23 Kasım 2009 Pazartesi

The Prisoner




The Prisoner'ı anlatmaya nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum. En iyisi konu ile başlayayım.

The Prisoner genç bir adamın gözünü ıssız çölde açması ile başlıyor. Silah sesleri duyuluyor, yaşlı bir adam hem kaçmakta hem de yaralanmış. Genç adam yaşlı adamı kurtarıyor fakat yaşlı adam ellerinde ölüyor. Ölmeden önce yaşlı adamın adını öğrenebiliyoruz; 93. Genç adamın ise kim olduğunu bilmiyoruz, kendi de hatırlamıyor ama çölde bir köye vardığında hep birlikte görüyoruz ki adı 6 (Six). Ne var ki 6 New York'dan geldiğinden başka hiçbir şey hatırlamamakta. Oysa ki köy halkı New York diye bir yer olmadığından oldukça emin. Elbette başka köyler de var; evrende bir yerlerde.

Yazımın bol spoiler.lı kısmına geçmeden evvel başroldekileri biraz tanıtayım sizlere. The Prisoner'da oldukça tanıdık ve iyi oyuncular var; Jim "James" Caviezel; Outlander - favorimdir -, Deja Vu, Unknown, The Count of Monte Cristo, Frequency, The Thin Red Line, The Passion of the Christ gibi iyi yapımlardan tanıdığımız sinemanın iyi bilinen yüzlerinden biri. Ian McKellen'ı LOTR serisinin ak sakallı büyücüsü Gandalf olarak hepimiz iyi biliriz bunun yanında X-Men Serisi, The Da Vinci Code, Richard III, Restoration, Gods and Monsters, Apt Pupil gibi muhteşem yapımlardan da göz aşinalığımız vardır kendisine.

6 bölümlük bu mini dizi 6 bölümü ard arda verilmiş (ben 2 günde izlediğim için daha bir muhteşem oldu fakat tadı damağımda kaldı) heyecan ve gizem dozajı alışık olmayanları çarpabilecek özellikte bir yapım. Aman canım 6 bölümlük dizi sonuçta dememişler ve hiçbir masraftan kaçınmamışlar ki bu gibi dizilerde fazla özenilmeyen müzikler bile inanılmaz. Dizinin her bölümünde birden fazla yerde amanın aman diyebilir, ağzınız açık kalabilir ve örneğin benim gibi izlerken hareket etmeyi unutunca her yeriniz tutulabilir. Ortadaki gizem (bkz. yazımın 2. kısmı) her bölümde küçük dozlarla damarlarınıza verilirken bu zehirin panzehiri de aynı anda kan akışınıza karışıyor. Daha ne olabilir, nasıl olabilir, kim olabilir diye düşünürken soruların cevaplarını bir bir alıyorsunuz. Dizinin en çarpıcı öğelerinden biri de "The Village". Dünya üzerinde böyle bir yerin varlığına insanın inanası gelmediği gibi bir de köylü halkın isimlerinin sadece numaralardan oluşması enteresan kelimesini bile gölgede bırakıyor. Bununla da bitmiyor; köy halkı sahil nedir, okyanus nedir bilmiyor, tek bir dizileri var izleyecek, havanın iyi olması için domuz besliyor ve küçücük köylerinde her gün şehir turu yapan otobüslerde gezinip duruyor. Anlatmakla bitirelemecek bu yaşam tarzı hakikaten görmeye değer. İşte böyle bir senaryo, böyle bir atmosfer ve gerçek anlamda "iyi" iki oyuncu bir yeniden çevrim için biraraya geliyor ve ortaya inanılmaz bir dizi çıkıyor. Ne kadar inanılmaz olduğunu milyon kere söyleyebilirim ama görebilmeniz için izlemeniz gerekir.

Beni tanıyanlar, film-dizi zevkime güvenenler, diziyi zorla verdiklerim, şantaj ile zorla izlettirdiklerim ve sabahtan akşama beyinlerini yediğim için izlemek zorunda kalanlardan değilseniz ve gerçekten izlemeyi düşünmüyorsanız ya da diziyi izleyenlerdenseniz yazımın bundan sonraki kısmını okuma hakkına sahipsiniz. Buyrunuz.

6 kendini köyde bulur, önüne gelen ilk kişiye (Taksi şöförü 147'dir bu) NY'a nasıl gideceğini sorar ama aldığı cevap kesindir; Köy'den başka gidecek bir yer yok! Daha sonra karşımıza 2 çıkar; 2 köyü yöneten bir nevi validir, 11-12 adındaki oğlu ve komadaki karısıyla köy'ün en güzel evinde yaşamakta ve düzeni sağlamaktadır. 6'yı 6 olduğuna inandırmak için çeşitli yöntemler deneyen 2'nin en büyük kozu 6'yı Klinik'te tedaviye göndermektir. 6, 6 olduğunu kabul etmez ve her fırsat bulduğunda Köy'den kaçmayı dener fakat karşısına uçsuz bucaksız çölden başka bir şey çıkmaz. Bu arada güzelller güzeli doktor 313 ile tanışır, 147 ile arkadaş olur ve bir abisi ve yeğenleri olduğunu öğrenir. Gerçekten 6 olduğuna inanmaya başlayan 6, köydeki yaşama ayak uydurmaya karar verir, mesleği olan otobüs şöförlüğünü yapmaya ve uyum sağlamaya başlar. Ne var ki gerçek hayatına ait görüntüler ve hayaller peşini bırakmayınca, abisi 16'nın da gerçekte abisi olmadığı itirafı üzerine 6 kim olduğunu yavaş yavaş hatırlamaya başlar.

O ana dek 6 olarak bildiğimiz adam Michael adında Summakor adında bir şirkette çalışan gizli görevdeki bir çalışandır. Michael bazı şeylerin ters gittiğini farkedip istifa edene kadar her şey normaldir ne var ki Summakor'dan kimse istifa edemez, Michael dahil. Michael Lucy adında genç ve çekici bir şirket çalışanı tarafından tuzağa düşürülür ve kendini Köy'de buluverir.

Bu andan itibaren Köy'ün ne olduğu, kim tarafından ne amaçla kurulduğu ve köy'den nasıl kurtulunacağı inanılmaz bir gizem ve aksiyon eşliğinde, heyecan dozajı her bölüm kademe kademe artarak önümüze sunuluyor. Michael aslında kim, 2'nin amacı ne, 11-12'nin annesi ve babası ile olan ilişkisi ne olacak, 313 ve 6'nın arasında olanlar ve araya giren 4-15, hayalcilerin ve geçmişini hatırlayanların feci ölümleri, Köy'deki deliklerin gizemi, çöldeki okyanus, gizemi çözmeye yaklaşanları öldüren canavar top, 3 hapın işlevi ve bunun gibi düzinelerce soru ve tüm bu sorulara inanılmaz yanıtların verildiği final bölümü hakikaten çarpıcı.



Ben en iyisi yaza yaza yazı getirmeden yazımın sonuna geleyim. Kendi kendine yazmak bir garip oluyor ama böyle yapımlar izledikçe içimdekiler yazı olarak dışarıya çıkmak istiyor ne yapayım. Umarım The Prisoner'ı izlersiniz ve siz de bir şeyler yazarsınız bu yazımın üzerine.

The Prisoner'ı izlemeniz ve beğenmeniz dileklerimle.

390

1 Kasım 2009 Pazar

Supernatural 5. Sezon Yorumları





5.01 Sympathy for the Devil

Geçen seneki kadar olmasa da gayet güzel bir sezon başlangıcı yaptık. Supernatural'da artık sona yaklaşıldığının sinyalleri her dakikada belli oluyor, başlangıç jeneriğinde bile (ortalık kana bulanmış ötesi var mı?).

Bu sezon sadece Lucifer ve melekler değil Lucifer - Melekler, Lucifer - İnsanlık, Melekler - İnsanlık ve Melekler - Meleklere karşı olacak gibi görünüyor. Lucifer geldi, kendine beden de buldu (keşke daha albenili bir beden bulsaydı çünkü bu çirkin herifi asla tutmam - kötüler yakışıklı olunca daha zevkli oluyor), ne idüğü belirsiz Zach de Dean'in bedenini Michael (Mikail dersem çarpılır mıyım ki)'a tahsis etme planlarında ama karşısında Castiel'i buluyor hem de ölmüş, dirilmiş ve gelişmiş modelini. Bu durumda bir kısım melekler Winchestar kardeşleri alt etmeye çalışırken bir kısım melekler o melekleri alt etmeye çalışıyor; Lucifer herkese karşı, Dean deseniz ümidini kaybetmiş, Sam yaptıklarının altında ezilirken abisinden " bir daha sana güvenemem" sözünü duyuyor. Anlayacağınız işler oldukça karışık bu sezon.

Michael'ın kılıcı olayı düşündürücü (Michael bu mu, Cate Blanchett'a benziyor!), Michael Dean'in bedenine girecek ve Lucifer ile karşı karşıya gelecek ama Castiel bunu istemiyor. Peki Castiel'e kim emir veriyor bizzat tanrı mı yoksa Gabriel (Cebrail) mi? Evet itiraf ediyorum her şeyin Gabriel filmindeki gibi olmasını istiyorum. Michael hain olsun Gabriel da dünyayı kurtarmaya gelsin hatta Andy Whitfield gelsin direkt valla yerlerde sürünürüm zevkten.

Peki illaki birilerinin gelmesi şart mı dünyayı kurtarmak için? Dean'i çok sevsem de evet çünkü işler baya bir ciddileşti.

Daha karanlık, daha sarsıcı ve daha heyecanlı bir sezon izleyecekmişiz gibi geliyor bana, ayrıca % 95 son sezonu izliyoruz. Kahroluyorum ama zezkini çıkarmaktan başka yapabileceğim bir şey yok.


5.02 Good God Y'all

Kıyamet yavaş yavaş kopmaya başladı, Mahşerin Dört Atlısı'ndan ilki olan kırmızı atlı savaş da çıktı karşımıza hem de kırmızı bir mustang'le peki sonraki atlı salgın hastalık ve ölüm getiren soluk renkli atlı mı olacak yoksa kıtlık, açlık ve yoksulluk getiren siyah atlı mı? Beyaz atlının çoktan gelmiş olduğu kesin tabi.

Bu bölümde Dean ve Sam'in küçük bir kasabada başlayan insan kıyamete karşı hareketinde bulunması ve Mahşerin Dört Atlısı olayını çözmesini izledik. Bu arada Bobby hala tekerlekli iskemlede, Castiel tanrıyı bulmak için Dean'in küçükken Sam'in ona hediye ettiğinden beri boynundan çıkarmadığı tılsımına ihtiyacı var. Bu bölüm Jo ve annesini de gördük, ikisi birlikte avlanır olmuşlar.

Bölümün en önemli olgusu bence Castiel ve güçlerinin alınması, tanrı tarafından yeniden yaratılarak Dean ve Sam'e yardım etmek için geri gönderilmesi idi. Ortada kurgulanmış bir olay gerçekleşiyor; buna dahil olmaması gereken tanrı yine de boş durmuyor ve Castiel ile gizli kapaklı olaylara müdahale etmeye çalışıyor. Peki Castiel tanrıya nasıl ulaşamıyor? Tanrı nasıl kaybolmuş o her yerde değil mi? Bahsettikleri tanrı isa olduğu için değil; bence Kudüs'te tatilde olabilir Cas o taraflara baksın.

