27 Kasım 2017 Pazartesi

Justice League


Ve bir yıldır beklediğim Justice League'i sonunda izledim hem de 4dx olarak. Beklediğime değdi mi: evet, bayıldım mı: hayır. Sonuç: kuvvetli yönleri ve zayıf yönleri ile dengeli bir film olmuş, sinemada izlediğime kesinlikle pişman olmadığım hatta bir kez daha gidebileceğim bir film. Tabii ki DC severlerin muhakkak izlemesi gereken, Marvel severlerin bile beğenebileceği (tam sizlik espriler, yönetmeniniz iyi iş çıkarmış) bir film Justice League. 

Lafı uzatmadan zayıf yönlerinden başkamak istiyorum; bir numaramda yönetmen Joss Whedon var, kendisi iyi bir yönetmen olabilir ama iyi bir Justice League yönetmeni olamamış. Zack Snyder'ın filmi bırakmak zorunda kalması sonrasında zaten beklentilerim minimuma inmişti fakat bence Marvel'cı bir yönetmenin seçilmesi doğru olmamış, sonuçta bu bile Marvelcılar'ın çenesini kapatamadı, filmi yerden yere vurdular başka türlüsü de asla düşünülemezdi. Peki yönetmen neden olmamış benim için, çünkü ben BvS'nin tarzını seviyorum, Snyder ve Nolan'ın o karanlık ve ciddi tarzını seviyorum zira süper kahraman filminde gülmek eğlenmek istesem oturur evde Avengers izlerim. Snyder belki de filmin rekabet edebilmesi için Tim Burton tarzına yaklaşmayı düşündü ama ne gerek vardı? Açılış sahnesinin muhteşemliği vs. After credits sahnesinin saçmalığı ve sonuç: :(

İkinci hüsranım kesinlikle müzikler. Filmin soundtrack albümü çıktığında Danny Elfman'ı görünce başımdan aşağı kaynar sular boşalmıştı ve albümü ilk kez dinlediğimde şoka girdim! Hans Zimmer ve Junkie XL (Man of Steel, Batman vs Superman) ve hatta Rupert Gregson Williams (Wonder Woman) dururken Danny Elfman ne alaka? mp3 çalarında, arabasında, bilgisayarında soundtrack albüm dışında bir şey dinlemeyen bir insanım ben, binden fazla ost albümüm var evet bu konuda biraz saplantılı olabilirim özellikle de söz konusu olan sevdiğim ya da sevmek istediğim filmlerse. Justice League ost albümünde güzel olan üç parça var; birincisi Sigrid ve muhteşem Everybody Knows (bir şarkı bir filme bu kadar mı yakışır), ikincisi Wonder Woman temalı parça (Williams sağolsun) ve üçüncüsü Elfman imzalı Tim Burton Batman'i temalı parça. Sonuç; gerçek anlamda hüsran ve gözyaşı. 

Üçüncü hüsranım maalesef senaryo; gevşek hareketler, komik olduğunu zanneden diyaloglar, gülümseyen süper kahramanlar benim tarzım değil. Bu sahnelere zor katlandım, oyuncuların hatrına çektim diyebilirim (ne çilem varmış). Dünyayı kurtarıyorsunuz arkadaşım kıkırdamayın!

Bunların dışında kuvvetli yönler evet oyuncular. Henry Cavill, Ben Affleck (geçen sene BvS öncesi bunu yazacağım aklımın ucuna bile gelmezdi ama iyi bir Batman oldu kendisi), Gal Gadot, Jason Momoa, Ezra Miller (yine de kendisi bir Barry Allan olamadı gözümde), Ray Fisher, Amy Adams, Jeremy Irons, Diane Lane ve yardımcı rollerdeki herkes özellikle Billy Crudup (valla ağlayacaktım) çok iyi ve uyumlu bir kadro. Filmin tek balonu Amber Heard ama o da göründüğü 30 saniyede güzel görünüyordu. Filmin efektleri şahane, özellikle Amazonlar'ın savaş sahneleri  ciddi harika olmuş. Kurgu iyi ama tabi izlediğimiz bir Zack Snyder cut olmadığından büyük ihtimal kötünün iyisi. Kostümler, mekanlar başarılı, filmin temposu güzel aralarda sizi sıkacak gelişme bölümleri ya da karakter tahlilleri yok örnek bkz. Captain Amerika: Civil War ilk yarısı ve cinnet geçirişim. Kısacası filmde bir süper kahraman filminden beklediğim çoğu şey var o nedenle Justice League'den mutsuz olmadım diyebilirim.

Yazının bu kısmından itibaren ispiyonlu kısım başlıyor. 4dx-3d deneyimimi merak edenler ilgili başlığa kadar atlasınlar lütfen.


