30 Ekim 2011 Pazar

6 yaşındayız!


Yarın çifte bayram; bir Cadılar Bayramı daha ve 6 yaşındayız. Stephen King uğruna harcanacak daha nice yaşlarda beraber olmak dileğiyle!

9 Ekim 2011 Pazar

Fish Tank


Kendinizi akvaryumdaki balıkların yerine koydunuz mu hiç? Devasa bir dünyada daracık bir mekana sıkışmış, sizi seven ve sevmeyen; sevdiğiniz ve nefret ettiğiniz insanlardan ayrılamadan her gün aynı şeyleri yapmak, aynı şeyleri yaşamak; ulaşılamayacak büyük hayallere gidilecek o sonu görünmeyen yola akvaryumun buğulu camından bakmak. Peki, bir gün akvaryumunuza sıra dışı ve zehirli bir balık gelse, kaçacak kurtulacak yer yok ve kaçmak da istemiyorsunuz zaten. O balık sizin kurtuluşunuz ya da yok oluşunuz olacak başka seçeneğiniz yok, ne yapardınız?

Mia da onu sevmeyen ilgisiz annesi ve kendisiyle aynı durumdaki kız kardeşi ile akvaryumdan dünyasında sadece tek amacı olduğu halde yaşamaya çalışıyor; dansçı olup evden ayrılabilmek. Okuldan atılan 15 yaşındaki Mia’nın arkadaşı yok, babası yok, annesi onunla ilgilenmiyor, kardeşi ile soğuk bir ilişkisi var. Sıradan dünyası annesinin yeni erkek arkadaşı Connor’ın hayatlarına girmesiyle tamamen değişiyor. Başlarda ona olmayan babasının şefkatiyle yaklaşan Connor ile ilişkileri gün geçtikçe rayından çıkarak tehlikeli bir sınıra yaklaştıkça Mia'nın sıradan hayatından kurtulma mücadelesine bir de Connor’a olan hislerine karşı koyamamak eklenince akvaryumun suları gittikçe bulanıyor. Bundan sonra Mia’nın başına gelenler biz sıradan insanların başına gelenlerle aynı, hayalleri ve özgürlüğü için elinden geldiğince mücadele edecek ama kazanamayacağı bir savaş bu ve kendisi de farkında.


Mia kurtulamadığı kısırdöngü hayatına inat hergün yanından geçerken gördüğü zincirlere vurulmuş atı özgürlüğüne kavuşturabilmek için her yolu deniyor.


2009 yılı İngiliz yapımı olan Fish Tank’in yönetmen ve senarist koltuğunda Oscar ödüllü Andrea Arnold var. Başrollerde biri hariç tanınmamış oyuncular karşımızda; Mia’yı canlandıran Katie Jarvis’e Connor rolüyle usta aktör Michael Fassbender eşlik ediyor. Hikaye İngiltere’nin banliyösünde geçiyor, mekanlar ve atmosfer hikayenin kendisi gibi iç karartıcı. Arnold sıradan insanların başına gelen sıradan olayları tüm çıplaklığıyla sade bir şekilde sunuyor bize. Filmin teması dans ve müzik üzerine yoğunlaşmış, nadir olarak görülen soundtrack’i olmayan bir film Fish Tank; Mia’nın dansları eşliğinde zamanın şarkılarını dinliyoruz. Sıradan bir hayat, sıradan karakterler, sıradan olayların tüm acı gerçekliğiyle gözler önüne serildiği filmlerden biri; 123 dakika boyunca hikâyeye girip kendinizi kaybedebileceğiniz filmlerden. BAFTA ödüllü Fish Tank’in 16 ödülü daha mevcut, izlenmesi gereken iyi İngiliz yapımlarından biri. Özellikle oyunculuk açısından çarpıcı bir film, Fassbender’ın performansından bahsetmeye dahi gerek yok.


Fassbender'ın canlandırdığı Connor karakteri herkesin karşısına çıkabilecek ve herkesin hayatını raydan çıkarabilecek yakışıklı, komik, karizmatik ve kontrolcü; aynı zamanda yalancı ve bencil bir karakter. Asıl korkulması gereken kötü adam o, ama kaçımız karşı koyabiliriz ki?



Bundan sonraki kısımlar filmi izlemeyi düşünenler için rahatsız edici olabilir.

Fish Tank gibi ağır dramları sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Filmi izlememin nedeni de Michael Fassbender’dır inkar etmem gereksiz. Buna rağmen filmin gelişme ve sonuç bölümlerinden etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Özellikle Mia’nın Connor’un evine gitmesi, Connor’un evli olduğunu öğrenmesi ve kızını kaçırması karakterden beklenmeyecek sürpriz sahnelerdi. Oldukça bildik bir konunun işleniş ile nasıl çarpıcı hale dönüştürülebileceğinin güzel örneklerinden biri Fish Tank. Hayatın sillesini yemiş insanların git gide nasıl battığının, felaketlerin felaket üzerine nasıl katlanarak geldiğinin, insan doğasının karanlık yanlarının, bencilliğin, sevginin, aşkın, aile ve arkadaşlığın karmakarışık doğasının işlendiği bir film. Bittiğinde yüzünde üzgün bir ifade ile Mia’ya ve onun gibilere hayatta bol şans dilemek istiyor insan çünkü biliyorsunuz ki dışarıda hayat mücadelesi veren sayısız Mia var.