Dean ve Sam'in kaburgalarına kazınmış tılsımı gösteren röntgen filmi ve Castiel'in cep telefonu macerası güzel ayrıntılardı.

Dean ve Sam yine ayrıldı. Bu durum her ne kadar Dean'in Sam'e güvenmemesi sonucu olmuş gibi görünüyorsa da bence durum şu; Dean hiçbir şekilde bu savaşı kazanamayacaklarını biliyor, asıl belanın onun başında musallat olduğunu bildiği için de Sam'i olaylardan mümkün olduğunca uzaklaştırmak istiyor. İlk sezonda yine ayrılan kardeşler bence bu ikinci ayrılığa fazla dayanamayacaklar.

Vahiy 6. bölüm:

Birinci at ve binicisi: Kral olan İsa'yı temsil eder.

Sonra Kuzu'nun yedi mühürden birini açtığını gördüm. O anda dört yaratıktan birinin, gök gürültüsüne benzer bir sesle, ‹‹Gel!›› dediğini işittim. Bakınca beyaz bir at gördüm. Binicisinin yayı vardı. Kendisine bir taç verildi ve galip gelen biri olarak zafer kazanmaya çıktı.

İkinci at ve binicisi: Savaşları temsil eder.

Kuzu ikinci mührü açınca, ikinci yaratığın ‹‹Gel!›› dediğini işittim. O zaman kızıl renkte başka bir at çıktı ortaya. Binicisine dünyadan barışı kaldırma yetkisi verildi. Bunun sonucu olarak insanlar birbirlerini boğazlayacaklar. Atlıya ayrıca büyük bir kılıç verildi.

Üçüncü at ve binicisi: Kıtlıkları temsil eder:

Kuzu üçüncü mührü açınca, üçüncü yaratığın ‹‹Gel!›› dediğini işittim. Bakınca siyah bir at gördüm. Binicisinin elinde bir terazi vardı. Dört yaratığın ortasında sanki bir sesin şöyle dediğini işittim: ‹‹Bir ölçek buğday bir dinara, üç ölçek arpa bir dinara. Ama zeytinyağına, şaraba zarar verme!››

Dördüncü at ve binicisi: Ölümü temsil eder. Bu ölüm savaşlarla, açlıkla, salgın hastalıklarla ve yabanıl hayvanlarla gelir.

Kuzu dördüncü mührü açınca, ‹‹Gel!›› diyen dördüncü yaratığın sesini işittim. Bakınca soluk renkli bir at gördüm. Binicisinin adı Ölüm'dü. Ölüler diyarı onun ardınca geliyordu. Bunlara kılıçla, kıtlıkla, salgın hastalıkla, yeryüzünün yabanıl hayvanlarıyla ölüm saçmak için yeryüzünün dörtte biri üzerinde yetki verildi.

Yabanıl hayvanlarla kastedilen ise bu özellikleri gösteren insanlardır ve onların eylemleri ölüm getirir: Ölüme yolaçan ağır adi suçlar, terör ve katliamlar.



5.03 Free To Be You and Me

Dean: Geber Twilight! (bir vampiri öldürürkenki savaş nidası)

Dean: Raphael'i bir salata sosu ile mi tuzağa düşüreceğiz? (Castiel'ın getirdiği kutsal yağa yaptığı yorum)

Dean: Tüm bu kurum ilgisiz babalar sayesinde ayakta duruyor, bu doğanın bir düzeni! (Castiel'a genelevin inceliklerini öğretirken)


Bu bölüm Dean'in espri patlatma bölümüydü; adam kıyameti engellemek için bedenini bir baş meleğe kaptıracak ve Lucifer ile karşıkarşıya gelecek ama yine aynı kafada; bayılıyorum.

Castiel tanrıyı arıyor ama bulamıyor, bu arada geçen bölüm yorumumda dediğim üzre Kudüs'e gitmiş (aferim) ve melekleri dahi öldürebilecek bir kutsal yağ ile geri dönüyor. Kutsal yağ Raphael üzerinde deneniyor ama fazla bir bilgi sağlamıyor; baş melekler tanrının öldüğünü düşünüyor yoksa insanlığın bu hale gelmesine izin verir miydi hiç? İşte burası bana göre oldukça saçma; sonuçta kıyamet zaten kopacak, alametler de önceden yazılmış, her şey tanrının kurguladığı bir senaryo. Peki baş melekler (bazıları diyelim) neden saçma sapan fikirlere kapılıyor yoksa Gabriel filmi gerçek mi olacak (Andy Whitfield gelsin valla sürünecem yerlerde!)?

Dean ve Castiel kendi dertlerindeyken Sam'in başı daha büyük bir belada. Sam'e zorla iblis kanı içiriliyor; Allahtan bir şey olmuyor ama Lucifer rüyalarda da olsa Sam'i buluyor ve asıl içinde olacağı bedenin Sam'in bedeni olacağını söylüyor. Bu da tarihin tekerrür edip Kabil ve Habil'in karşı karşıya gelecekleri anlamına geliyor. Michael ve Lucifer Dean ve Sam'in bedenlerinde kıyamet için birbirleriyle dövüşecekler.

Bundan sonra ne olsun isterim; Gabriel gelsin artık ben onu yerim.

Supernatural'ı seviyorum!



5.04 The End

"The End" 5. sezonda şimdiye dek izlediğim en güzel bölümdü diyebilirim.

Dean kendini birden 5 yıl sonrasında buluveriyor hem de tanımakta zorluk çektiği geleceğin lideri Dean'in yanında.

Geleceğin dünyasında Croation virüsü her yerde, insanları zombiye çeviriyor. Şehirler yıkılmış, medeniyet çökmüş, kıyamet son safhasına gelmiş artık.

Castiel kendini felsefeye, uyuşturucuya ve grup sekse adamış, ölümlü olmuş.

Geleceğin Dean'i Lucifer'i öldürebilmek uğruna 5 yıl boyunca Colt'un peşinde koşmuş ve sonunda elde etmiş; Lucifer ile hesaplaşmak için harekete geçiyor. Bu uğurda arkadaşlarını yem olarak kullanabilecek kadar katılaşmış, Michael'a evet diye bağırmış defalarca ama melekler dünya'yı çoktan kaderine terk etmiş.

Ve Lucifer Sam'in bedeninde geleceğin Dean'i ile karşlılıklı geliyor; Dean kardeşinin bedenindeki şeytan tarafından öldürülüyor.

Lucifer ve şimdinin Dean'i karşılıklı geliyor; Dean asla vazgeçmeyeceği konusunda bir nutuk çekiyor Sam'e ama Sam kendinden emin. Dean'e onu engellemek için yapabileceği 2 şeyin olduğunu söylüyor;

Sam'i öldürmek ya da Michael'a teslim olmak.

Ama Dean'in bu ikisini de yapmayacağından emin o yüzden her zaman kazanan o olacak.

Zach, olacakları görmesi ve Michael'a teslim olması için geleceğe getirdiği Dean'i şimdiki zamana geri getiriyor ve sorusunu soruyor; Kabul ediyor musun?

Dean "hayır" cevabını veriyor, ne Michael'a teslim olacak ne de Sam'i öldürecek.

Peki Dean bu işin içinden nasıl çıkacak? Hep beraber göreceğiz.



5.05 Fallen Idols

Espri düzeyi yüksek bu bölüm bir hayli hoşuma gitti. Kötü bir pagan tanrısı eski zamanlarda kendine tapan insanlarla yücelmişken günümüzde ünlülere tapılması canını sıkmaktadır. Kıyametin start almasıyla kafasına estiği gibi yaşamaya karar verir ve günümüzün tanrıları olan ünlülerin kılıklarına girerek hayranlarını yemeye başlar. Küçük bir kasabadaki mumya müzesine dadanan kötü kalpli tanrı Winchester kardeşleri karşısında bulunca eski günlerimi mumla arayacaktır.

Bölümde Paris Hilton konuk oyuncuydu ve beklediğimden çok daha iyiydi. Bölümün bombaları Dean'in James Dean'in arabası için yaptığı "Christine" benzetmesi (Christine kurguydu bu gerçek!) ve tabii ki muhteşem "Ben daha Mumya Evi'ni bile izlemedim" repliği ile Sam'in mükemmel bakışlarıydı. Dean'e bir çift sözüm olacak: Paris Hilton hayranı olmadığını söylüyorsun ama ilk sezon kızılötesi kamera olayını hatırlatırım sana Dean Efendi. Buna cevap da kekeme'den gelsin; bunun için Paris Hilton hayranı olmasına gerek yok ki!

Beğendiğim bölümlerden biri, Mumya Evi'ni muhakkak izleyiniz :=)


5.06 I Believe the Children Are Our Future

Küçük bir kasabada inanılmaz olaylar olmaktadır ve tabii ki bu kıyamet olayından uzaklaşmak için avlanmaya devam eden Winchester'ların ilgisini çeker. İpuçları bizimkileri gerçek olduğuna inandığı şeyleri gerçekleştiren küçük bir çocuğa götürür; Castiel'in devreye girmesiyle çocuğun Deccal olduğu anlaşılır. Deccal ölmelidir, Castiel iş üzerindeyken çocuk tarafından bibloya dönüştürülür, Winchester'lar çocuğun güvenini kazanır ve ona doğruyu söylerler. Çocuk evden kaçar, Deccal artık süper güçleriyle dışarıda bir yerdedir. Peki iyiliği mi seçecek kötülüğü mü? Sizce?

Kasvetli kıyamet konusuna geri dönüş; kıyamet olayını sevmiyorum ben. Bana tek hatırlattığı bu sezonun son sezon olabileceği ihtimali. Yine de bu bölüm oldukça heyecanlıydı. Dean'in bu duygusallığı bana gına getirdi artık, kıyameti engelleyip Dünya'yı kurtarmak istiyorsa biran önce silkinip kendine gelmesini tavsiye ederim.




5.07 The Curious Case Of Dean Winchester

Yine espri dozu zirvelerde ve oldukça heyecanlı bir bölüm. Kıyamet ortalarda gözükmüyor, yatzee. Yine küçük bir kasaba ve bir sihirbaz. Bu sihirbaz aynı zamanda insanların hayatları ile kumar oynayan bir cadı ve de oldukça karizma (Hal Ozsan'ı sayısız diziden tanıyoruz bunların arasında Roswell, Dawson's Creek, Kyle X/Y ve Californication sayılabilir. Severim kendisini çok karizmadır yine öyleydi). Bobby olaya el koymaya (ve belki tekerlekli sandalyeden kurtulurum ümidi ile oyuna katılmaya) karar veriyor ve pokerde 25 yılını kaybediyor. Dean de Bobby'yi kurtarmak için 50 yılından olunca olay The Curious Case of Dean Winchester haline dönüyor. Dean artık merdiven çıkamıyor, domuz pastırmalı hamburger yiyemiyor, mezarları ağrı sızı olmaksızın kazamıyor. Patrick'i durduracak tek büyü artık yaşamaktan bıkan sevgilisi tarafından bizimkilere veriliyor ne var ki Patrick zehir gibi akıllı olduğundan durumu hemen çakarak Dean Dede'yi ölümün eşiğine getiriyor. Artık her şey Patrick ile poker oynamak zorunda kalan Sam'e bağlı.