Filmin Everybody Knows'lu başlangıcı muhteşemdi, izlerken içim çekildi kesinlikle izlediğim en başarılı Snyder sahnelerinden biri. Adamın başlangıçları muhteşem oluyor zaten söyleyecek bir şey yok. Superman'in dirilişi kesinlikle beklediğim gibi değildi, BvS'nin finalinden sonra o tabutun boş çıkacağından adım kadar emindim Clark'ı görünce gerçek bir şok yaşadım. Hemen öncesinde Barry'nin "Hayvan Mezarlığı" benzetmesi cuk oturmuş, salonda anlayan ve kıkırdayan sadece bizdik ama olsun, Stephen Kingciler'e selam olsun. Superman'li her sahne güzeldi ve hayır Henry Cavill'ın bıyığının CGI'ını filan farkedemedim; o sırada gözlerine kilitlenmiştim ve ağır derecede sallanıyordum, 25 milyon $ harcamalarına değmiş benim için sorun olmadı. Savaş sahneleri, dövüş sahneleri şahaneydi sadece Aquaman'i sevemedim ben fazla esprili kendisi hatta Barry'ye yakışıyor ama ona yakışmıyor Stargate Atlantis'teki Ronon nerde bu nerde. Kötü adam gayet kötü bir adamdı, öyle hemen de yenilmedi sonuna kadar mücadele etti ama Steppenwolf yine de Warner Bros ve rotten tomatoes'un yanlarına bile yanaşamaz. Ve after credits sahnesi; ne gerek vardı?


Gelelim 4dx-3d deneyimime.

Normalde yanımdaki arkamdaki koltuğumu sallayınca deliren birisiyim o nedenle 4dx benim için büyük bir riskti fakat meğer koltuğunuz sallanmıyor resmen uçuyormuş. Filmi İstinye Park Cinemaximum'da izledim ve orijinaline göre eksikleri olsa da (su olayı yok, koku yetersiz, sis az verildi hatta filme odaklandıysanız büyük ihtimal kaçırdınız, koltuklarda kontrol paneli yok) rüzgar-ışık-hareket özellikleri şahaneydi. Hareket dediysem titreme filan değil, sanki uçağınız düşerken film izliyor gibisiniz hatta sıkı tutunmazsanız yeri boylayabilirsiniz, koltuklar filmle tamamen senkronize idi, anlatmakla olmaz cidden yaşamak lazım. Batmobil'de ön koltukta oturuyormuş gibi hissetmek diyorum başka da bir şey demiyorum. 3d'ye karşıyım (özellikle imax teknolojisiz olanına) ama bu bambaşka bir şeymiş. Nette filmin görüntü kalitesinin düştüğü ile ilgili eleştiriler okudum ama filmine göre değişiyor olabilir zira Justice League'de sorun yoktu. 4dx sayesinde filmi daha da beğenmiş olabilirim, inanılmaz eğlenceliydi, yine giderim hatta kesin niyetliyim. Özellikle fantastik-bilimkurgu-macera filmleri izleyiciyseniz 4dx'i en azından bir kez denemelisiniz. Doğru film çok önemli tabi, örneğin Dunkirk'ü 4dx izleyip beğenen az insan var. Fiyat olarak ucuz değil (gözlükle birlikte 41₺ ve evet gözlüğe de para veriyorsunuz o yüzden standart 3d gözlüğünüz ile gidin) ama değer.


Justice League'e mutlaka sinemada gidin, imax ve dublajlı hatta 4dx-3d dublajlı izleyin ve eve dönünce Sigrid Everybody Knows'u dinleyin, benden söylemesi.

Everybody knows that the dice are loaded
Everybody rolls with their fingers crossed
Everybody knows the war is over
Everybody knows the good guys lost
Everybody knows the fight was fixed 
The poor stay poor, the rich get rich
That's how it goes
Everybody knows

Son olarak; Zack Snyder's cut çıksın, derhal çıksın hatta hemen! İnsanlara yeterince işkence çektirdiniz, yarısını kestiğiniz o filmi izlemek hakkımız. Ve rotten tomatoes; çok komiksin ;)

Bkumbay, 26.11.2017

25 Haziran 2017 Pazar

Bill Hodges (Mr. Mercedes) Üçlemesi



BAY MERCEDES


Mavi Unutmanın Rengidir…  


10 Nisan 2009, sabaha karşı.
Ekonomik krizden nasibini almış binlerce işsiz insan belediyenin açtığı 1000 kişilik kadroya girebilmek için kuyruğa girmiş.
Birden bastıran sisi yaran xenon farları ile bir Mercedes SL500 insan kalabalığının içine dalıyor, hız kesmeden 8 kişiyi katlederek ve bir çoğunu ağır şekilde yaralayarak ortadan kayboluyor.
Yaklaşık bir yıl sonra Mercedes’li Katil davasını çözemeyen polislerden biri olan Billy Hodges emekli oluyor. Hodges emekliliğin getirdiği boşluk içerisine düşüyor ve tam da karanlığa sürüklenirken Bay Mercedes olduğunu iddia eden birinin gönderdiği mektup eline geçiyor ve her şey birden değişiyor.


Merak edenler için, 2010 model gri bir Mercedes SL500.

