25 Şubat 2019 Pazartesi

Gizemli Yabancı

Gizemli Yabancı - The Mysterious Stranger
Mark Twain
Sayfa sayısı: 158, Yayım Yılı: 1898, Çevirmen: Batuhan Taş
Baskı Yılı: 2017, Alakarga Yayıncılık

Bir gün hiç olmadık bir yerde beklenmedik bir anda karşısınıza gizemli bir yabancı çıksa ve size insanlığı anlatsa, gezegeni, hayvanları, iyi ve kötünün, ahlak ve erdemin, yalan ve ihanetin hikayesini, sizin hikayenizi; anlattıklarının doğru olduğuna inanmak istemeseniz ama doğru olduğunu bilseniz, karşınızdakinin Şeytan olduğunu bilseniz ne yapardınız? Nikolaus, Seppi ve Theodor Şeytan’a hayran kalıyor, anlattığı şeylere inanmak istemeseler de gerçeklere karşı koyamıyor ve insanlıklarını sorguluyorlar, hikaye de bunun üzerine kurulu bir güç savaşını konu alıyor; Yalanın doğruyla, savaşın barışla, insanın insanla mücadelesini.

Gizemli Yabancı’yı okumak, Şeytan’ın hitap ettiği insanlardansanız eğer, gerçekleri tokat gibi yüzünüze çarpıyor. Hikaye beni çok üzdü, utandırdı, sinirlendirdi; çaresizce okudum. Her sayfasından, her satırından ders çıkarılabilecek bir Mark Twain hikayesi. İnsanın bakış açısını değiştiren, kendini ve insanlığını sorgulatan kitaplardan.

‘... Ama başka bir hayatta? Başka bir hayatta karşılaşacağız değil mi?
Tüm sakinliğiyle ve ciddiyetiyle tuhaf bir yanıt verdi Şeytan. ‘Başka bir hayat yok.”’

Burcu Kumbay, 23.02.2019

10 Şubat 2019 Pazar

Lum'en

Lum’en
Laurent Genefort
Sayfa sayısı: 283, Çevirmen: Arzu Nilay Kocasu
Baskı Yılı: 2018, Numen Yayıncılık

İnsanoğlu Dünya’yı tükettikten sonra Emanetçiler olarak anılan kadim varlıkların yıldızlararası seyahat için kullandığı Vang Kapıları’nı keşfeder ve yaşanabilir gezegenleri dünyalaştırarak doğal kaynaklarını sömürmeye, gezegen sakinlerini yok etmeye başlar. Ve sıra, çanak biçimli taş kadar sert kadehsi ağaçlar ve üzerlerinde barış içinde yaşayan Pila olarak adlandırılan ahtapot görünümlü uysal varlıkların yaşadığı Kızılküre’ye gelir. Kızılküre’nin bir özelliği daha vardır; çok eskiden yolsuzluk yaptığı için Kızkardeşleri tarafından hapsedilerek gezegene gönderilen kadim varlık Lum’en Kızılküre’nin derinliklerinde cezasının tamamlanmasını beklemekte, bu sırada gezegeni ve insanları gözlemlemektedir.

İspiyon vermek istemiyorum o nedenle detaya girmeyeceğim, zor olacak ama bakalım nasıl olacak.

Lum’en yüzyıllara dağılmış bir dünyalaştırma hikayesi. Kızılküre’ye ilk inen insanlar ile son kalan insan arasındaki yüz yılda birçok karakter, birçok olay insanların ve gezegen sakinlerinin gözünden aktarılıyor. Kurgu olarak özgün; sağlam işlenmiş, gereksiz diyaloglardan uzak, çarpıcı karakterlere sahip; zengin ama anlaşılır dili ile; bilim, teknoloji, politika gibi bir çok unsur içeren konusuyla; şimdiye kadar okuduğum bilimkurgular arasında ‘dünyalaştırma’ olgusunu en güzel anlatan hikaye.

“Eskiden, Tanrıların Çayır’dan indiklerini gören Pilalar onları bir çift etten ağaç gövdesinin, ortadan katlanan ve hareket etmelerini sağlayan kalın sütunların üzerine tünemiş devler olarak tasvir etmişlerdi. Diklemesine uzanan, boru biçiminde bir bedenleri vardı; tepesindeki yuvarlak çıkıntının içinde engin ruhları duruyordu. Yukarıdan tutturulmuş tek eklemli bir diğer çift uzuvları kıskaç işlevi görüyordu. Derilerinin büyük kısmı solgun pembeydi ama bazen toprak sarısı veya koyu kestane de oluyordu. Her halükarda, bu deri renk değiştirmekten aciz gözüküyordu.”