Yine çok zevkli bir bölümdü, Sam'in şansı ile kazanması gerçekten çok iyiydi çünkü 5 sezondur ilk defa elleri kolları bağlıydı her şey şansa kalmıştı ve Sam başardı. Ayrıca bölümün kötüsü Patrick elini kolunu sallaya sallaya kendi yoluna gitti ki bu pek rastladığımız bir durum değil. Gerçi Patrick'in kötü olduğunu düşünmüyorum zira kumar oynayan insanların sorunu Patrick'in değil. Dean'in normal haline gelmesi hakikaten görülmeye değerdi. Bobby'nin iyileşmesi gerek çünkü adam kendini işe yaramaz hissediyor ve çok üzülüyorum. Gerçi böyle giderse yaşayacak bir Dünya kalmayacak o ayrı mesele. Dean Dede'yi oynayan aktörü süper oynamış onu da tebrik etmek gerek, izlerken katıldım diyebilirim.

5. sezonun en iyilerindendi. 10 kere daha izlerim.


5.08 Changing Channels

Supernatural'ın en eğlenceli bölümlerinden biri Changing Channels idi buna itirazı olan olmaz sanırım. Winchester kardeşlerin başını birden fazla belaya sokan, Dean'in defalarca ölüp dirilmesine neden olan Şakacı bu sefer bizimkileri tv'nin içine sokuyor. Dean ve Sam kendilerini sitkom'dan tutun, hastane dizisine (Dr. Sexy MD), yarışma programından cinayet dizisine kadar oyunculuklarını sergileyebilecekleri çeşitli yapımlarda hapis buluyorlar. Castiel'ın yardım girişimleri Şakacı tararfından bertaraf edilince ne kadar güçlü olduğuna şaşırıyoruz ama işin içinde başka güçler var. Bölüm finalinde Dean, Sam ve Castiel tarafından kutsal yağ ile tuzağa düşürülen Şakacı'nın aslında Gabriel olduğunu öğrenmek bana büyük bir şok yaşattı. Gabriel'ın ortaya çıkmasını bekliyordum ama iyiliğin yanında güçlü bir müttefik olacağını düşünüyordum fakat ne yazık ki Gabriel Dünya'ya inip gününü gün eden ve Lucifer-Michael savaşına tarafsız kalan bir melek olarak karşımıza çıktı. Yine de Gabriel'dan yana ümidimi henüz kaybetmiş değilim. Bölümün en bomba ve beni yerlere yatıran sahnesi Impala-Rider idi. Dean Michael Knight olmuş Sam de Knight Rider. Arabanın kokpitinde bildiğimiz Kara Şimşek'in göstergesi ile Sam'in Dean ile konuşan sesini duymak beni benden etti. Kırmızı ışık da impala'ya pek yakışmış.



5.09 The Real Ghostbusters

Yine kıyametten uzak eğlenceli bir bölüm; The Real Ghostbusters. SN'nin bir numaralı hayranı Becky'nin yardım talebiyle küçük bir kasabadaki otele gelen Dean ve Sam karşılarında Chuck'ı ve hayranlarını buluveriyor; Supernatural 1. Hayran Buluşma Toplantısı'na hoşgeldiniz. Hayranlar SN FRP oynamak için toplaşmış; her biri bir Supernatural karakterine bürünmüş. Ortalık Dean, Sam, Bobby kaynıyor. Yalnız bir sorun var, FRP'nin konusu gerçek! Yalancıktan yakalanmaya çalışılan hayaletler can almaya başlayınca gerçek hayalet avcıları harekete geçiyor. Bu bölümde oyuncu seçiminin ne kadar yerinde olduğunu da görmüş oluyoruz (Bkz. gerçek Dean ve şişman Dean).



5.10 Abandon All Hope

İki eğlenceli bölümden sonra kıyamet konusuna kıyamet gibi bir giriş karşımızda; Abandon All Hope. Dean ve Sam dörtyol ağızlarının meşhur iblisi Crowley'den Colt'u alıyor ve Lucifer'i öldürmek için yola koyuluyor. Bu sefer yalnız da değiller; Jo ve Elllen da onlarla birlikte. Hedefleri olan kasabaya vardıklarında Castiel etrafın onlarca Reaper ile dolu olduğunu farkediyor. Lucifer ile kasabada bulunan Meg'in kontrol ettiği cehennem köpekleri tarafından feci şekilde yaralanan Jo, annesi Eellen ile köpekleri öldürmek için kurdukları tuzakla kendilerini feda ediyorlar. Dean ve Sam Lucifer ile karşı karşıya geliyor; Dean Lucifer'i colt ile başından vuruyor ne var ki Lucifer Colt'un öldüremediği 5 türden biridir. Lucifer ayağa kalkıyor; Mahşerin dört atlısından biri olan Ölüm'ü diriltiyor ve bölüm Dean, Sam, Castiel ve Bobby'nin son çektirdikleri fotoğrafın şöminede yanışını izlemeleri ile sona eriyor.



Bu bölümden çok da hoşnut olduğumu söyleyemeyeceğim, Jo ve Eellen'a üzüldüm ama Crowley'i görmek oldukça zevkliydi. Mark Sheppard'ı pek severim (BSG, Dollhouse, Leverage) iyi oyuncudur ve yine oyunculuğunu konuşturmuş. Dean-Sam-Crowley sahneleri inanılmaz zevkliydi. Bunun dışında Meg'in gebermiş olmasını diliyor, gelecek bölüm neler olacak düşünmek bile istemiyorum.


B.Kumbay

2 Ekim 2009 Cuma

District 9

Bu yazı filmi izlemeyenler için ciddi spoiler içermektedir.



District 9'a film demek içimden gelmiyor, District 9 geleceğe dair bir öngörü, olması ihtimal bir olayın belgeseli niteliğinde müthiş bir yapım.

Normalde bir uzaylı filminde genel olarak olabilecek iki şey vardır; Uzaylılar kötüdür kahraman bir insan çıkar ve tüm insanlık için hepsine gününü gösterir. Uzaylılar iyidir yine de kahraman insan çıkar ve insanlık adına hepsine gününü gösterir. Bunun dışındaki durumları nadir izleriz ve açıkçası özlemini çekeriz. District 9'da bu özlemini çektiğimiz nadir konulardan biri işlenmiş.

Filmin konusu kısaca şöyle: Bir gün Johannesburg semalarında (Amerika veya Avrupa'da değil Afrika'da) devasa bir uzay gemisi görünüyor, Gemi şehrin kenar mahalle bölgesi üzerinde asılı kalıyor; gemiyi hareket ettiren kumanda modülü arızalanarak yere düşüyor ve ortadan kayboluyor. Güney Afrikalılar ne ile karşılaşacaklarını bilemeden bir kurtarma operasyonu düzenliyor ve karşılarında milyonlarca aç bilaç ve bitap uzaylı buluyorlar. Uzay gemileri hiçbir şekilde hareket etmediği için evlerine dönemeyen uzaylılar, geminin altında dikenli tellerle ayrılmış askeri bölge olan District 9'a yerleştiriliyor ve 20 yıl boyunca burada yaşamaya mecbur bırakılıyor.



Sokaklarda "Uzaylı Giremez" tabelaları, uzaylılara harcanan paraların kendilerine harcanmasını isteyen fakir bir halk ve isyan. Karşımızda birbirini öldüren iki farklı gezegenin iki farklı yaratığı var. İnsanoğlunu zaten tanıyoruz iyi demek pek olası değil peki insanların "karides" lakabını taktığı böcek görünümlü, olağanüstü silahlara ve teknolojiye sahip fakat işçi sınıfından oldukları için emir almaktan başka bildikleri bir şey olmayan, kedi maması, çiğ et ve lastik ile beslenen uzaylılar iyi mi kötü mü? Filmi izlemeye başladığınızda insanların gözünden bu yaratıklardan iğrenebilir, nefret edebilir hatta onlara karşı yapılan tüm o iğrenç uygulamaları haklı görebilirsiniz. Ama filmin iki yüzü var ve birazdan siz diğer yüze bakmaya başlayacaksınız.

District 9, insan ve insan olmayan bir tür arasındaki ilişkiyi müthiş bir şekilde anlatıyor. Uzaydan gelmiş olan tür kültür ve belki de zeka yönünden insandan üstün değil ama kulandığı silahlar ve teknoloji tüm dünyanın iştahını kabartmakta. Yalnız bir sorun var; bu silahları sadece onlar kullanabiliyor. İnsanlar her ne kadar silahlarını ve teknolojilerini kedi maması karşılığı ellerinden alsa da kullanamadıkları için başka çareler aranıyor; uzaylıların DNA'sı ile deneyler yapılıyor hatta bazı Nijeryalı çete üyeleri uzaylıları yiyor çünkü genel kanı olarak ne yersen o'sundur.



Hikayenin iki baş kahramanı var; birincisi ilk gördüğünüzde "bu kimdir?" diye soracağınız Wikus Van De Merwe. MNU (uzaylılar ile ilgilenen devlet birimi)'nun baş yöneticisinin damadı olan Wikus insanoğlunu kurtarmak için her şeyi yapabilecek bir kahraman olmaktan çok uzak biri. Ona verilen görev artık District 9'a sığamayan 2.8 milyon nüfuslu karidesleri yerleşim alanına 200 km mesafede kurulmuş bir toplama kampı olan District 10'e tahliye etmek ve bunu karideslerin rızalarını alarak yapmak durumunda oysa bu her zaman kolay olamayabiliyor zira Christopher takma isimli karides oğlu ile birlikte Wikus'u oldukça zorluyor; görüyoruz ki karidesler o kadar da aptal değilmiş.

Bundan sonra olanlar da bir hayli ilginç; Wikus tahliye emrini karideslere imzalatırken arama yaptığı barakalarda silah, çalıntı mallar ve yasa dışı yumurtalar (bu durumda hemen kürtaja başvuruluyor) yanında siyah bir tüp bulur, ne olduğuna bakarken tüpün içindeki siyah sıvıyı solur. O dakikadan itibaren Wikus çok sevdiği karısından, hayatından ve insanlığından gittikçe uzaklaşmaya başlar, tüm MNU, basın, polis ve Nijeryalı çeteler peşine düşer çünkü Wikus karidesleşmeye ve dolayısıyla karides silahlarını kullanabilmeye başlar. Fakat siyah sıvı Christopher ve oğlu için gereklidir; 20 yıl boyunca üzerinde çalıştıkları sıvı aslında kumanda modülünü ana gemiye çıkaracak olan yakıttır. Christopher halkına yardım getirmek için gezegenine gitmek zorundadır dolayısıyla siyah sıvıya ihtiyacı vardır, aynı şekilde Wikus da siyah sıvının peşindedir çünkü insanlığını geri istemektedir. Bir ortak nedenle bir araya gelen bir insanoğlu ve bir uzaylı aynı amaçla birlikte çalışmak zorundadır.