Stephen King okumaya başlayalı tam 22 yıl olmuş ve bu 22 yıl “Stephen King korku yazmıyor muydu?” sorusuna cevap vermekle geçti. Evet King korku yazar ve hayır sadece korku yazmaz ve size inanılmaz gelebilir ama korku türünde yazmadığı bazı eserleri en muhteşem olanlarındandır. King’in korku-gerilim-dram-aşk karışımı bir tarzı vardır hatta bazı eserlerinde bilimkurgu kokusunu dahi alabilirsiniz. King polisiye-cinayet türünde yazmaya son yıllarda başlamış ve bu türle ilk olarak Colorado Kid ile karşımıza çıkmıştır. Colorado Kid – Haven’ın uyarlandığı hikayedir – başarılı bir çalışması değildir kanımca, belki de kısa hikaye olması nedeniyle okuyucuyu doyuramaması bunun nedenlerindendir.

King’i çok severim ama asla fanatiklik derecesinde ve koşulsuz bir sevgi değil. Colorado Kid sonrası aynı tarzda bir üçleme – Bill Hodges Üçlemesi – yazmaya başladığını duyduğumda aklımda soru işaretleri oluşmuştu. Mr. Mercedes’in adını duyduğumda bir an olsun içimin rahatlaması, King’in yazdığı her arabanın birbirinden korkunç olaylara karışmış araçlar olması hatta Christine gibi bazılarının bizzat olayların merkezinde olmasındandı. Kitabı okuduğumda bir kez daha yanılmadığımı gördüm ve Sadık King Okuyucusu olmanın verdiği sevinç ve gurur ile bir kez daha göğsüm kabardı.

Bay Mercedes’in en beğendiğim yanı anlatım dili oldu. King kitabı oldukça sade ama basitlikten uzak bir dilde yazmış. Olayları başta Billy Hodges ve Brady Harstfield olmak üzere birçok kişinin gözünden anlatmış King. Karakterler hepimizin konuştuğu gibi konuşuyor; seviniyor, kızıyor, üzülüyor, küfrediyor. Yazım dili haricinde kitapta size tebessüm ettirecek birçok detay var; bilgisayar kullanmayı bilenler bilmeyenler, arabası olanlar olmayanlar, boy band için ölen kardeşi olanlar olmayanlar birçok hoş detay bulabilir hikayede. King her kitabında olduğu gibi bu kitabında da teknik açıdan iyi bir araştırma yapmış, doğru danışmanlarla çalışmış. Otomotiv sektöründe danışmanlık yapmakta olduğumdan özellikle arabalar ile ilgili verdiği detayları zevkle okudum. Yalnız tek bir itirazım var Bay King’e, onu da yazının sonunda dile getireceğim.

Bu paragraftan sonrası kitabı okuyan Sadık Okuyucu için yazılmıştır. Kitabı okumayan sizler eğer  okumayı düşünüyorsanız Bay Mercedes’in bir üçlemenin ilk kitabı olduğunu ve alışıldık bir King kitabı olmadığını göz önüne alınız. Bay Mercedes polisiye-cinayet-gerilim türünde bir kitap, kitapta doğaüstü bir durum yok, korku düzeyi sıfır o nedenle beklentileriniz bu yönde ise bu kitap size göre değil. Stephen King bir Agatha Christie değil elbet fakat ben kitabı oldukça başarılı buldum. Üçleme için şimiden tv dizisine uyarlama kararı verildi ve doğru oyuncularla iyi bir polisiye gerilim izleyeceğimiz garanti. Yapımcı David E. Kelley, oyuncular ile ilgili çalışma henüz tamamlanmadı. Kitabı okumayan ve okumayı düşünenler, yollarımız burda ayrılıyor. Size uzun günler hoş geceler dilerim.
 

Evet gelelim asıl meseleye. Bay Mercedes’in beğendiğim bir diğer yanı her King hikayesinde oldukça sağlam olan karakterlerin anlatımı. Özellikle Bay Mercedes Brady Harstfield’ın çocukluğundan itibaren hayatı, annesi ile ilişkisi, kardeşinin başına gelenler ve Bay Mercedes’e dönüşme süreci çok iyi anlatılmış. Brady’nin hissettiklerinin kağıda çok başarılı olarak döküldüğünü düşünüyorum, o derece ki Brady’yi kitabı okurken neredeyse dokunabileceğim kadar yakınımda hissettim diyebilirim. Hikayenin baş kahramanı Billy Hodges’un karakteri de oldukça sağlam; emekli olduktan sonraki gel gitleri, Janelle Patterson ile ilişkisi, Jerome Robinson ile olan arkadaşlığı basit ve sağlam bir anlatımla bizlere sunuluyor. Gereksiz diyalog yok, duygu sömürüsü yok, edebiyat yapayım diye uzatılmış ağdalı cümleler yok, her şey kısa ve öz. King karakterler dışında mekanlar konusunda da başarılı. Genelde Bangor ve Maine’de geçen hikayelerinin aksine Bay Mercedes Amerika’nın bilinmeyen bir Orta Batı şehrinde geçiyor. Mekanlar ve olaylar o kadar güzel aktarılmış ki kitabı okurken “bu kesinlikle benim de başıma gelebilir” dedirtiyor insana. Arabayı kilitlemeyi unutursam ya da yedek anahtarı içerde bırakırsam benim arabamın da başına bunlar gelebilir diyorsunuz mesela. Otomotiv sektörüne aşina olduğumdan “valet key” in ne olduğunu ve ne işe yaradığını biliyorum ama tahminim bir çok okuyucu bu konuda google’a başvurmuştur ya da ilk fırsatta arabasının kullanma kılavuzu içerisinde yedek anahtar var mı yok mu kontrol etmiştir. Bir süre buzdolabında birden beliren kıymayı tüketmek konusunda da temkinli davranacağız değil mi?

