmlerinin ilkine önyargı ile yaklaşmama neden oldu. İşin içine J.J. Abrams da girince filmi sinemada izlememeyi tercih ettim ama nihayetinde 2009 yılında çekilen Star Trek'in benim için Abrams'ın en iyi işlerinden biri olduğu ortaya çıktı (diğeri de Alias'dır ve bir diğeri de Star Wars: Into Darkness'dır o kadar) ve bu yüzden neden sinemada izlemedim diye halen kafamı taşlara vuruyorum heyhat.

Bu konuyu fazla uzatmaya gerek yok; Abrams'ın yönetmenliğini (ilk iki film) ve yapımcılığını üstlendiği şimdiye kadar üç tane çekilen başlangıç filmleri Star Trek ruhunu tamamen yansıtan ve özellikle karakterleriyle orjinalini aratmayan bir başlangıç oluşumu. Şahsen tüm karakterler ama özellikle Kaptan Kirk'in gençliğini canlandıran Chris Pine ve genç Spock Zachary Quinto inanılmazlar. Tek tek saymak gereksiz gerçi ama Simon Pegg, Karl Urban, Bruce Greenwood, Anton Yelchin, Zoe Saldana, John Cho; üç filmin kötü karakterlerinden Eric Bana ve Benedict Cumberbatch eskileri asla aratmıyor. Zaten eskileri özlerseniz diye ilk iki filmde Leonard Limoy bol bol karşınıza çıkıyor, Limoy sonrası filmlerde görünme sırası William Shatner'da diye umuyorum, lütfen duyun sesimi.




Şimdiye dek üç adet çekilen başlangıç filmlerinden Star Trek (2009) aralarından en sevdiğimdir. Jim Kirk'in doğumunu, çocukluğunu, gençliğini ve Atılgan'ın (Enterprise için enteresan bir çeviri, biz böyle bildik böyle de gider artık) kaptan koltuğuna oturmasının hikayesi; kısacası efsanenin doğuşu. Kurgusundan senaryosuna, oyuncularından yönetmenine, müziklerinden finaline kadar beni asla rahatsız etmeyen ve keşke şöyle olsaydı demediğim hayatta en sevdiğim bilim kurgulardan biridir ilk film. Özellikle içinde barındırdığı zamanda yolculuk teması, yaşlı Spock'ın genç Kirk ve genç Spock'la karşılıklı gelmesini görmek, Kirk'in babasını tanımak, Enterprise'ın ilk sefer yolculuğuna tanık olmak ve üç filmin en baba kötüsü Nero ile tanışmak harikadır. Şimdiye dek üç kere izledim ama bir otuz kere daha izlerim gibime geliyor.




Başlangıç filmlerinin ikincisi; Star Trek: Into Darkness (2013) aralarında en silik olarak gördüğüm filmdir. Filmin yapısal ve kurgusal olarak değil ama ruh halinde bir karanlık var. Bunda filmin kötüsü Khan'ı canlandıran Benedict Cumberbatch'in oyunculuğuyla fazlaca ön plana çıkması mı desem yoksa filmin en sevdiğim karakterlerden biri olan Kaptan Pike'ın ölümüyle başladığından mı desem aşırı sevemedim ama yine de iyi bir geçiş filmidir; bu filmle birlikte Enterprise tamamen Kirk'in oluyor ve nihayet orijinaline uygun olarak Enterprise beş yıllık görevine başlıyor.




Ve gelelim Star Trek Beyond (2016)'a. Öncelikle muhteşem bir imax deneyimiydi benim için, filmi izlerken bir iki kere başım döndü hatta bir sahnede resmen yerimden havalandım; 3d çekimleri, ses ve görsel efektleri tek kelimeyle şahane. Benim için üçlemenin iki numarası, ilk filmden sonra en sevdiğim. Enterprise beş yıllık görevindeyken yabancı bir uygarlıktan gelen yardım çağrısı ile gemi ve mürettebat kendilerini berbat bir savaşın içinde buluyor, gemi haşat olduktan sonra bilinmeyen bir gezegene düşüyor. Kirk mürettebatını kurtarmaya çalışırken bir yandan da eve dönebilmenin bir yolunu bulmak zorunda. Filmin yönetmeni bu kez Abrams değil Justin Lin ve aksiyon sahnelerinden belli ediyor kendini. Star Trek Beyond'un bende yarattığı iki hayal kırıklığı; yüzü posterlere kazınacak derecede önemli görünen ama hikayeye pek de etkisi olmadığını düşündüğüm Jaylah ile yenilmesi imkansız gibi görünen ama finalde çantada keklik bir kötü olduğu ortaya çıkan Idris Elba'nın canlandırdığı Krall karakteri. Idris Elba konusunda tarafsız olamıyorum gerçi ama bu kadar kolay bertaraf edilmemeliydi diye düşünüyorum. Bunun dışında Star Trek Beyond'da efsane sahneler var misal Enterprise'ın arılar tarafından bilmem kaçıncı kez parçalanması (motorların kopması hakikaten dehşetti), USS Franklin'in kalkış sahnesi, mürettebatın arıları yeniş sahnesi (evet klasik müzikle) gerçek birer görsel şölendi. Bu arada üç film içerisinde en dengeli Spock-Uhura ilişkisi yine son filmde bu yönden de takdir edilesi (Abrams'ın yokluğu bir kez daha belli oluyor) Star Trek Beyond'un içleri cız ettiren iki olayı da var ki bunlar Leonard Limoy'un ve Anton Yelchin'in ölümleridir. Özellikle Anton Yelchin'in feci ölümü, hele de son filmde ne kadar iyi oynadığını izlerken sürekli aklıma geldi ve filmi gözlerim yaşararak izledim. Yelchin'in rolü diğer iki filmde olmadığı kadar da arttırılmış bu filmde, çok iyi oyuncuydu, ikisinin de mekanı cennet olsun.