Şeklinde tanımlıyor Pilalar insanoğlunu, onlara göre biz Gürültücü Tanrılar, bize göre onlar yolumuzda duran yokedilmesi gereken değersiz varlıklar. Sırf bu betimleme bile yazarın eşsiz hayalgücü ve zengin anlatım dilinin ispatı. Tam bir bilimkurgu romanı Lum’en, insanoğlunun karanlık ve aydınlık yarısının birbiri ile olan sürekli çatışma halini ele alan hikayelerden. Bir yanımız yok ederken diğer yarımız korumak için yok olmaya hazır, Şehrivangk halkı da hem gezegeni tüketmek, hem hayatta kalabilmek hem de Pilaları koruyabilmek için mücadele veriyor. Özellikle gelişme bölümünde eksikliğini hissettiğim şey finalde öyle bir karşıma çıktı ki son yirmi sayfayı inanılmaz bir zevkle okudum. Finali beni tatmin eden sayılı hikayelerden biri oldu Lum’en. Kitabın devamı var mı bilmiyorum ama hikaye o kadar yoğun ki sırf bu kitaptan bir üçleme çıkabilirdi. Laurent Genefort’un okuduğum ilk romanı, kitaplarını gözüm kapalı alacağım yazarlardan biri oldu, 30’dan fazla romanı var kendisinin umarım en azından bir ikisini daha okuma şansımız olur.




Bu arada böyle zor ve teknik bir hikayeyi mükemmel şekilde çeviren Arzu Nilay Kocasu’ya tebrikler ve teşekkürler, Numen Yayıncılık’a da bizi bu şahane kitapla buluşturduğu için ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.

Bu yazının üzerine okuyun dememe gerek yok sanırım, iyi okumalar.

Burcu Kumbay, 09.02.2019

5 Şubat 2019 Salı

Bir Mars Destanı

Bir Mars Destanı – A Martian Odyssey and Selected Stories
Stanley Grauman Weinbaum
Sayfa Sayısı: 226, Çevirmen: Cihan Karamancı,
Baskı Yılı: 2018, Önsöz: Isaac Asimov, 1978


Bilimkurgu benim kutsal çanağım, excaliburum, şu ölümlü dünyadan kaçış biletimdir. Bilimkurgu izlemek her ne kadar “oldukça zevkli” olsa da her zaman iyi bir bilimkurgu öyküsünü filme ve diziye tercih ederim. Uzayı seviyorum, uzayda geçen öyküleri daha da çok. En sevdiğim uzay öyküleri Aden (Stanislaw Lem) ve Marslı (Andy Weir)’dır. İkisinin ortak noktası yabancı bir gezegende olağanüstü şartlarda, olağanüstü karakterlerle geçmeleri. Bir başka ortak nokta ise iki yazarın da biliminsanı olmasıdır; Lem tıp doktoru ve fizikçidir, Weir ise yazılım mühendisi.

Ve Aden ile Marslı’yı alıp birleştirin, ortaya Bir Mars Destanı çıkar.

Bir Mars Destanı yani orijinal hikaye 1934 yılında yayımlanmış, bu açıdan ikisinden de üstün olduğu bir gerçek. Benzer olduğu noktalar Stanley Grauman Weinbaum’ın da mühendis (kimya mühendisi) olması, hayalgücü ve o muhteşem yazım dili. Maalesef Weinbaum ilk hikayesinin yayınlanmasından bir buçuk yıl sonra 33 yaşında akciğer kanserine yenik düşüp ardında sadece yirmi iki öykü bırakarak aramızdan ayrılır, bilimkurgu edebiyatı için muazzam bir kayıp.

Kısa kesip ispiyon vermeden kitaba gelirsem; “Giriş: İkinci Nova” – Isaac Asimov’a ait, Weinbaum’u o kadar güzel anlatmış ki aynı zamanda bilimkurgu edebiyatının tarihi de olmuş şahane bir önsöz.