Sadık Okuyucu bilir, King’in yazdığı hemen hemen her hikaye örümcek ağındaki çiğ taneleri misali bir şekilde birbirine bağlıdır. Bay Mercedes de bu bağlantılardan nasibini alıyor.

Billy Hodges’un Mavi Şemsiye’deki kullanıcı ismi kurbagakermit19
Janelle Patterson’ın daire numarası 19-C
Gri Mercedes’in sahibi Olivia Trelawney’in Mavi Şemsiye’deki kullanıcı ismi otrelaw19
Round Here konser saati: 19:00

19 göndermesi dışında birçok kitabında görmekte olduğumuz (en son 22/11/63 ile karşımıza çıkmıştı) Pennywise’a gönderme Bay Mercedes’te de var;
“Bay Mercedes’in katliamda taktığı maske kanalizasyonda dolaşan bir palyaço ile ilgili tv şovundaki palyaço Pennywise’ın maskesine çok benziyor.”

Bunlar dışında King’in kitapta yer verdiği birçok hoş gönderme okurken tebessüm etmenize neden oluyor. Örneğin King’in yazarından da kitaplarından da hoşlanmamasına rağmen Discount Electronix’in kasiyerlerinden birinin Alacakaranlık (Twilight) okuması beni bir hayli güldürdü.

Bay Mercedes’te iki King kitabını anımsadığım kısımlar da oldu benim. Örneğin konser ve bomba olayı bana Insomnia’daki konferans ve bomba olayını; Brady Harstfield’ın 3 sene sonra hiçbir şey olmamışçasına komadan çıkması ise Dead Zone’u hatırlattı. Yakın zamanda Amerika’da çıkacak olan serinin ikinci kitabı Finders Keepers’da ve üçüncü kitapta belki bu iki hikayeye de uğrarız kim bilir.

Bay Mercedes’in tv uyarlaması konusunda da diyecek bir iki lafım var. Oyuncular iyi olduktan sonra dizi uyarlamalarına bir itirazım yok; üçlemenin Kara Kule ile ciddi bağlantıları olmadığı için yapılamaz, uyarlanamaz da demiyorum ama oyuncuların sağlam olması şart. Örneğin Brady Harstfield; karakteri okuduğum ilk dakikadan itibaren gözümün önüne gelen isim Michael Pitt idi, kesinlikle çok çok iyi bir seçim olur duyun sesimi. Hayvan Mezarlığını okurken Louis karakteri için gözümün önüne Dale Midkiff’in gelmesi ve tesadüfe bakın ki (!) filmde Louis’i Dale Midkiff’in canlandırması boşuna değildi, bu işlerden az çok anlarım.


Ve kıssadan hisse; lütfen bu kitabı Sadık Okuyucu okusun. Etrafta mantar gibi biten King okuyucularının sevebileceği tarz bir kitap olduğunu düşünmüyorum. King’i anlamış, sindirmiş, tüm kitaplarını okumuş Sadık Okuyucu’nun ise kitabı beğenmeme ihtimali yok. Daha önce de dediğim gibi King bir Agatha Christie olmayabilir ama polisiye-gerilim türünde de başarılı olduğunu Bay Mercedes’le görmüş oluyoruz. Finders Keepers'ı ve üçüncü kitabı da sabırsızlıkla bekliyoruz, bakalım Billy – Brady kapışmasının sonu nasıl bitecek.

Son sözüm Sayın Stephen King’e. 
Sayın ustam, tipik bir Amerikalı olarak kitaplarınızda Amerikan arabalarını övmeniz gayet normal. Bu kitabınızda ise Alman mühendisliği eseri Mercedes’i övmüşsünüz ne hoş ama Honda ve Subaru gibi gayet sağlam Japon arabalarına çamur atmanızı size hiiç yakıştıramadım. Hele ki sonlara doğru Brady daha büyük olmasına rağmen annesinin Honda’sını kullanmaya çekiniyor nedeni ise motorunun bozulacağından korkması. Sayın ustam; hangi Honda’nın motoru bozulmuş şimdiye kadar? Motorun bozulması ne demek? Bırakın motoru Honda’nın şanzımanında bile sorun çıkmaz bu konularda en sağlam arabalardan biridir. Araba uzun zamandır evin önünde bekliyor diye Brady akünün biteceğinden korksa her türlü kabulüm ama motorun bozulması? Altınızda elektrikli Chevy Volt var sayın ustam, bırakın şu dandik Amerikan malını alın bir Honda Hybrid de binin bakalım japon mühendisliği nasıl oluyormuş.
Bir daha görmeyeyim…