Filmin konusu klişe olmadığı gibi oyuncular da kesinlikle klişe değil. Öncelikle tanınmamış oyuncuların seçilmesi inanılmaz derecede isabetli bir karar olmuş çünkü filmin tanınmış bir oyuncuya ihtiyacı yok. Filmi izlemeye başladığınız ilk dakikadan itibaren olaylar sizi içine alıyor ve gerçek anlamda bir belgesel gibi izliyorsunuz her şeyi. Uzaydan gelmiş tanımadığımız bir ırk, başroldekiler, insanoğlunun amacı kısaca filmdeki her olgu size ayrıntılı bir şekilde açıklanıyor. Kafanızda kesinlikle soru işareti kalmadığı için filmin içine daha rahat giriyorsunuz; evinizde veya sinemada değil District 9'dasınız artık. Yani filmi izlemiyor yaşıyorsunuz, aranılıp da nadir bulunan bir özellik.

Mekan seçimi, kostümler, kamera açıları vb. teknik özellikler konusunda şimdiye dek izlediğim en gerçekçi filmdir District 9. Yönetmen ve senarist Neill Blomkamp Stargate SG1 ve Dark Angel gibi dizilerin 3D animatörü olarak çalışmış, sinemada yönetmen olarak pek tanınmasa da Peter Jackson'ı böyle müthiş birini sinemaya kazandırdığı için tebrik etmek gerek. Filmin müzikleri Clinton Shorter'a ait ve muhteşem. Efektler konusunda kesinlikle söylenebilecek hiçbir şey yok zaten filmi izlediyseniz ne demek istediğimi anlıyorsunuz.

District 9, izlerken yer yer üzüldüğüm, şaşırdığım ve inanamadığım bir bilimkurgu, inanılmaz bir film. Filmin afişlerinden birinde yazdığı gibi "Supprt Non-Human Rights" diye bağırmak istedim izledikten sonra. İnsanlar birbirlerinin haklarını bile hiçe sayarken insan olmayan bir yaratığın hakları çiğnenmiş az mı diyebilirsiniz. Filmi izlerken insanlığın özünü tüm çıplaklığıyla görecek ve kendi kararınızı kendiniz vereceksiniz.



District 10 gelir mi bilemiyorum ama Wikus insanlığını geri kazansın ve başına gelenleri tüm gezegene haykırsın istiyorum. Peki Christopher yardım için geri geldiğinde karidesler gezegenimizi terk mi edecek yoksa bizi kedi maması niyetine yiyecekler mi? Şansımız varsa District 10'de hep beraber izleriz.


Kesinlikle ve kesinlikle sinemada izlemenizi tavsiye ederim.

B.Kumbay - 02.10.2009

28 Eylül 2009 Pazartesi

Tanıdık Kimler Var Kimler?

Özellikle 2007 yılından sonra dizilerdeki hem kalite hem zenginlik patlaması sonucu biz dizi severler dizilerimizde sinemadan tanıdık bildik yüzler de görmeye başladık. Özellikle bu sezon bu tanıdıkların sayısı bir hayli fazla. Ne diyeyim Allah bereket versin de bereketini görelim.

Peki 2009 - 2010 sezonunda dizilerde tanıdık kimler var kimler?

İşte birkaç tanesi:



Caprica (Daniel Graystone) - Eric Stoltz





Defying Gravity (Maddux Donner) - Ron Livingstone





Lie To Me (Dr. Cal Lightman) - Tim Roth





Flash Forward (Mark Benford) - Joseph Fiennes





Hung (Ray Drecker) - Thomas Jane





Leverage (Nathan Ford)- Timothy Hutton



NCIS Los Angeles (G. Callen) - Chris O'Donnell





The Forgotten (Alex Donovan) - Christian Slater





The Good Wife (Alicia Florrick) - Julianna Margulies


B.Kumbay

18 Eylül 2009 Cuma

True Blood 2. Sezon

Evet True Blood'da 2. sezonu da devirdik hem de ne sezon. Geçen sezon sonunda yorumumu karakterlere göre yapmıştım bu sefer sezon finalinin en vurucu 13 sahnesine göre yorum yapacağım.

Öncelikle 2. sezon 1. sezondan daha karmaşık ve heyecanlı geçti. İlk sezonda kötümüz deli bir insanken bu sezonda kötülerin kötüsü bir Manead'ımız vardı ki genel olarak baktığımızda hayli dişli bir kötü olduğunu da görebiliriz. Sookie ve Bill arasındaki ilişki dalgalanarak devam ederken işin içine entrikaları ile Eric de girdi ve açıkça Bill'e rakip oldu. Sookie'ye kendi kanını içiren Eric 3. sezonda iddiasını sürdürecek gibi görünüyor. Sam kendini insanlardan daha fazla saklamamaya karar verdi, Tara annesine olan nefretini içinden çıkarmak için şeytan çıkarma ayinine katıldı, Andy işini ve itibarını kaybetti, Jason güneş tarikatına katıldı ve zekasından büyük işlere bulaştı. 2 sezonda Bon Temps'dan da dışarı çıktık ve Dallas'a gittik. Eric'in yaratıcısı Godric'le tanıştık ve bir vampirin nasıl olgunlaştığını ve olduğu şeyden kurtulup tanrıya kavuşmasını izledik.

Genel olarak 2. sezonda bunlar yaşandı ama asıl olaylar sezon finalinde patlak verdi de denebilir. Şimdi bu olaylara değinmek istiyorum.




Maryann Sookie'nin evinde, büyükannesinin gelinliği içinde, etrafı Sookie'nin arkadaşları ile dolu olduğu halde damadı bekliyor. Sookie'nin değer verdiği her şeyi neredeyse yok etmiş, Sookie'nin ne olduğunu soruyor; garsonum cevabını alıyor ama yüzyıllar boyu Sookie gibi bir varlıkla karşılaşmamış. 3. sezonda Sookie'nin ne olduğu daha fazla sorgulanacak gibi görünüyor.




Kraliçe'nin kahvaltılarından birinin Sookie'nin kuzeni olduğunu öğrendik. Yozlaşmış kuzenin 3. sezonda rolü büyük olacak çünkü Sophie-Ann ve Eric arasında geçen Bill hakkındaki konuşmaya şahit oldu. Sookie'nin kayıplara karışan nişanlısını bulması için ona yön gösterebilir.




Eric'in kraliçenin yuvasındaki en yaşlı ve en güçlü vampir olduğunu öğrendik, ayrıca kraliçe bizzat Eric'e V sattırıyor ve Eric'in V sattığını öğrenen Bill'in icabına bakılması gerek yoksa kraliçe Eric'in dişlerinden küpe yaptıracak. Bu durumda Eric tüm kalleşliğiyle "onun icabına bizzat kendim bakacağım" diyor: Yatzee!




Düğüne geri dönelim; Bill Sookie'yi Maryann'den kurtarmak için Sam'i getiriyor, Sam Eggs tarafından kalbinden bıçaklanarak kurban ediliyor. Maryann kocası şeytan efendinin vücuda bürünebilmesi için Sam'in doğru vasıta olduğundan % 100 emin. Sam'in kanını boynuna sürüyor ama bu sırada ölmek üzere olan Sam Sookie'ye adağı devirmesini ve yumurtayı kırmasını söyleyince Sookie denileni yapıyor. Maryann deliye dönüyor, herkesi öldürmeyi düşünürken pençelerini çıkararak Sookie'nin peşine düşüyor. Tam Sookie'yi paralayacakken bir öküz böğürtüsü duyuyor; o da ne kocacığı karşısında öküz şemalinde.


Bundan sonra sezonun en çarpıcı sahnelerini izliyoruz:



Şeytan Maryann'e boynuzunu geçiriyor, Maryann'in kurban olmasını istiyor. Maryann kendisini kocasının boynuzuna teslim ediyor.



Beyaz öküz yavaşta değişerek Sam'e dönüşüyor; Sam Maryann'in zift karası kalbini eline alarak eziyor ve ölümsüz Maryann çok sevdiği kocasının yanına gidiyor.






Kalbinden bıçaklanan Sam'in nasıl ölmediğini de o an anlıyoruz; Sam Bill'den beslenmiş hatta biraz fazla beslenmiş ki Bill yerlerde sürünüyor. Yine 3. sezonda bu arkadaşlığın daimi olmasını diliyorum çünkü ikisini de çok seviyorum.


Yan karakterlerin durumuna bakacak olursak;



Jessica Hoyt'un yokluğunda kendini tır parkında buluyor, bakire vampirimiz Bill'i epeyce uğraştıracağa benzer.




Sookie'nin yardımıyla Maryann'in ona yaptırdıklarını hatırlayan Eggs cinayet silahı bıçak elinde Andy'nin üzerine saldırıyor. Andy'yi kurtarmaya çalışan Jason Eggs'i tam 12'den vuruyor ama Andy silahı alarak olayı üstüne alıyor. Eggs uğruna bu sezon yemediği halt kalmayan Tara gerçek aşkı bir kez daha kaybediyor. Gerçek aşk senin neyine zaten Maryann'in Bon Temps'a gelmesinin nedeni de senmişsin, Sookie'nin evini ve büyükannenin hatıralarını da mahvettin pislik insan diyorum kendisine. 3. sezon kasabayı terk etmesini ümit ediyorum, Lafayette'i bile daha çok seviyorum daha ne olsun.


Gelelim esas meseleye;



Bill tarafından romantik bir Fransız Restoranı'na götürülen Sookie tek taşı elinde buluveriyor, Bill yapılabilecek en güzel şekilde Sookie'ye evlenme teklif ediyor. Ama Sookie yaşlanıp elden ayaktan düşünce ne olacak çekincesiyle göz yaşlarına boğuluyor ve lavaboya kaçıyor.




Üzgün bir şekilde sevgilisinin dönmesini bekleyen Bill arkasından gümüş bir zincirle saldırıya uğruyor. Saldıran kişi Eric ise veya bu işte Eric'in parmağı varsa benden çekeceği var :@



Lavaboda yüzüğü parmağına takan ve sevdiği adamla ölene kadar beraber olmaya karar veren Sookie içeriye Evet Evet diyerek döndüğünde karşısında Bill'siz, kırılmış tabak ve bardaklarla dolu bir masa buluyor.

Peki Bill aldığı cevaba sinirlenip mi gitti yoksa kaçırıldı mı?

3. sezonda Bill'ini kurtarmaya çalışan bir Sookie, ailesini arayan bir Sam, kendini kasabanın kahramanı sanan bir Jason, gerçek aşkı da yitirince elinde bir şey kalmayan bir Tara ve Sookie'yi ele geçirmek ve Bill ile bizzat ilgilenmek misyonundaki bir Eric bizlerle olacak.

Zaman nasıl geçecek bilmiyorum ama sabırsızlıkla bekliyorum.

B.Kumbay / 17.09.2009

9 Eylül 2009 Çarşamba

True Blood Kitap İnceleme



Güneyli Vampirler Serisi True Blood için okumaya başladığım bir seri idi. Bu kadar muhteşem bir diziye ilham kaynağı olmuş kitaplar nasıldır acaba diye başladım ve oldukça şaşırdığımı itiraf etmeliyim çünkü beklediğimden çok daha iyi. Seriye başlamadan kafamda "ya Twilight gibi olursa" çekincesi vardı fakat Twilight'ın yanından bile geçemeyecek derecede iyi buldum. Öncelikli olarak kitaplarda gereksiz diyalog yok, gereksiz karakter yok, aksiyon düzeyi bir saniye olsun düşmüyor, olayların geçtiği mekanlar güzel tasvir edilmiş, karakterler gayet renkli seçilmiş, diyaloglar hem gerçekçi hem renkli. Yazar Charlaine Harris'i bir yönden oldukça taktir etmek gerekiyor o da doğaüstü bir hikayeyi bu kadar doğal anlatması.