Kıssadan Hisse; Hayat denen yemeğin en acı tarafından kocaman bir lokma Fish Tank, yerseniz acısı kolay kolay geçmeyeceklerden.

B.Kumbay / 09.10.2011

Real Steel


Bir filmi izlerken ayağa fırlayıp bağırmak istediğiniz oldu mu? Filmin kahramanlarıyla birlikte dans etmek, gülmek, ağlamak ve zıplamak istediniz mi hiç? Bugüne kadar böyle bir şey başıma gelmemişti doğrusu, bugün Real Steel’e gittim ve de sinemada girdiğim ruh haline ben de inanamadım. Aslında filmi izlerken sinemada olduğuma da inanamadım, peki neye inandım? Dilimin döndüğünce anlatmaya çalışayım.

Öncelikle Real Steel’e gitmeden önce genelde yaptığım üzere ne fragmanını izledim ne de konusunu okudum, benim için Hugh Jackman faktörü yeterli idi ve bir kez daha yanılmadım. Ben film ile ilgili bir şey bilmiyordum ama siz ‘nasıldır, nedir, necidir, kimlerdendir’ diye meraklanmayın, Real Steel’in künyesinden kısaca bahsedeyim.

Yıl 2020; teknoloji ahım şahım olmasa da iletişim çağının gelişme dönemindeyiz, tabii ki robotlar da bu çağda yerlerini almışlar. İnsanoğlu’nun her konudaki beklentisi gelişmiş; biz bize bokstan zevk almaz olmuşuz, ölümüne robotları dövüştürüyoruz. Robotlar kendi kendilerine dövüşmüyorlar tabi, henüz hür iradeleri ve düşünme kabiliyetleri yok, kendilerini idare eden sahiplere ihtiyaç duyuyorlar. İşte bu sahiplerden biri olan Charlie Kenton, yaptığı işte pek de başarılı olamayan, etrafa borç takmış, peşindeki alacaklılarına rağmen o panayır senin bu müsabaka benim dolaşan sorumsuz biri. Bir gün eski kız arkadaşının ölüm haberini alıyor, aynı zamanda 11 yaşında ve hiç görmediği oğlu Max’in velayet davası için mahkemeye çağırılıyor. Son dövüşte robotunu kaybettiği için acil paraya ihtiyacı olan Kenton, Max’i teyzesinin velayetine veriyor tabi belli bir meblağ karşılığında. Yalnız antlaşmanın gereği Max’e bir süre bakmak durumunda ama sürekli gezdiği ve kamyonunda yatıp kalktığı için hiç tanımadığı oğlunu çocukluk arkadaşı Bailey’nin başına atmaya çalışıyor ne var ki babasına bak oğlunu al misali Max kolay lokma değil. Sonuçta Kenton Max’i de yanında robot dövüşlerine götürmek zorunda kalıyor. Baba oğulun yakınlaşması ve maceranın başlaması ise süper robotları Noisy Boy’un kafasını kaybetmesiyle oluyor. Bundan sonra baba oğul eski teknoloji ve insan ruhu ile yenilmezi alt etmek için amansız bir mücadeleye girişiyor.

Filmin başrollerinde Hugh Jackman (Charlie Kenton), Dakota Goyo (Max Kenton), Evangeline Lilly (Bailey Tallet), Karl Yune (Tak Mashido) gibi isimler var. Hugh Jackman hakkında herhangi bir şey söylememe gerek yok, günümüzün en iyi oyuncularından ve yine çok iyi. Yalnız Real Steel’de oğlunu canlandıran Dakota Goyo Jackman’dan baya baya rol çalmış, zaten izlerken gaza gelmenizin en büyük sebebi de kendisi. Çok iyi bir baba oğul olmuşlar, izlerken “Roland ve Jake” diye sayıklayarak gözlerim dolu dolu oldu, ah kader! Yardımcı oyuncular da rollerine yakışmış yani oyunculuk gayet iyi. Yönetmen Shawn Levy filmde beni en çok şaşırtan etken oldu. Night at the Museum serisi, Date Night, The Pink Panther, Cheaper by the Dozen gibi komedi, romantik – komedi türü filmlerle tanıdığımız Levy, alışkın olduğu türün biraz dışında ve kurgusu ile yönetilmesi zorluca olan Real Steel’de cidden iyi iş çıkarmış. Yer yer mantık hataları olsa da senaryo da fena değil, zaten filmin kategorilerinden biri olan bilimkurgu mantık hatalarına yama oluyor. Müzikler muhteşem Danny Elfman’a ait ve tabii ki her zamanki gibi yine muhteşemler. Konu bildik ama işlenişi iyi olunca göze batmıyor. Kısacası filmin hamuru tam kıvamında, iyi pişirilmiş ve lezzetine doyum olmuyor.