KİM BULDUYSA ONUNDUR


İnsan hayranı olduğu yazarı ne kadar sevebilir, okuduğu kitaplardaki karakterleri ne kadar yakın hissedebilir kendine ve bunları ne derece takıntı yapabilir? Bunların uğruna hırsızlık yapabilir mi, cinayet işleyebilir mi hatta ölebilir mi? Morris Bellamy için bu sorularının tümünün cevabı evet, o takıntı derecesinde sevdiği roman kahramanı Jimmy Gold için gözünü karartan bir hayran; Sadık Okuyucu’nun en tehlikeli ve ölümcül türü.

Morris Bellamy 1978 yılında hayranı olduğu Jimmy Gold uğruna yazar John Rothstein’ın yüzlerce taslak defterini ve parasını çalar, hazinesini dere kenarında bir ağacın altına gömer ve ne yazık ki kıymetlisine kavuşamadan başka bir suçtan kendini hapiste buluverir. On yıllar sonra henüz bir çocuk olan Peter Saubers tesadüfen gömülü hazineyi keşfeder; hazine artık el değiştirmiştir, sonuçta bulunan şey “Kim Bulduysa Onundur”. 

Şehrin bir diğer köşesinde hayatının aşkını kaybetmenin acısını atlatmaya çalışan emekli polis Bill Hodges “Kim Bulduysa Onundur” isminde bir ofis açmış kayıp ve çalıntı şeylerin sahiplerine geri dönmesini sağlamaktadır. Bay Mercedes  Brady Hartsfield ise komadan çıkmıştır, hastanededir ama eskisi gibi değildir artık.

Kim Bulduysa Onundur Bill Hodges üçlemesinin ikinci kitabı. Hikayeye baktığımızda Bay Mercedes’in devamı değil de bir nevi geçiş hikayesini olduğunu görüyoruz. Stephen King kitapta en büyük kabusu olan “Fanatik Hayran” olgusunu bir kez daha işlemiş; daha önce Sadist’te bunun çok güzel bir örneğiyle karşımıza çıkmıştı. Hikaye ilkinden tamamen bağımsız olmasa da Bay Mercedes’i okumadan okuduğunuzda rahatlıkla anlayabileceğiniz bir yapısı var bu nedenle bir üçlemenin parçası olarak zayıf kalıyor ama kurgu olarak gerilim-polisiye tarzında sağlam bir kitap. Polisiye-gerilim tarzı Sadık Okuyucu’nun alışkın olduğu bir tarz değildir, özellikle benim gibi bu tarzı okumayı normalde tercih etmeyenler için zorlu bir mücadele. İlk iki kitabı karşılaştırdığımda Bay Mercedes’i daha çok beğendiğimi söylemem gerek, bunun nedenlerinden biri hikayenin heyecan dozu idi, bir diğeri King’in üçlemeyi yazmayı düşünürken Brady Hartsfield’a odaklanmış olması olabilir. Kim Bulduysa Onundur’un kötüsü Morris Bellamy her ne kadar biz Sadık Okuyucu’ya benziyorsa da –aramızda Kule’nin son sayfasını okuduktan sonra King’in evine baskın yapmayı düşünenler vardır elbet- Brady Morris’den birkaç adım önde. Morris yaptıklarını sevgi uğruna yapıyor bir nevi, Brady ise zevk için yapıyor ki kötülüğün son noktası bu olsa gerek.

Kim Bulduysa Onundur’u okurken özellikle gelişme bölümünde sıkıldığımı itiraf etmeliyim, üçlemelerde ikinci kitap genelde sıkıntılıdır zaten, tümüyle hikayenin gelişme bölümünü içerdiği için okuması zaman zaman zor olabilir. Kitap tam anlamıyla ikinci kitap olmamasına rağmen 300. sayfaya kadar düşük temposuyla beklentileri tam anlamıyla karşılamıyor fakat 300. sayfadan sonra uçuşa geçiyor ve bize istediğimizi fazlasıyla veriyor.

Bay Mercedes yazımı yazarken de belirttiğim gibi “lütfen bu kitabı Sadık Okuyucu okusun. Etrafta mantar gibi biten King okuyucularının sevebileceği tarz bir kitap olduğunu düşünmüyorum. King’i anlamış, sindirmiş, tüm kitaplarını okumuş Sadık Okuyucu’nun ise kitabı beğenmeme ihtimali yok.” Şimdi izninizi rica edeceğim, ispiyon verme zamanı.