Hikaye esas kız Sookie Stackhouse'un etrafında geçiyor; Sookie'nin çevresindeki normal ve normal olmayan insanlarla olan etkileşimi de diyebiliriz yalnız Sookie de pek normal sayılmaz çünkü kendisi bir telepat.

Her ne kadar seri Bon Temps isimli küçük bir kasabada geçse de karakterlerin zenginliği yüzünden kasaba size yeterli geliyor. Tüm Dünya'da vampirler tabutlarından çıkmış ve insanlarla eşit haklara sahip olmayı talep ediyor. Buna neden olan şey japonların icat ettiği yapay kan yani "True Blood". True Blood sayesinde artık insanlarla beslenmek zorunda olmayan (!) vampirler insanlığın tehtidi olmaktan çıkıp normal vatandaş oluyor, zaten insanların arasında yaşamaktalar fakat artık dişleri ortada gezebiliyorlar. Bu sırada tek bir vampir dahi bulunmayan Bon Temps'a ilk vampir geliyor, Sookie ile birbirlerine aşık oluyorlar ve olaylar cereyan etmeye başlıyor.

Kitapları okurken vampir severlerin yanında mitoloji severler de oldukça tatmin olacaklar zira etrafta sadece vampirler değil, şekil değiştirenler (Shape Shifters), telepatlar, antik periler ve kurtadamlar dahil bir çok yaratık dolanıyor. Hatta 2. kitap olan Şehir Ölüsü'nde karşımızda Elvis Prestley'i buluveriyoruz; vampir olarak.

Serinin bazı kişileri biraz olsun rahatsız edecek tek kusuru yumuşatarak söylemek gerekirse aşk sahneleri diyebilirim. Ama bir True Blood izleyicisi iseniz zaten size normal gelecektir.

Twilight'dan çok daha renkli, çok daha heyecanlı ve çok daha akıcı bir seri okumak isterseniz hemen başlayın derim. Bu arada Güneyli Vampirler Serisi 5 kitaptan oluşuyor ve ülkemizde sadece ikisi yayınlanmış durumda. Diğer kitapları sabırsızlıkla bekliyorum.




True Blood izleyenler için kitap ile dizi arasındaki ufak tefek farklılıkları da belirtmek isterim ama bu yazı kitabı okumayı düşünenler için ciddi spoiler içermekte onu da belirteyim.


* Öncelikle dizinin ana teması olan True Blood kitapta üzerinde fazla durulmayan bir ayrıntı olarak işlenmiş. Hatta ilk başlarda şişede değil kan merkezlerinde satılıyor, daha sonra marketlere düşüyor ve birden fazla markası var.

* Sookie dizide cesur, dayanıklı ve sert bir karakter. Kitaptaki Sookie daha dayanıksız, sürekli ağlayan ve hislerine zor hakim olan bir karakter olarak çizilmiş.

* Bence dizi ve kitap arasındaki en büyük fark Bill Compton karakteri. Dizide Vampir Bill'i sevmeyen hatta acımayan yoktur sanırım; merhametli, sevecen, kendine hakim olabilen, Sookie için gündüz dışarı çıkacak kadar ona aşık Bill kitapta inanılmaz derecede zıt bir kimliğe bürünüyor. Kitaptaki Bill Bon Temps'a yapay kandan bıkmış ve kendine sürekli beslenebileceği bir insan aramak için yerleşen, sekse oldukça düşkün, kan konusunda kendine hakim olamayan, Sookie ve Eric ilişkisine neredeyse duyarsızca yaklaşan, Sookie'nin başı dertteyken neredeyse kayıtsız kalan bir karakter ki bu anlamda sevmesi de oldukça güç.

* Eric dizidekinden biraz daha gösterişsiz ve daha az vahşi bir karakter. Sookie ile aralarında bir çekim var dizinin aksine.

*Sam (dizide en sevdiğim karakter) yine bir shape shifter fakat iki kitapta da yeteri kadar üzerinde durulmamış. Sookie'ye olan ilgisini açık ve seçik belli ediyor vee Sookie Sam'in aklını okuyamıyor.

* İki kitapta da Tara Thornton yok denecek az, ikinci kitabın sonlarına doğru ortaya çıkıyor ve Eggs ile nişanlı. Çok silik bir yan karakter olarak işlenmiş ki buna bayılıp ayılmadığımı söylersem yalan olur.

* Gelelim Jason'a, dizideki gibi Jason yine sapık ve yine seks ilahı fakat dizinin aksine Jason oldukça zeki bir karakter olarak işlenmiş (kitabı okurken gözümün önünde canlandırmakta bir hayli zorlandım doğrusu)

* Seride Lafayette'in Tara ile akrabalığı yok ve ikinci kitabın başında Andy'nin arabasındaki kırmızı ojeli ceset Lafayette'e ait (ki dizinin 1. sezon finalinden sonra yaptığım yorumda ben de böyle tahmin etmiştim).

* Kitapta Merlotte's da hamburger, patates kızartması ve birkaç çeşit sandviç dışında yiyecek yok; Sam barın lokantaya dönüşmesini istemiyor.

* Terry bildiğimiz Terry fakat iblislerin başkanlığını yapmıyor kitapta.

* Arlene ve çocukları Lisa ve Cody kitapta yine var fakat Rene (ilk kitabın ve sezonun seri katili) Arlene'in eski kocası.

* İlk sezonda Jason ile ciddi bir ilişki yaşayan Amy kitapta yine Rene tarafından öldürülüyor fakat Jason ile olan beraberliği bir gecelik kaçamaktan ibaretti.

* Kitapta Daphne yok ve şok şok şok; Sam kitapta sadece Manead olarak geçen dizideki Maryann Forrester ile ilişki yaşıyor (ıykk).

* Kitapta V alışverişi yok, V'nin etkileri sadece bir cümlede geçiyor (insanlar üzerinde uyuşturucu etkisi var diyor Sookie).

* Kitapta Jessica yok, ya da henüz yok diyeyim.

* Kitapta vampir kraliçesi henüz görünmedi.

* Dedektif Andy Bellefleur ikinci kitabın sonlarına doğru ayyaş oluyor, Portia adında bir kızkardeşi var, ikisi de vampirlerden nefret ediyorlar ve şok şok şok; Bill ikisinin de büyük büyük büyük babası.

* Sookie'nin kedisi Tina başı kesilerek değil boğularak öldürülüyor.

* Bill evinde bodrumda değil mezarlıkta uyuyor (ve evet mezarlık sahnesi kitapta da var ama dizidekinden bir hayli sert).

* 2. sezonun tersine kitapta Maryann (Manead)'in etkisine sadece bir avuç insan giriyor ve Andıy, Tara ve Eggs hariç hepsi ölüyor. Ayrıca adı Maryann değil.

* Kitapta Godric (Godfrey) bir hain, Eric ile herhangi bir alakası yok ama yine gündoğumunda intihar ediyor.

* Steve ve Sarah kitapta çok az işlenmiş daha cani karakterler. Kilise yine var ama Jason'ın Dallas'da olanlardan haberi bile olmuyor.

* Kitapta Mike Spencer Lafayette'in katili (sevsem mi adamı!)

* Tara'nın annesi ve içindeki şeytan durumları da yok kitapta (çok şükür).

* Kitapta Sookie Bill'den kan içtikçe (iyileşmek ve bir kere de başka bir amaçla) güzelleşiyor, saçlarının rengi açılıyor, güçleniyor.

* Kitapta Sookie Maryann'in saldırısına uğradıktan sonra Bill, Eric ve Pam tarafından kanı kuruyana dek çekiliyor ve ardından kan nakli yapılarak kurtuluyor.

* Kitapta Bill evine bir güzel tadilat yaptırıyor ve Bill tabutta uyumaktan hoşlanıyor ve Bill başkalarından beslenmekten de hoşlanıyor (sen neymişsin Bill).

* Kitapta insanlarla vampirlerin evliliği yasal değil.

* Kitapta kurtadamları da gördük.

* Kitapta Sookie Eric'in kanını içti ama Bill'in bu duruma tepkisi farkedilmeyecek kadar az oldu.

* Kitapta Sookie ve Eric'i öpüşürken (ve bir keresinde Bill onları izler ve ses çıkarmazken) birkaç kez görebilirsiniz.

* Kitaptaki bazı diyaloglar dizide virgülüne kadar aynen işlenmişken bazı olaylar ve karakterler inanılmaz derecede farklı hatta hiç işlenmemiş. Bu da benim hoşuma giden ayrıntılardan biri oldu, dizi hakikaten seriden esinlenmiş ama aynı zamanda kendini geliştirmiş.





Şimdilik aklıma gelen farklar bunlar, aklıma geldikçe ilave ederim fakat iki kitabı 1 haftada bitirdim ve sanki dizinin yeni bölümlerini izliyor gibi oldum. Kitaplardan gerçekten zevk aldım. Vampir sevenlerin okumasını ciddi ciddi tavsiye ederim.


B.Kumbay / 09.09.09

19 Temmuz 2009 Pazar

Just After Sunset - Karanlık Çökünce




Willa

Hikaye bir tren istasyonunu durağının bekleme salonunda bir grup yabancı ile birlikte bozulan trenlerinin yerine yenisinin gelmesini bekleyen Willa ve nişanlısı David ile ilgili. Willa beklemekten sıkılıp ortadan kaybolunca David nişanlısını aramak için peşine düşüyor ve onu bir barda canlı müzik dinlerken buluyor. Willa bir şeylerin ters gittiğini düşünüyor peki David’i buna ikna edebilecek mi?

Willa yapı itibari ile güzel bir hikaye fakat ben daha ikinci sayfadan gerçeği anladım (Stephen King’ci olmak böyle bir şey sanırım) o yüzden beni şaşırtan bir hikaye olmadı. Yine tipik Stephen King sonu ile biten Willa kendi başına bir film olabilecek potansiyele de sahip.



Koşa Koşa

Emily bebeğini kaybettikten sonra kendini koşmaya adar, artık tek yaptığı şey tükenene kadar koşmaktır. Evliliği bu yüzden biten ve sorunları ile baş başa kalabilmek için babasının yazlık evine taşınan Emily’nin hayatını hızlı koşabilmesi kurtaracaktır.

Kitaptaki doğaüstü öğeler içermeyen fakat en beğendiğim hikayelerden biri Koşa Koşa. Gelişme bölümünde gerilim düzeyi o kadar yükseliyor ki, Emily yerine benim koşasım geldi. Çarpıcı sayılabilecek sonu ile yine Stephen King’in “sonu” olan güzel hikayelerinden biri.



Harvey’nin Rüyası

Janet ve kocası Harvey bir cumartesi sabahı her zamanki sessiz kahvaltılarından birini yapmaya başlamışken Harvey Janet’a gördüğü rüyayı anlatmaya başlıyor. Anlatırsan rüyalar tersine dönermiş, gerçekten döner mi acaba?

Kitaptaki vasat hikayelerden biri, son sözü okuduğumuzda Stephen King’in bizzat başına geldiğini öğreniyoruz. Gördüğümüz rüyalar gerçek olsa nasıl olurdu diye düşünüyoruz sadece.