Başlangıç filmlerinin kötü karakterlerinden yukarıda bahsetmiştim ama sıralamayı tekrar yapmam gerekirse; en kötü ilk filmin Nero'sudur, adam ailesi ve gezegeni uğruna da olsa zamanın akışını tamamen değiştirmiş ve Kirk'in babasını öldürmüştür daha ne olsun. Aynı zamanda Kaptan Pike'ı ve büyükelçi Spock'ı kaçırmış ve içinde Spock'ın annesi ve milyarlarca vulcanlı ile birlikte Vulcan gezegenini yok etmiştir. Aynı şeyi Dünya'ya da yapacaktır hatta da son anda engellenmiştir, bence daha kötüsü yok.

Star Trek: Into Darkness'ın kötüsü Khan da oldukça dişli bir kötüdür ne var ki etrafa pek bir zarar veremeden (Kaptan Pike'ın ölümü ve ortalığın baya bir dağılmasını saymazsak) derin dondurucudaki yerini almıştır.

Star Trek Beyond'ın kötüsü Krall Enterprise'ı dibine kadar dağıtmış (gemi her filmde dağılıyor zaten yeni bir şey değil ama motorların koptuğuna ilk kez şahit oluyoruz) ve mürettebatı yok etmeye bu denli yaklaşmış tek kötü olmasına rağmen elindeki deli dehşet silahı kullanamamış ve kolaylıkla nakavt olmuştur, ne de olsa kendisi de insandır fazla bir şey beklememek gerekir.



Bu yazıyı yazmadan önce acaba eski ve yeni karşılaştırması yapsam mı diye düşündüm ama sonuçta yeninin eskiyi aratmadığına ve böyle bir karşılaştırma yapmanın gereksiz olacağına kanaat getirdim. Yine de kısaca değinmek gerekirse; Chris Pine görüntüsü olsun, hal ve tavırları olsun, oyunculuğu olsun cuk diye oturan bir William Shatner'ın gençliği. Zachary Quinto aynı şekilde Leonard Limoy ile birebir uyumlu ki zaten ilk iki filmde ikisini yan yana görme şansımız da oluyor. Şahsen ben diğer karakterlerin genç hallerini de gayet beğendim; özellikle Doktor Bones McCoy (Karl Urban) ve Scotty (Simon Pegg) üçlemenin neşe kaynağı. Aynı şekilde Chekov (Anton Yelchin) da öyleydi, gelecek iki filmde Chekov karakteri olacak mı acaba (olmasın) ve evet en az iki film daha yolda geliyor.



Bana göre eski ve yeni karşılaştırmasında ortaya çıkan en büyük fark NCC-1701 Enterprise'ın kendisidir. Orijinal Enterprise 289 metre uzunluğunda Warp 6 ile seyreden ve Warp 9'a kadar çıkabilen bir gemiyken yeni Enterprise 725 metre uzunluğunda ve sadece Warp 8'de seyredebiliyor. Bunun dışında yakıt türünden silahlarına, kalkanına kadar her şeyleri aynı. Lütfen bir sonraki film için şu geminin kalkanını güçlendirin ve bir iki tane işe yarar silah ekleyin gemiye, biliyoruz Enterprise barış için keşif yapan bir araştırma gemisi ama bir kez daha parçalanmasını görmeyi kaldıramayacağım. 

Star Trek'in soundtrackinden bahsetmeden olmaz. Michael Giacchino bayıldığım bir kompozitör değil çünkü genelde yumuşak ve sakin müzikler yapar (ve genelde JJ Abrams'la çalışır) ama Star Trek için yaptığı müzikler şahanedir. Özellikle Star Trek main theme beni benden alır, milyon kere dinlesem asla bıkmam. Giacchino'nun başlangıç filmleri için yaptığı üç ost albümü de oldukça iyidir fakat benim favorim ilk filmin ost albümüdür. Star Trek Beyond maalesef üç albümün en zayıf halkası ama buna rağmen aylardır dinliyorum, bıkmadım, bıkacak gibi de değilim.

Son olarak; Star Trek Beyond'da malum sahnede çalan klasik parça Beastie Boys Sabotage, aynı şarkı ilk filmde çocuk Kirk üvey babasının klasik arabasını haşat ederken de çalmıştı. Abrams koyu bir Beastie Boys hayranı olduğundan bu şarkıyı pek bir severmiş.
 

50 yıldır tv ve sinemaya Star Trek kadar uyarlanan bir yapım yoktur sanırım.

Saatlerdir yazıyorum, sanırım biraz uzun oldu ama Star Trek evreni o kadar geniş ki nerden baksanız üzerine yüksek lisans yapabilirsiniz. Tabii ki okumak yetmez, yeni filmleri izlemek yetmez; özellikle William Shatner'lı ve Patrick Stewart'lı dizi ve filmlerini izlemeniz gerek ki Star Trek ruhunu kavrayabilin. Zaten Star Trek'in anca bu şekilde sevilebileceğine inanıyorum, sadece bu şekilde hayatınızın bir parçası olabilir tıpkı Battlestar Galactica ve Star Wars gibi. 

İnsanoğlu hayalleri ile var olur, hayalleri bilim kurgu besler, o halde size bol bilim kurgulu günler ve iyi beslenmeler.

BKumbay / 07.09.2016


Bill Hodges (Mr. Mercedes) Üçlemesi

BAY MERCEDES Mavi Unutmanın Rengidir…    10 Nisan 2009, sabaha karşı. Ekonomik krizden nasibini almış binlerce işsiz in...