Kim Bulduysa Onundur’un tam anlamıyla bir devam kitabı olmamasına bozulmadım değil fakat kitabın ikinci yarısında Bill’i, Jerome ve Holly’yi görmek güzeldi. Hele ki Brady Hartsfield’ı hastane odasında ziyaret etmek ve o tak tak sesleri. Kaza geçirmiş insanların doğaüstü güçler kazanması olgusu King okuyucularının alıştığı bir durumdur fakat King tarihindeki en azılı ve tehlikeli psikopatlardan biri olan Brady Hartsfield’ın tenekinezi güçlerinin olduğunu görmek bizi oldukça sağlam bir final kitabının beklediğine işaret ediyor. Evet serinin üçüncü kitabı olan “End of Watch”da Brady Hartsfield geri dönüyor hem de gümbür gümbür.

Kitapta Bay Mercedes’deki kadar gönderme olmasa da bir iki yerde 19 karşımıza çıkıyor, bunun dışında hikayenin Kara Kule Evreni ile herhangi bir bağlantısı yok. Bir yerde Esaretin Bedeli’ne ufak bir gönderme var o kadar.

Kim Bulduysa Onundur’un finali sağlam, King’in başarılı sonlarından biri. Sevginin insana her şeyi yaptırabileceğini gösteren vurucu bir final, okurken hem geriyor hem de heyecan seviyenize tavan yaptırıyor. Brady Hartsfield ile ilgili final beklediğimiz gibi, fotoğraf çerçevesi ilk tak’ladığında ne olacağını az çok tahmin etmiştik zaten, bu açıdan sürpriz yok.

Kıssadan hisse; Sadık Okuyucu olarak kendimizi sorgulamamıza neden olabilecek bir hikayeyi barındıran, pek de alışık olmadığımız türden bir King kitabı karşımızdaki. Kim Bulduysa Onundur’u okurken yer yer sıkılmış olabilirsiniz ama büyük ihtimal son yüz sayfada kitabı elinizden bırakamadınız. Bir de nedense insanın moleskine defter alası geliyor, en azından benim alasım geldi.

Not: Kitapta Thomas Newman ve John Williams’ın adının geçmesine pek bir bayıldım, ne de olsa Stephen King işini bilir.

SON NÖBET


Ve Bill Hodges yani Bay Mercedes üçlemesinin sonuna geldik.
Üçlemenin üç kitabı Bay Mercedes, Kim Bulduysa Onundur ve Son Nöbet.
Çıkış sırası aynı zamanda kitapları beğenme sıram, çok büyük umutlarla beklediğim Son Nöbet maalesef benim için en zayıf halka oldu. Kim Bulduysa Onundur'la dağılan ve zayıflayan hikaye Son Nöbet'te tam toparlanırken tarz değiştiriyor ve tahmin edilir bir finalle bizlere veda ediyor.

Son Nöbet ikinci kitapta ucundan bucağından gördüğümüz Brady Hartsfield'ın artan telekinezi yetenekleriyle birlikte uyanması ve şehirde şüpheli intihar vakalarının patlak vermesi ile başlıyor. Bill ve ortağı Holly Gibney Kim Bulduysa Onundur'da çalışmaya devam ederlerken intihar vakalarının Brady'le bağlantısını görüyorlar. O andan itibaren imkansızın peşinde bir kovalamaca başlıyor.

Son Nöbet zor bitirdiğim King kitaplarından biri oldu. Daha önce polisiye-gerilim türünü sevmediğimi söylemiştim, buna rağmen ilk kitaba bayılmıştım. Tam hikayenin gidişatını sevmişken ve alışmışken son kitabın bambaşka bir yöne sapması ve King'in karakterler üzerinde oynama şekli beni sıktı. Hikayenin, okuyanların büyük çoğunluğunun tahmin edebileceği bir sonla bitmesi de sıkıntıma tuz biber ekti. Hikayeye üçleme olarak baktığımda beğendiğimi fakat son kitabın vasat olduğunu üzülerek söyleyebilirim. Üçlemeyi gerilim-polisiye türünü ve doğaüstü hikayeleri okumayı sevenler okuyabilir ama sürpriz son beklentiniz olmasın. Şimdi gelelim ispiyonlu kısımlara.

Yaşadığım hayal kırıklığının şiddeti ile direkt hayalimdeki finali yazıyorum; Brady'nin içine girmesi sonrası Bill'in kanseri hızlı bir şekilde iyileşmeye başlar fakat Bill aynı zamanda eşyaları ufak ufak hareket ettirmeye başladığını farkeder. Ama bunun yerine kanserden ölüyor. Madem hikayeye doğaüstü olaylar dahil oldu acı gerçeklerin vuku bulması şart mıydı sayın King? Hem tahmin edilen hem de iç karartıcı ve gereksiz bir final bana göre, yok.

Son Nöbet'te serinin ilk iki kitabından daha az Kule bağlantısı var aslında benim gördüğüm sadece bir tane; Brady'nin hastane oda numarası olan 217. Kitap bana King sosyal mesaj vermeye odaklanmış gibi hissettirdi; son yıllarda Amerika'da çeşitli akımlarla artan intihar vakalarının nedenleri ve sonuçları gibi ve pek de ilgimi çektiğini söyleyemeyeceğim. Brady'nin bedenden bedene, zihinden zihine atlayışı ve bunu yaparken teknolojiyi ve bilgisayar oyununu kullanması (Ipad yerine Zappit, Candy Crush yerine Pembe Balık başrolde) ilginç olmuş ama özgün değil. King burada sosyal medyanın zararlarına ve günümüz ilişkilerinin içi boşluğuna işaret etmektedir, peki öyle olsun. Gönül isterdi ki arkadaşlık ölmesin, bilgisayar ve internet hayatımızı ele geçirmesin, her şey toz pembe olsun ama zappit pembesi, balık pembesi, mono blaine pembesi değil daha açık bir pembe olabilir.