İhtiyaç Molası

John Dykstra bir yazar, bir gece yolculuğu sırasında ıssız bir yerde ihtiyaç molası veriyor. Tuvalette kavga eden bir karı-koca Dykstra’nın içindeki roman kahramanını harekete geçiriyor ve olaya müdahale etmeye karar veriyor.

Kitabın bana göre vasat hikayelerinden biri daha, yine Stephen King’in bizzat başına gelmiş bir olaydan yola çıkılarak yazılmış ve yine hepimizin başına gelebilecek bir olay.



Egzersiz Bisikleti

Richard Sifkitz abur cubur yemeyi seven orta yaşlı ve kilolu bir adam, bir gün doktoruna gider ve limiti aşan kollestrolünü ona herkesin anlayabileceği şekilde basitçe anlatan doktorunun anlattıkları hayatını değiştirir. Doktorunun fazla yorulduğunu söylediği Metabolizma İşçilerinin biraz olsun dinlenebilmeleri için kendine bir Egzersiz Bisikleti satın alan Richard, bisikleti koyduğu bodrumda değil kendi bedeninde yolculuk yapmaya başlar.

Karanlık Çökünce’nin en özgün ve en güzel hikayelerinden biri; bana küçükken izlediğim vücudumuzla ilgili bir çizgi filmi anımsattı. Stephen King’in egzersiz bisikletlerinden nefret ettiğini not düşmemde fayda var.



Geride Bıraktıkları Şeyler

11 Eylül günü içinden gelen sese güvenerek hastayım diyerek işe gitmeyen Scott Scaley ölmekten kurtulur fakat çöken ikiz kulelerdeki iş yerinde çalışan arkadaşlarının eşyalarından kurtulamaz.

İnsanların geride bıraktıkları şeyler ile hatırlandıkları ve belki de asla unutulmadıkları üzerine bir hikaye, insanı germekten çok hüzünlendiriyor ama Stephen King böyle değil mi zaten.



Mezuniyet Günü

Mezuniyet gününü sevgilisi Buddy’nin evinde ailesiyle geçiren Janice bir ışık ve ardından mantarımsı bir bulut görür; New York semalarında.

New York’un muhtemel sonlarından birinin işlendiği kitabın belki de en kısa hikayesi.



N.

Hastası N.’i tedavi etmeye çalışan psikiyatrist Johnny Bonsaint N.’deki OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk)’nin bulaşıcı olduğunu fark ettiğinde kendini başka bir boyuttan dünyamıza geçmeye çalışan bir canavarın bekçiliğini yaparken buluveriyor.

Karanlık Çökünce’nin yine en özgün ve en etkileyici, ayrıca en uzun hikayesi N. Stephen King’in OKB’yi işleyiş tarzı gerçekten inanılmaz, bir insan bir hastalığı Stonehenge ile nasıl bir araya getirir, okuyunca kendiniz göreceksiniz.



Cehennemden Gelen Kedi

Laboratuar denemelerinde yılda binlerce kedinin ölümüne neden olan ilaç firması Dragon Pharmaceuticals’ın sahibi Bay Dragon evinde davetsiz misafir olan ve kendinden başka tüm ev halkının ölümüne neden olan kediciği öldürmek için bir kiralık katil tutar. Peki ölen kedilerin intikamını almak için cehennemden geldiğini düşündüğü kediciği öldürmek için kiralık katil yeterli olacak mıdır?

Kitapta en sevdiğim ve beni en çok etkileyen hikaye Cehennemden Gelen Kedi oldu. Özellikle sonu gerçekten çarpıcı, yine de üzüldüğümü söyleyemiyorum hatta oh oldu ya da oh olmuştur diyorum.



The New York Times: Özel İndirimli Abonelik

Anne, kocasını bir uçak kazasında kaybetmişken telefon çalar. Arayan kocasından başkası değildir.

Willa ile benzer öğeler içeren The New York Times: Özel İndirimli Abonelik, bana “acaba” dedirten hikayelerden biri oldu. Biraz kısa ama oldukça etkileyici.



Sağır Dilsiz

Monette, arabasına aldığı otostopçuya yol boyunca karısının ihanetini ve ona yaptıklarını anlatır. Otostopçu hem sağır hem dilsizdir, yoksa değil midir?

Doğaüstü öğeler içermeyen diğer bir hikaye Sağır Dilsiz, güzel sonuyla vasatın üzerine çıkabilen hikayelerden biri bana göre. Yine de Stephen King’ci olmayan bir okura bu mudur dedirteceğine eminim.



Ayana

Bir aile, kanser olan babalarının kesin ölümünü beklerken Ayana adında zenci ve kör bir kız ziyarete geliyor ve babayı öpüyor. Bu masum öpücükten sonra turp gibi olan babanın mucizevi iyileşişi gerçekten bir mucize mi değil mi?

“Çıkmayan candan ümit kesilmez” lafına sonuna kadar inanır ve gerçekten çok severim. Ayana da bu lafı doğrulayan bir hikaye, mucizelerin hayatta gerçekten var olduğunu anlatıyor bize. Sevdiğim hikayelerden biri oldu.



Çok Zor Bir Durum

Curtis Johnson devamlı mahkemelik olduğu kan davalısı komşusu Tim Grunwald ile son bir mücadeleye giriyor ve kendini insanın kabuslarında bile görmeye dayanamayacağı bir yerde buluveriyor.

Stephen King’in kendi deyimiyle yazarken kendinden iğrendiği (birazcık) bir hikaye Çok Zor Bir Durum. Okurken tüylerimi diken diken yapan ve o durumda olmayı düşünmeye dahi tahammül edemediğim bir olayı gayet gerçekçi bir şekilde anlatıyor. Kitapta en sevdiğim ikinci gerçekçi hikayedir.




Günbatımı Notları

Günbatımı Notları, Stephen King’in yazdığı hikayeler üzerine açıklamalarını içeren bir son söz. Gariptir ama kitapta en sevdiğim kısım bu oldu diyebilirim. King yazdığı her hikayeyi ne amaçla ve nereden esinlenerek yazdığını harika bir şekilde açıklamış. Özellikle son kısımda bizzat sizinle konuştuğunu açıkça görebiliyorsunuz ve inanın bu muhteşem bir duygu.

Just After Sunset – Karanlık Çökünce favori kısa hikayelerinden olmasa da Stephen King’in tarzını ve hayal gücünü sonuna kadar yansıtan bir kitap. King’in çok sevdiği kısa hikaye tarzına dönüşü olarak nitelediği Karanlık Çökünce’nin devamı gelir diyorum ve Stephen King’ci iseniz mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.


B.Kumbay

28 Haziran 2009 Pazar

The Prestige



Bu yazı The Prestige hakkında tehlikeli derecede spoiler içermektedir.


Siz sırrı bilmek değil, kandırılmak istiyorsunuz.


Bir insan ne kadar hırslı olabilir?

İnsan hayatı pahasına bildiği şeyde diretecek kadar?

En iyi olabilmek için etrafındaki kimseyi umursamayacak kadar?

Rakibinin sırrını öğrenebilmek uğruna hayatını ve servetini feda edecek kadar?

Suçsuz rakibini ölüme gönderecek kadar, yine rakibini gözünü kırpmadan öldürecek kadar?

Amacına ulaşabilmek için yarısını, ikiz kardeşini herkesten saklayarak ikili bir hayat yaşayacak kadar?

Amacına ulaşabilmek için her gün tekrar tekrar kendini öldürecek kadar?


İki meslektaş Robert Angier ve Alfred Borden sihirbaz olma aşkıyla yanıp tutuşan iki genç, yolları sihirbazlık maceralarının başlangıcında kesişiyor fakat bu başlangıç aynı zamanda birbirlerinden nefret etmelerinin ve hırsları uğruna ömür boyu birbirlerine çektirecekleri eziyetin de başlangıcı oluyor. Bir gösteride Alfred’in bilmeyerek yaptığı hata sonucu Angier’ın karısı ölüyor; bu ölümün ardından Profesör ve Büyük Danton adında iki muhteşem sihirbaz doğuyor.



Robert Angier doğuştan sihirbaz değil, diğer sihirbazların yaptığı numaraları üzerinde düşünerek bulabilen Angier ilk başlarda sihirbaz olmayı düşlerken karısının ölümüyle büyük bir boşluğa ve nefrete düşüyor. İllüzyon mekaniğinde usta olan mühendis Cutter’ın teklifiyle Büyük Danton olarak ortaya çıkan Angier, ezeli düşmanı Borden’ın çözülmesi imkânsız görünen ama bir o kadar da basit olan kaybolan adam adlı gösterisini çözmek uğruna tüm hayatını ve servetini harcayacak. Bunun iki nedeni var; Angier en iyi sihirbaz olmayı ve karısının intikamını almayı istiyor. Yıllarca Büyük Danton olarak bir servet kazanan, büyük başarı yakalayan, ismini tüm Dünya’da duyuran Angier’ın tek derdi Borden’ın numarasını çözebilmek. En sonunda bu sırrı çözemeyeceğini anlayan Angier dahi bilimadamı Nikola Tesla’dan yardım istiyor. Tesla Angier’a istediği şeyi veren bir makine yapmayı başarıyor, peki Angier istediğini elde edebiliyor mu?



Alfred Borden Robert Angier’dan farklı olarak doğuştan sihirbaz. En zor numaraları bile bir bakışta çözen Borden’ın tek derdi en iyi sihirbaz olabilmek. Evlenen, bir kızı olan, Profesör olarak mesleğinde iyi bir isim yapan Borden, dışarıdan göründüğü gibi mutlu ve huzurlu bir hayata sahip değil. Angier ile sürekli bir rekabet içinde olan Borden, Angier’ın karısının ölümündeki belirsizlik ve vicdan azabının yanında Angier’ın bir gösterisini sabote etmesiyle sol elinin parmaklarını kaybettikten sonra yıllar içinde Angier’a yaptıklarıyla aralarındaki nefret ateşini sürekli besliyor ve sonunda devasa bir yangına neden oluyor. Borden sonunda Angier’ı yeniyor peki istediğini elde edebiliyor mu?

Robert Angier’ın elde etmeyi istediği mükemmel kaybolan adam gösterisi nihayet onun oluyor; bedeli her kayboluşta içine giren cismi kopyalayan bir makine. Kopya her seferinde orjinali tarafından yok ediliyor peki Angier orjinali mi yoksa kopya mı, bunu kendi de bilmiyor ama her seferinde kopya olabilmenin korkusunu hissederek çıkıyor sahneye. Son gösteride orijinal ortaya çıkmayınca kopya ölürken yanında onu kurtarmaya çalışan Borden yakalanıyor, yargılanıyor ve asılarak ölüme mahkûm ediliyor.

Alfred Borden Angier’ın yokluğunda ününe ün katıyor, Angier’ın sırlarını çalması için yolladığı asistanı Olivia ile büyük aşk yaşarken Olivia’yı Angier’ı oyuna getirmek için de kullanıyor. Bu arada kendisini aldattığını ve hayatının sırrını öğrenen karısı Sarah’nın kendini öldürmesi ve Olivia’nın onu terk etmesinin yanında en muhteşem gösteriyle geri dönen Angier’ın ezici üstünlüğü altında Borden en büyük hatayı yapıyor ve yarısının; hayatını, karısını, mesleğini, başarısını, kızını ve Angier’a olan nefretini paylaştığı ikiz kardeşinin idam edilmesi ile bitiyor macerası.