Kıssadan Hisse; Hugh Jackman severseniz, bilimkurgu delisiyseniz, robotlara düşkünseniz, Amerika koksa da iyi bir film izlemek isterseniz, hayattan 127 dakika kopup dertlerinizden uzaklaşmayı düşlüyorsanız Real Steel sizin ilacınız; sinemaya gidiniz, arkanıza yaslanınız ve koltuklar sesten zangırdamakta iken 2020 yılına gidip Charlie Kenton, oğlu Max ve robotları Atom’u ziyarete gidiniz. Bence pişman olmazsınız hatta kulaklarımı bol bol çınlatırsınız gibime geliyor. Filmi beğenmezseniz de tüm sorumluluğu üstüme alıyorum, sizinle bir sonraki raundda görüşürüz artık.

Buraya kadar tamam mıyız, tamamsak artık içimi dökme vaktim geldi demektir.

Filmi izlemediyseniz (olmaz ki ama) ve de izlemeye niyetliyseniz (ne mutlu size) okumayı bırakacağınız yer işte tam burası.

Real Steel tipik bir Hollywood filmi, hani şu basit sinema izleyicisine (yani bana da) yönelik bol efektli, esprili, göze hitap eden oyuncularıyla Amerikanvari bir havada geçen eğlenceli bir hikâyesi olan, sonunda iyilerin kazandığı ve kötülerin nakavt olduğu tipik filmlerden. Ama zaten böyle filmleri seviyorsanız sizin için sorun olur mu? Benim için hiç olmadı, izlerken inanılmaz zevk aldım, 127 dakikanın nasıl geçtiğini anlamadım bile ve henüz koltuğumdan kalkmadan“bir kez daha gelelim izleyelim” demekte idim.

Filmi bu derece beğenmemin birçok nedeni var, başta Hugh Jackman olmak üzere (huyum kurusun) oyuncular, gelecek faktörü, konunun işlenişi, efektler, müzikler bunlar arasında sayılabilir. Ama Real Steel’i beğenmemin en büyük nedeni filmin abartısız olmasıdır. Yakın gelecekte geçen hikayedeki günümüze benzer ama iki kademe daha ilerlemiş teknoloji filme gerçeklik katıyor. Jackman ve Goyo arasındaki baba-oğul etkileşiminin abartısız ve gerçekçi olması filmin bir diğer güzel yanı. Yine genelde bu tür filmlerde görmeye alışkın olduğumuz sulu sepken bir aşkın (bkz. Transformers) olmaması; Charlie Kenton ve Bailey Tallet arasındaki arkadaşlık ötesi düzeyli ilişki konudan sapmamamızı sağlıyor. Ve gelelim robotlara; ne Transformers’daki gibi uzaydan gelmiş kahramanlar, ne insanlığı yok etmek için baş kaldırmış cylonlar, onlar insanoğlu tarafından kontrol edilerek dövüştürülen sade makinalar. Üstelik en güçlüsü bile henüz insanı yenebilecek yeteneğe sahip değil; filmin sonunda yine insanlık kazanıyor. Kahraman robotumuz Atom’un yenilmez Zeus’u eski usulde yenmeye çalışmasını izlemek nadir insanın yüreğini hop hop ettiremez sanırım. Bu nedenledir ki bokstan dövüşten hiç haz etmeyen bendeniz bile ayağa fırlayıp tezahürat yapmak istedim. Karakterler arası etkileşimlerin iyi işlenmiş olması filmin en büyük artılarından. Birbirini hiç tanımamış baba-oğulun yakınlaşmasını izlemek oldukça zevkli. Yine çocuk ve robot arasındaki ilişki; Max’in Atom’u bulması, ilk dövüş, robota dövüşmeyi öğretme süreci, her dövüş öncesi Max ve Atom’un dans gösterisi ve ringde geçen sahneler hem zevkli hem oldukça heyecanlı. Bir de amansız rakip durumu var ki, filmdeki herkes gibi siz de Atom’un Zeus’u yenemeyeceğini biliyorsunuz ama içinizdeki umudu kaybetmeden izliyorsunuz. Sonuçta mücadeleyi asla bırakmamak gerek, Charlie, Max ve Atom da aynen bunu yapıyorlar.

Filmin son 20 dakikası ayrı bir olay, final dövüşü ve o 5 raund heyecanlının da ötesinde. Finalde ise hem beklenen hem beklenmeyen oluyor bu bakımdan biz de bir sol kroşe yemiş oluyoruz. Hele finaldeki o nakavt sahnesi var ya o nakavt sahnesi, bir benzeri daha yok.

Yani; filme bayıldım, ikincisi de geliyor iyi ki de geliyor çünkü ne Jackman’a ne Atom’a doyamadım, gözüm doysun!

B.Kumbay / 08.10.2011

Bill Hodges (Mr. Mercedes) Üçlemesi

BAY MERCEDES Mavi Unutmanın Rengidir…    10 Nisan 2009, sabaha karşı. Ekonomik krizden nasibini almış binlerce işsiz in...