Kıssadan hisse; King'in tek üçlemesi de geçti gitti, sırada Sleeping Beauties bizi bekler.

BKumbay / 24.06.2017



24 Haziran 2017 Cumartesi

Son Nöbet


Ve Bill Hodges yani Bay Mercedes üçlemesinin sonuna geldik.
Üçlemenin üç kitabı Bay Mercedes, Kim Bulduysa Onundur ve Son Nöbet.
Çıkış sırası aynı zamanda kitapları beğenme sıram, çok büyük umutlarla beklediğim Son Nöbet maalesef benim için en zayıf halka oldu. Kim Bulduysa Onundur'la dağılan ve zayıflayan hikaye Son Nöbet'te tam toparlanırken tarz değiştiriyor ve tahmin edilir bir finalle bizlere veda ediyor.

Son Nöbet ikinci kitapta ucundan bucağından gördüğümüz Brady Hartsfield'ın artan telekinezi yetenekleriyle birlikte uyanması ve şehirde şüpheli intihar vakalarının patlak vermesi ile başlıyor. Bill ve ortağı Holly Gibney Kim Bulduysa Onundur'da çalışmaya devam ederlerken intihar vakalarının Brady'le bağlantısını görüyorlar. O andan itibaren imkansızın peşinde bir kovalamaca başlıyor.

Son Nöbet zor bitirdiğim King kitaplarından biri oldu. Daha önce polisiye-gerilim türünü sevmediğimi söylemiştim, buna rağmen ilk kitaba bayılmıştım. Tam hikayenin gidişatını sevmişken ve alışmışken son kitabın bambaşka bir yöne sapması ve King'in karakterler üzerinde oynama şekli beni sıktı. Hikayenin, okuyanların büyük çoğunluğunun tahmin edebileceği bir sonla bitmesi de sıkıntıma tuz biber ekti. Hikayeye üçleme olarak baktığımda beğendiğimi fakat son kitabın vasat olduğunu üzülerek söyleyebilirim. Üçlemeyi gerilim-polisiye türünü ve doğaüstü hikayeleri okumayı sevenler okuyabilir ama sürpriz son beklentiniz olmasın. Şimdi gelelim ispiyonlu kısımlara.

Yaşadığım hayal kırıklığının şiddeti ile direkt hayalimdeki finali yazıyorum; Brady'nin içine girmesi sonrası Bill'in kanseri hızlı bir şekilde iyileşmeye başlar fakat Bill aynı zamanda eşyaları ufak ufak hareket ettirmeye başladığını farkeder. Ama bunun yerine kanserden ölüyor. Madem hikayeye doğaüstü olaylar dahil oldu acı gerçeklerin vuku bulması şart mıydı sayın King? Hem tahmin edilen hem de iç karartıcı ve gereksiz bir final bana göre, yok.

Son Nöbet'te serinin ilk iki kitabından daha az Kule bağlantısı var aslında benim gördüğüm sadece bir tane; Brady'nin hastane oda numarası olan 217. Kitap bana King sosyal mesaj vermeye odaklanmış gibi hissettirdi; son yıllarda Amerika'da çeşitli akımlarla artan intihar vakalarının nedenleri ve sonuçları gibi ve pek de ilgimi çektiğini söyleyemeyeceğim. Brady'nin bedenden bedene, zihinden zihine atlayışı ve bunu yaparken teknolojiyi ve bilgisayar oyununu kullanması (Ipad yerine Zappit, Candy Crush yerine Pembe Balık başrolde) ilginç olmuş ama özgün değil. King burada sosyal medyanın zararlarına ve günümüz ilişkilerinin içi boşluğuna işaret etmektedir, peki öyle olsun. Gönül isterdi ki arkadaşlık ölmesin, bilgisayar ve internet hayatımızı ele geçirmesin, her şey toz pembe olsun ama zappit pembesi, balık pembesi, mono blaine pembesi değil daha açık bir pembe olabilir.

Kıssadan hisse; King'in tek üçlemesi de geçti gitti, sırada Sleeping Beauties bizi bekler.