Bir sihirbazlık gösterisi 3 bölümden oluşuyor. İlki “vaat” bölümü, sihirbaz size sıradan bir şey gösteriyor; bir kuş, bir insan ya da bir makine. İkinci bölüme “dönemeç” deniyor. Sihirbaz size gösterdiği olağan şeyi alıyor ve onu olağanüstü bir şeye dönüştürüyor. Bir şeyi yok etmek yeterli değil, onu geri getirmeniz gerekiyor. İşte bu yüzden her sihirbazlık numarasında üçüncü bir bölüm bulunuyor ve içlerinde en zoru olan bu son bölüme “prestij” deniyor.

Filmi de aynı bu şekilde izliyoruz. Vaat bölümünde aynı mesleği yapmak isteyen iki arkadaşı tanıyoruz, bir ölümle dönemece giren hayatlarını izliyoruz ve finalde prestij çıkıyor karşımıza;

“Angier Lord Caldlow olarak yanında velayetini üstlendiği Borden’in küçük kızıyla idam edilmeyi bekleyen Borden’i ziyarete gelir. Borden ölümünü izlediği ama kurtaramadığı Angier’ın sırrını çözemezken kendi sırrını Angier’a verir; Angier sırrın yazılı olduğu kağıdı yırtarak atar. Artık sırrı merak etmiyordur çünkü gerçek sihir nihayetinde onundur. Borden umudu tükenmiş olarak Fallon ile yani ikiz kardeşi ile vedalaşır, idam edilirken son sözü “Abrakadabra” olur. Angier makinasını diğer sırları arasında bir depoya saklarken karşısında Borden’ı bulur. O anda iki eski arkadaşın tüm sırları açığa çıkar; Borden’ın silahıyla vurulan Angier, öldürdüğü “kendi”leriyle ve hayatı kopyalayan makinasıyla birlikte büyük bir yangında yok olur; yıllar önce yakılmış bir ateşin yangınıyla.



The Prestige, yazının uzunluğundan da tahmin edeceğiniz gibi beni en çok etkileyen filmler arasındadır. IQ’su yüksek senaryosu, karmaşık ve akıcı kurgusu, renkleri, müzikleri, yönetmeni ve oyuncularıyla mükemmele yakın bir filmdir The Prestige. Karakterlerin detaylı anlatımı, film boyunca var olan ve hiçbir ipucu vermeyen sırlar ile sizi kendine esir ediyor. Filmin özellikle “prestij” kısmı gerçekten vurucu, Hugh Jackman, Christian Bale, Michael Caine ve David Bowie ile gerçek bir oyuncu şöleni. Hugh Jackman’ın her gün kendini öldüren Angier karakteri, Christian Bale’in hırsı uğruna ikili hayat yaşayan Borden karakteri, Michael Caine’in filmi ve olayların özünü anlatan Cutter karakteri unutulmazlar arasına girecek cinsten. Yönetmen Christopher Nolan zaten tartışılmaz. Müzikler David Julyan’a ait, filmin o eski, koyu, ümitsiz ve üzücü atmosferini insana gerçek anlamda yaşatıyor.

The Prestige izlenmesi gereken bir film – ki eğer izlemediyseniz emin olun çok şey kaçırıyorsunuz – hatta bir kere izlemek de yeterli değil, “Prestij” i anlayabilmek için yakından bakmak gerekiyor.

Son olarak bu uzun yazıyı okuma sabrını gösterdiyseniz teşekkür ediyor ve The Prestige’i mutlaka izleyiniz diyorum.

B.Kumbay

21 Haziran 2009 Pazar

Blaze



Blaze, kötü başlayan, acılarla geçen ve olabilecek en kötü şekilde biten bir hayatı; Clayton Blaisdell'in hayatını anlatan bir kısa roman. Clayton oldukça akıllı bir çocukken babasının onu merdivenlerden yuvarlaması ile dünyası kararıyor, o artık aklı gelişemeyecek hep çocuk kalacak fakat kötü yollardan para kazanacak bir insan. Çocukluğu acılar içinde yetimhanede, ıslahevinde ve çalışma kamplarında geçen Blaze sonun başlangıcına arkadaşım dediği George ile tanışınca erişiyor. Onu olduğu gibi kabul edip onu sonuna kadar kullanan George ile geçen dolandırıcılık yıllarından sonra George'un ölmesiyle elinde George ile son yaptıkları bebek kaçırma planı, çalıntı bir araba ve George'un hayaleti kalıyor.

Blaze bana ilk sayfasından itibaren Fareler ve İnsanlar'ı anımsatan acıklı bir hikaye. Belki de sonunun bu şekilde biteceğini bilmem yüzünden yaklaşık 3 aydır bitiremediğim Blaze, ruh halimin yetersiz olması sebebiyle anca bugün bitti. İnsan kötü hissederken okuduğu veya izlediği şeylerle de kötü hissetmek istemiyor. Yine de kitabın ortalarda dolaşmasından rahatsız olduğum için bitirdim ve kütüphanemdeki arkadaşlarının yanına yolladım kendisini.

İlginçtir hikaye bitmesini istediğim gibi bitti, Blaze her ne kadar sevmem ve tarafını tutmam gereken bir karakter idiyse de ben bebeğin kurtulmasını, Blaze'in ölmesini istedim. Blaze kendi başına bu dünya'da tutunamazdı, ölüm onun için en iyisi olur diye düşündüm. Kitabı okurken ki ruh halimin nasıl olduğunu da buradan anlayabilirsiniz.

Blaze, "Stephen King okuyorsun peki korkmuyor musun?" diye soran patronumun elimde görüp de soruyu sorduğu kitaptı, kendisine cevabım "Stephen King okuyorum ve gerçeklerle bir kez daha karşı karşıya geliyorum, bir kez daha üzülüyorum" dur.

Kitabın sonunda Duma Key'in taslak hikayesinin olması çok güzel, harika bir romanın başlangıcını okudum ve aynı şeyleri hissettim; özellikle Gandalf'ın öldüğü yerlerde.

Bir kez daha teşekkür ediyorum sayın King'e, bu sefer dünyasının karlı yollarında dolaşmama izin verdiği için.

B.Kumbay

Angels & Demons



İnsan 140 dakika aklına başka hiçbir şey gelmeden ve kıpırdamadan başka bir dünyada bulunabilir mi? Bulunabilirmiş; Angels & Demons'ı izlerken bizzat bulundum.

Öncelikle; kitabı (yarısı normal yarısı özel basım olmak üzere) 3 günde hatim etmiş, her mekanı internette araştırmış biriyim. Balık hafızam bu sefer bana kıyak geçmiş oldu; kitabın çoğu yerini çöldeki seraplar misali hayal meyal hatırladım izlerken (Anduril'in çığlık attığı Galileo'nun kitabının yırtılma sahnesi hariç; orayı hatırlayacağım tuttu). Yine de o hayal meyal hatırladıklarımla inanılmaz bir görsel uyum vardı; çeşme bölümü hariç ben orayı tamamen farklı hatırlıyorum okuyup bakmak lazım. Bir de Cern sahneleri kısa geldi bana her ne kadar gerizekalı bir eleştirmen "çok sıkıcı, uzun ve anlaşılmaz sahnelerdi" dese de, beyinsiz.

Dan Brown'ın Angels & Demons heykeli; kanlı canlı bir insan olarak çıktı karşıma. Şimdiye kadar izlediğim en iyi uyarlamalardan biriydi. Kitap da okuduğum en iyi Dan Brown kitabıdır (okuduğum en harika kitaplardandır); Da Vinci Şifresi beni bu kadar etkilememişti hem kitap hem film olarak.

Filme gelirsek; hangi bir yönünü anlatayım ki! Oyunculuk 10 üzerinden 20, müzikleri yaklaşık 1 aydır sürekli dinliyorum inanılmaz; Hans Zimmer'ın en iyi yapıtlarından biri. Kurgu harikaydı; kesinlikle sıkılmadım. Heyecan hep üst limitlerdeydi. Kitabı okumamış biri katil kim asla anlayamazdı (Anduril söylemese ben de anlamayacaktım). Özellikle Tanrı Maddesi'nin patlama sahnesi inanılmazdı; efektler de çok iyiydi, geriye de bir şey kalmıyor sanırsam.

Angels & Demons için "keşke şurası şöyle olsaydı" diyebileceğim hiç bir nokta yok. Anca "keşke daha uzun olsaydı" diyebilirim.

Oyunculuk konusunda Tom Hanks tartışılmaz fakat Ewan McGregor bu filmde Tom Hanks'i bir karış geçiyor benim için; hakikaten hastasıyım. Masum yüzlü kötü karakterini her zaman harika oynar ama burda muhteşemdi. Vittoria Vetra karakterinin tanınmayan bir oyuncu tarafından canlandırılması bence isabet olmuş; hem gerçekçiliği artırmışlar hem de olması gereken Hanks - McGregor odaklanmasını sağlamışlar.

Sanatsal değil, saçma, popüler oyuncuların oynadığı boş bir film, anlaşılmaz, zart zurt diyenleri çok olacaktır ama sinema benim için bu dünyada yaşadığımı unutmaktır dolayısıyla Angels & Demons özellikle bilim, din ve sanatın muhteşem uyumuyla inanılmaz bir film benim için. Eminim Dan Brown bayılmıştır ve yine eminim ki ne kadar şanslı olduğunun farkındadır; yazdığı dünyanın gerçeğe dönüştüğünü görebildiği için. Kesinlikle sinemada izlenmesi gereken bir film; keşke dublaj yapmasaydık ama orjinalini edinip defalarca izleyeceğim için sorun yapmıyorum bu durumu.

Ohh bee işte film dediğin budur!

B.Kumbay

Knowing



Dünyanın sonunun ne zaman geleceğini bilseniz ve kimse size inanmasa ne yapardınız? Lucinda Embry sonraki 50 yıl içinde olacak felaketlerle birlikte dünyanın sonunu da bir kağıda yazıyor, okulunun zaman kapsülüne koyuyor ve gelecek kuşaklara bu yolla iletiyor kıyamet gününü.

Peki ne için? diye sorabilirsiniz, sorunun cevabı tamamen sizin yorumunuza kalmış.

Knowing'in bu kadar iyi bir film olduğunu tahmin etmemiştim. Bilimkurgu gerilim tarzının güzel örneklerinden biri olan filmde biraz Shalayaman tarzı var gibi. Olaylar ilk yarıdan sonra hızlanıyor bu bakımdan filmin ilk yarısında (en azından uçak kazasına kadar olan kısımda) biraz sıkılabilirsiniz ama bu sıkıntınız ikinci yarıda kesinlikle sona eriyor. Film aslında özgün bir senaryoya sahip değil; dünyanın sonu gelmiştir, bunu haber veren birileri var ve bunu engellemeye çalışan bir Amerikan babası mevcut (bu yönden baktığımızda War of The Worlds'ü de andırıyor The Signs'ı da). İnsanlar panik içinde kaçışıyor, felaketler olmaya devam ediyor. Fakatt Knowing yine de klişe bir film değil. Klişe olmayan kısmı özellikle sonu - ki spoiler olmaması açısından sonu uyarılı kısımda anlatacağım - ve bu yüzden izlerken gayet zevk alarak izlediğim bir film oldu.