Kitapta toplam yedi hikaye var; ilk iki hikaye kitaba adını veren “Bir Mars Destanı” ve “Hayaller Vadisi” Mars’a keşif için giden Ares ve mürettebatı Kimyager Dick Jarvis, Mühendis Putz, Biyolog Leroy, Komutan Harrison ile çorak gezegenin sakinleri Tvill dahil binbir çeşit garip canlının karşılıklı gelmelerini konu alıyor. Karakterleri niye yazdım; çünkü olağanüstüler. Weinbaum’un yazım dili inanılmaz güzel, hikayeler sizi hem bilgilendiriyor, hem eğlendiriyor hem de eşi benzeri görülmemiş bir hayalgücü ziyafeti çektiriyor. Kitabı bir günde bitirdim ama özellikle bu iki hikayeyi nasıl okudum, okurken nerdeydim, ne yapıyordum hatırlamıyorum tek hatırladığım Mars’ın çorak yüzeyi ve bol bol kıkırdadığım.

Üçüncü hikaye “Uyumun Doruğu”; Dünya’da geçen bir aşk hikayesi diyebiliriz. Karakterler Doktor Daniel Scott, Doktor Herman Bach, Kyra Zelas içimizden üç kişi; iki doktor, ölmekte olan bir genç kız ve sonu iyi bitmeyecek bir deney. Kitabın en renksiz hikayesi ama asla vasat değil.

Dördüncü hikaye “Pygmalion’ın Gözlüğü”; mekan yine Dünya fakat bu kez işin içine sanal dünyalar giriyor. Dan Burke, Profesör Albert Ludwig’in deneyi için gönüllü oluyor ve sanal bir dünyada buluyor kendini karşısında dünyalar güzeli Galatea ile. Yine bir aşk hikayesi diyelim, bir yandan da yaşadığımız dünyayı sorgulatıyor. Her şey göründüğü gibi olmayabilir hatta cennet bile.

Beşinci hikaye “Üşütük Ay”, mekan IO. Grant Calthorpe bu zırdeli uyduda bir yıl geçirmek zorunda, yanında konuşan kedisi Oliver, çevresi garip ve ölümcül yaratıklarla sarılmış ve bir gün patronun kızı Lee Neilan’ı arka bahçesinde buluveriyor. Kitapta bayıldığım hikayelerden biri, özellikle Grant’e öldüm; pelerini olmayan bir süper kahraman, kılıçsız bir şövalye, atsız bir süvari kendisi.  Neyse ki emeklerinin karşılığını alıyor, zor da olsa.

Altıncı ve Yedinci hikayeler “Eğer Dünyaları” ve “İdeal”; yine ilk iki hikaye gibi bunlar da birbiri ile bağlantılı hatta ard arda okuduğunuzda tek bir hikaye sayılabilirler. Baş kahraman Dixon Wells baba parası ile geçinen zengin, züppe, sürekli gerçek aşkı arayan ve her yere mutlaka geç kalan bir mühendis. O ve sürekli yanında dolaşıp başına türlü türlü bela açmasına neden olan fizik Profesörü Haskel Van Manderpootz; ikisi de inanılmaz eğlenceli karakterler. Van Manderpootz’un Dixon’a sürekli embesil diye hitap etmesine rağmen tüm buluşlarını onunla paylaşması ve onu denek olarak kullanması; Dixon’ın başına gelenlerden asla ders almaması ve sürekli ama sürekli geç kalması şahaneydi. İkisi de tam dizilik karakterler, izlemesi de okuması kadar eğlenceli olurdu.

İşte böyle bir kitap Bir Mars Destanı, en sevdiğim bilimkurgu kitaplarından  - ki bir elin parmaklarını geçmezler – biri artık. Stanley G. Weinbaum’a ise ciddi anlamda hayranım, keşke genç yaşında bırakıp gitmeseydi bizleri de Bilimkurgu Edebiyatı’nı şekillendirseydi, daha fazla çok daha fazla hikayesi ile bizleri doyurabilseydi.

Bilimkurgu severlerin kesinlikle okuması gereken bir kitap, okumayan ben bilimkurgu okuruyum demesin kesin ve net.

“Her neyse, yaratıklar birbiri ardına yanımızdan geçip gittiler. Her biri bizi aynı ifadeyle selamladı. Düşündükçe insanın gülesi geliyor; bu Tanrı’nın cezası gezegende bu kadar çok arkadaş bulacağımı hiç düşünmemiştim!” – Dick Jarvis

Burcu Kumbay / 04.02.2019


Hayvan Mezarlığı

“Sometimes dead is better” der Jude, karşısında çaresizlik içinde oturan Louis’e. Öyledir de, bazen ölüm daha iyidir, ölümden beter şeyle...