BKumbay / 24.06.2017

20 Kasım 2016 Pazar

Kral Katili


Merakla beklediğim Cadı Avcısı'nın devam kitabı Kral Katili'ni nihayet okuyabildim. Konusundan kısaca bahsetmem gerekirse; Kral Katili'nde Elizabeth'in karşısında krallığını tüm ülkeye ilan etmiş ve reformistlere savaş açmış olan Lord Blackwell var. Elizabeth'in yanında mühürüyle hayatını kurtardığı John, Nicholas, Fifer, Peter ve Schuyler olmasına rağmen aldığı yaralar nedeniyle zayıf düşmüş, mühürünün gitmesiyle yenilmezliğini kaybetmiş, bedenen yetersiz ve nasıl savaşacağını bilmiyor. Saldırılar artınca Elizabeth'in Blackwell'in peşine düşmekten başka şansı kalmıyor ama bilmediği bir şey var o da Blackwell'in de Elizabeth'in peşine düştüğü.

Kral Katili tatmin edici bir devam kitabı diyebilirim. Kitap başlarda ilk kitabı aratsa da sonradan ritmi düzeliyor.  Olaylara ara verilmeden karakterler bozulmadan birinci kitabın bittiği yerde hemen ikincisi başlıyor. Heyecan olarak ilk kitabın seviyesine ulaşamasa da ideal bir gelişme kitabı Kral Katili ama devamı gelecek mi belirsiz. Devamı gelmeyecekse final kısmı biraz sönük kalmış fakat özellikle akılda soru işaretleri bırakan karakterlerin akıbeti üçüncü bir kitapta gayet güzel işlenebilir. Bunların yanında kitabın asıl meselesi olan savaşın biraz kısa tutulduğunu düşünüyorum ama genele baktığımda kitabı okurken sıkılmıyorsunuz o nedenle çok da göze batmıyor.


Ortaçağda geçen cadı hikayelerini, büyüyü, fantastik savaşları, kraliyet hikayelerini sevenlerin şans vermesi gereken bir seri Cadı Avcısı ve Kral Katili. Okuması kadar izlemesi de keyifli olacaktır düşüncesiyle diziye veya sinemaya uyarlanmasını bekliyorum. 2016'nın okuması keyifli, eğlenceli serilerinden biri oldu benim için. Kafam dağılsın, okurken de fazla düşünmeyeyim, heyecanlanıp eğleneyim diyenler kaçırmamalı.


BKumbay - 20.11.16


13 Kasım 2016 Pazar

Tutankhamun temalı diziler


Antik Mısır sevdası bir başkadır, belgeseller haricinde maalesef beni tatmin edecek doğru dürüst film, dizi ve kitapla nadiren karşılaştığım bu sevdam yıllar içinde kara sevdaya dönüştü. Stargate ve Paul Doherty'nin yazdığı üçleme dışında beni benden alan bir filme, diziye veya kitaba rastlamadım diyebilirim. 


2016 yılında Tutankhamun konulu iki dizi izleme şansımız oldu. İlk çıkan Tut bir üçleme; her bölümü 1,5 saat civarı olan ve Tutankhamun'un hayatını anlatan bu yapım maalesef gerçekleri yansıtmıyor. Ben Kingsley'nin Ay performansı hariç oyunculuk dikkate değer değil, kostümler sönük kalmış; Tutankhamun'un hayatı içinde bol entrika, aşk, ihanet, cinayet olan garip bir hikayeye dönüştürülmüş. Birkaç karakterin ismi hariç ne karakterler ne tarih dokusu gerçeklerle örtüşmüyor o yüzden en son sahnesi hariç dizi beni tatmin etmedi (son sahneyi izlerken gözlerim dolu dolu oldu haliyle), yine de Antik Mısır hayranıysanız izleyebilirsiniz ama fazla beklentiniz olmasın.


Bir diğer dizi olan Tutankhamun dört bölümlük ve yaklaşık dört saatlik bir dizi; Howard Carter'ın Tut'un mezarını buluşunu konu alan yapımın gerçeklerle olan bağlantısı ufak tefek noktalar hariç oldukça tatmin edici. Tutankhamun'un mezarını bulduğunda 47 yaşında olan Carter'ı Max Irons'ın canlandırması (ve gaytan bıyıklarına rağmen en fazla 30'unda göstermesi) ve Carter - Lady Evelyn ilişkisi hariç göze batan bir şey yok gibi. Tut'un aksine mekanlar, kostümler, özellikle Tutankhamun'un mezarı, tabutu ve hazinesi muhteşem olmuş. Lord Carnarvon'u canlandıran Sam Neill ve Max Irons'ın uyumu diziyi izlemek için başlı başına bir sebep. Senaryoya eklenen ümitsiz aşk teması Carter'ın kişiliğini yumuşatmış ve Tutankhamun saplantısının arka plana atılmasına neden olmuş bu nedenle Carter'ı daha bir seviyorsunuz. Kısacası Tutankhamun gerek oyunculuk, gerek senaryo, gerekse görsellik için izlenmesi gereken bir dizi, Antik Mısır ve ejiptoloji aşıklarının beğeneceğini düşünüyorum.


Ve ümitsizce Paul Doherty üçlemesinin birebir diziye veya filme uyarlanması hayaliyle yaşıyorum.


BKumbay - 13.11.16







Justice League

Ve bir yıldır beklediğim Justice League'i sonunda izledim hem de 4dx olarak. Beklediğime değdi mi: evet, bayıldım mı: hayır. Sonuç...