Filmin yönetmeni Alex Proyas sevdiğim yönetmenlerden biri. I, Robot ve Dark City bayıldığım filmlerdir. Knowing'de de güzel bir iş çıkarmış yalnız dediğim gibi filmin ilk yarısı biraz monoton ve karakterler sanki ağır çekimde oynuyor; gerçi bu olaylara gerçekçilik katmış ama "hadi hadi hadi" diyorsunuz izlerken.

Oyuncular konusunda pek bir şey söyleyemeyeceğim çünkü pek dikkat edemedim :=) Nicholas Cage'i sevmem ama özellikle filmin sonunda beni mahvetti. Oğlunu oynayan minik de çok tatlıydı ve iyi oynamış yani oyunculuk iyi filmde.

Filmin müzikleri Marco Beltrami'ye ait, Beltrami'nin o karamsar tarzı sonuna kadar kendini gösteriyor ve filmle güzel uyum sağlıyor. Filmde 2 kere duyulan bir müzik daha var ki; The Fall'un başlangıç jeneriğinden beri ne zaman duysam gözlerimin dolduğu Beethoven'ın 7. semfonisinden Allegretto. Filme çok yakışmış, inanılmaz bir parça.

Knowing'in beni en çok etkileyen yanı efektleri oldu. Özellikle uçak kazası, metro kazası ve tabii ki son sahne muhteşemdi.

Buradan sonrasını filmi izlemek isteyenler lütfen okumasın.

---------------------------------------------------------------------------

Knowing aslında aklımda soru işaretleri bırakan bir film oldu. Öncelikle kıyamete kadar olacak 50 yıllık felaketler Lucinda'ya fısıldandı. Lucinda bunları yazdı ve 50 yıllık zaman kapsülüğne koydu buraya kadar tamam ama madem kıyametin kopması engellenemeyecekti neden?? Peki fısıldayanlar ne idi, uzaylı olmadıklarından eminim ben bence kesinlikle melektiler zaten son sahnelerde kanatları vardı üstelik sarışındılar bu da melek olma olasılıklarını kuvvetlendiriyor :=)

Gelelim filmin sonuna, adı üstünde Knowing, kıyametin kopacağını bilmek kopmasını engelleyemiyor. John en azından oğlunun kurtulabilmesi için onu meleklere teslim ediyor ve sonunu beklemek üzere ailesinin yanına gidiyor. Özellikle teslim sahnesinde ben çok üzüldüm yahu, içime oturdu. Keşke adamcağız da oğluyla gidebilseydi :=(

Dünya'dan canlı ve çocuk örnekleri alarak uzaklaşan barışçıl yaratıklar (bkz. The Day the Earth Stood Still) da bize tanıdık geliyor ama tekrar ediyorum bence melekti onlar.

Peki Caleb ve Abby nereye götürüldüler? Muhtemelen Adem ve Havva ilk nereye götürüldülerse oraya. Elma ağacı bile duruyordu ne yerler ne içerler bilemiycem artık.

----------------------------------------------------------------------

Knowing türü sevenlerin izlemesi gereken dikkate değer bir yapım. Özellikle "ne olacak bu dünya'nın hali" moduna girdiyseniz kapatın ışıkları, sesi de açın ve izleyin, bakalım ne olabilirmiş bu dünya'nın hali - ki ozonu yok etmeye devam edersek aynen böyle olacak bu dünyanın hali - .

B.Kumbay

14 Haziran 2009 Pazar

Terminator Salvation



İlk Söz: Kesinlikle hüsrana uğramadım, beklentilerimi sonuna kadar karşılayan bir film izledim.

Öncelikle; ben bir terminatör hayranı değilim, Bale olmasa bu filmi sinemada kesinlikle izlemezdim fakat serinin her filmini (ilkini 3'den fazla kez) ve diziyi izlemiş bir terminatör izleyicisiyim belirtmek isterim.

Terminator Salvation serinin diğer bölümlerinden farklı olarak bizi geleceğe götürüyor; John Connor efsanesi henüz efsane değilken tanıyoruz Connor'ı. Çocukluğundan beri peşindeki terminatörlerden kaçmaktan yılmış, annesinin kendine bıraktığı kasetleri dinleyerek makinalarla olan savaşta ön saflarda yer almak isteyen genç Connor, direnişin önde gelenlerinden. Fakat merkez'dekiler tarafından düşündükleri ve yaptıkları tasvip edilmiyor; insanoğlunun makinalar ile ilgili çok başka planları var. Connor ise başka bir şeyin peşinde; Sky Net'in öldürülecekler listesinde 2. sırada olan John, 1. sıradaki babası Kyle Reese'i kurtararak onu geçmişe, annesine, mutlak ölüme göndermek zorunda yoksa John Connor diye biri var olamayacak.

Filmin kurgusu ve senaryo hakkında çok ciddi olumsuz eleştiriler okudum; bazı yerlerde James Cameron'ın Terminatör'ü ile alakası olmayan basit bir film olarak nitelendirilmiş. Bu eleştirilere kesinlikle katılmıyorum. Filmde bazı mantıksızlıklar olduğunu kabul ediyorum (özellikle mantarsı nükleer bomba bulutlarından kaçışlarla ilgili) fakat filmdeki aksiyon dozunun gayet yerinde olduğunu düşünüyorum. Ben bugün sinemada gayet heyecanlı ve sürükleyici bir film izledim.

Terminator Salvation'da bir Marcus etkisi vardı ki bir BattleStar Galactica hayranına gayet klişe gelse de (Terminator serisi BattleStar Galactica'dan esinlenmiştir burada belirtmekte fayda var) John ve Marcus arasındaki ilişki filmde çok etkileyici bir şekilde işlenmiş. Marcus idam edilen bir suçlu, 2003 yılında zehirli iğne ile idam edilen Marcus gözlerini 2018'de açtığında Kıyamet Günü çoktan geçmiş. Marcus her zaman için kendini insan olarak görüyor ama o aslında John Connor'ı tuzağa çekmek için yapılmış bir hibrit; biyolojik bir makina, kalbi ve beyni olan bir metal yığını. Yine de Marcus her şeyi anladıktan sonra dahi John'a yardım etmek için kendini feda ediyor hatta etkileyiciliği tartışmalı olan son'da kalbini John'a vererek bunu gerçek anlamda yapıyor. Marcus'la ilk sahnede gördüğümüz Dr. Serena Kogan'ın da son sahnelerde tekrar görünmesi etkileyici yine klişe fakat yine etkileyici.

Vee Arnoldsuz Terminator olmaz diyenler için Arnold da karşımıza dikiliveriyor. Çocukken John'u öldürmeye çalışan, delikanlı iken dünyayı kurtarmasına yardım eden T-600 Arnold bu kez yine John'u öldürmenin peşinde, Belki Terminator 5'de yine kanka olurlar kim bilir.

Yönetmen konusunda detaylı olarak konuşabilecek bilgiye sahip değilim fakat Cameron olsun isterdim, yine de McG için çok kötüydü diyemem.

Müzikler Danny Elfman'a ait, Danny Elfman'ın yumuşak ve etkileyici bir tarzı vardır; bu filme biraz daha John Williams ya da Steve Jablonsky tarzı giderdi diye düşünsem de Danny Elfman olması iyi olmuş diyorum, yaklaşık 1 aydır severek dinliyorum ost'yi.



Vee gelelim oyunculara; Christian Bale çekimlerde kendini fazla kaptırdı, etrafındakileri terminatör gibi ezdi geçti söylentilerinin doğru olduğunu düşünmekteyim. Bale yine kendini o kadar vermiş ki rolüne, adamın gözlerine baktığınızda "aa John Connor" diyebilirsiniz. Bale'in sert bir tarzı var ama her zaman karakterin size hissettirmesi gerekenleri sonuna kadar hissettiriyor. Burda da John Connor'ın o "anamın karnındayken bile peşimde terminatörler vardı, çocukluğum kaçarak ve savaşarak geçti, evliyim bebeğim olacak hala dünyayı kurtaracak olan benim çünkü annem öyle söyledi " ruh halini bizzat yansıtmış hatta daha fazlası var; görebilenlere. Bu yüzden Christian Bale muhteşemdi diyorum, ama yine uyuzum yine uyuzum yani.

John Connor'ı Bale oynamasaydı filmin yıldızı olacak karakter Marcus Wright'ı canlandıran Sam Worthington da gayet iyiydi, Bale ile sette takıştılar mı bilmiyorum ama çok iyi bir ikili olmuşlar hatta ben Marcus için çok dövündüm aman da bir şey olmasın diye üstelik ben bir BattleStar Galactica fanıyım, bu işleri iyi bilirim (anlayan anladı).

Helena Bonham Carter filme kesinlikle tarz katmış, kadının varlığı yetiyor eğer o oynamasa Dr. Serena Kogan karakteri hiç bir özelliği olmayan basit bir yan rol karakteri olurdu.

Kate Connor rolünde izlediğimiz Bryce Dallas Howard filme pek etkisi olmayan yan rollerden birindeydi, sanırım 5. filmde John Connor Jr. ile daha yoğun bir rol sahibi olacak. Aslında acaba filmin sonunda ölse miydi de John Connor daha bir delirse miydi? Hımm terminatör'den de kötüyüm yahu.

Ve Kyle Reese'i oynayan Anton Yelchin. İlk filmde Kyle Reese olarak izlediğimiz Michael Biehn'in yanında ciddi anlamda çocuk gibi kalıyor Yelchin. Oyunculuğunu beğeniyorum ama sanki daha büyük bir oyuncu mu bulsalardı? diye düşündüm, hala da düşünmekteyim.

Filmde Linda Hamilton'ın sesinin duyulması ve resminin görünmesi bütünlük açısından çok güzel detaylardı.

5. Terminatör'ün gelmesi 2012'yi bulacak gibi gözüküyor. Christian Bale yine John Connor rolü ile çıkacak karşımıza. Her ne kadar Bale için izlemek istesem de bir serinin bu kadar sakız gibi uzaması taraftarı değilim. Nitekim 2 sezon boyunca izlediğimiz dizisini de sayarsak Terminator Hollywood'un vazgeçilemeyecek yapımlarından biri olmuştur ve biz daha çook Terminator izleriz diye düşünüyorum.

Son Söz: Battlestar Galactica'dan başlayarak Terminatör'e uzanan, Eagle Eye, Matrix ve Echelon Conspiracy gibi filmlerle ve dizilerle desteklenen "insanlığın sonu makinalar tarafından getirilecektir" hipotezi bir gün gerçekleşirse; ben o günü görmek istemiyorum kardeşim.



Not: Film yapım aşamasında iken C.Bale'e Marcus rolü teklif edilir, Bale "ben Connor olacağım" deyince John Connor'ın rolü genişletilir ve Sam Worthington Marcus olur. Şimdiye kadar hep terminatörler tanınmış oyunculardır; Bale inadı ile döngüyü kırar, artık insanoğlunun makinalar karşısında üstünlüğü vardır.

B.Kumbay

Apple Airtag ile Kedi Takibi

  Özellikle yaşadığımız 6 Şubat depremi sonrası, dostlarımızın ve çocuklarımızın kaybolma riskini ortadan kaldırmak bir ihtiyaçtan öte gerek...