15 Kasım 2015 Pazar

Cesur Yeni Dünya


Dikkat, bu yazı kitabı okumayanlar için yer yer ispiyon içerebilir!

Gezegen üzerinde tek bir Dünya Devleti var ve sloganı CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR!

Bu dünyayı hayal edin; doğmuyorsunuz, anneniz yok, babanız yok, aileniz yok, geçmişiniz yok. Bir deney tüpünde başlayan yaşamınızı devlet şekillendiriyor; şanslıysanız Alfa olabilirsiniz, en kaliteli vitamin ve minerallerle beslenir, en iyi genlere sahip olursunuz. Şanssızsanız siz gelişirken kanınıza verilen toksinlerle zekası düşük ve bedeni çarpık bir Epsilon olacaksınız, hayatınızın tek amacı hizmet etmek olacak, hizmet etmek ve yaptığı işten mutlu olmak. Gelişimizini tamamladığınızda sizi tüpten çıkaracaklar ve kast sistemi ile sınıflandırılacaksınız, uykunuzda şartlandırılacaksınız ve sonuçta olmanız gereken birey haline geleceksiniz. Ne yiyeceğinize, ne giyeceğinize, ne dinleyeceğinize ve ne okuyacağınıza devlet karar verecek; neyi sevip nelerden nefret edeceğiniz daha siz tüpteyken belirlenmişti. Boş zaman yasak, düşünmeniz yasak, hüzünlenmeniz, üzülmeniz yasak; her şeye rağmen dertliyseniz tamamen yasal ve zararsız birkaç Soma tableti yutarak dertten kederden kurtulabilirsiniz. Yaşama amacınız üretmek ve tüketmek olacak, mutlu geçecek bir hayat, yaşlanmak yok, hastalık yok, evlilik yok, çocuk yok, aile yok, bağlılık yok, 60 yaşında gencecik bir bedende öldüğünüzde ardınızdan ağlayan yok, özgürlük yok.

Dünya babalarla doluydu – o yüzden de mutsuzlukla doluydu; dünya annelerle doluydu – yani sadizmden namusa kadar uzanan bin bir türlü sapıklıkla doluydu;  - erkek ve kız kardeşlerle, amcalarla ve halalarla doluydu;  - yani delilik ve intiharla doluydu.

Aldous Huxley mükemmel distopya romanı Cesur Yeni Dünya’yı 1932’de yazmış, daha sonra 1946’da önsözü yenilemiş ve geçen 14 yıl içinde hikayeyi görüş açısını kaleme almış. Başlı başına önsöz bile o kadar değerli bilgiler içeriyor ki, okurken derin düşüncelere dalıyor ve kitaba hazırlıklı olarak başlıyorsunuz. Huxley önsözde totailer devletin tanımını yapıyor ve distopyasının özünü özetliyor; “Gerçekten etkili totaliter devlet, siyasi patronların ve onların yönetici ordularının tüm güçleri kendisinde toplayan hükümetinin, kölelerden oluşan nüfusu köleler köleliklerini sevdikleri için zor kullanmaksızın kontrol ettikleri devlettir.” 1932 ve 1946 yıllarında yazılmış hikaye ve önsöz günümüze o denli benzer ki, neredeyse insanoğlunun tarih boyunca hiç değişmediğini ve büyük ihtimalle de değişmeyeceğini gösteriyor bize. Huxley insanlığın sonunun insanoğlu tarafından getireleceğine ve bunun da büyük ihtimalle nükleer enerji ile olcağına inanıyormuş, bu inancın büyük ihtimalle gerçekleşeceği bilmek ne acı.



Cesur Yeni Dünya çoğunlukla geleceğin İngiltere’sinde (tam olarak FS 632’de) , tanrının ve insani içgüdülerin tamamen bastırıldığı, bilim ve teknoloji üzerine kurulmuş gibi görünen bir toplumda geçiyor. Gezegendeki savaşların önlenmesi için alınan tüm önlemler yetersiz kalınca sorunun asıl kaynağının insan doğası olduğu anlaşılıyor ve bu etmen ortadan kaldırılarak ideal barışçıl ortam sağlanıyor. Bu ortam elbette para, din, üzüntü, aşk ve nefret gibi aşırı duygular ve gerçek bilimin insan zihninden silinmesi ile oluşturulabilir. Laboratuar ortamında seri üretilen insanların ola ki genlerindeki yazgıya boyun eğmesine izin verilmemesi doktorların, öğretmenlerin, sanatçıların ve yöneticilerin görevi ve bunların tümü de şartlandırılmış bireylerden oluşuyor. İnsanların düşünmesine fırsat verilmemeli; herkes çalışacak, mesai saatleri dışında uzmanlar tarafından özel olarak hazırlanmış filmler izlenecek, spor yapılacak, yemek, dans ve seks aktiviteleri zorunlu; tek eşlilik tercih edilmiyor hatta yasak. Tüm bunlara rağmen yine de boş vaktiniz varsa uyuşturucular ile başka alemlere dalıp ertesi güne yepyeni ve mutlu bir insan olarak uyanıyorsunuz. Size değerlendirme ve sorgulama şansı verilmiyor, seçim hakkınız var fakat aslında yok; hayatınız boyunca vereceğiniz tüm kararlar bebekken uyku sırasında beyninize yerleştirilmiş. Yalnız kalan insan kaza ile düşünebilir, bu nedenle devlet tarafından boş zamanlarınızda toplu sekse teşvik ediliyorsunuz; devlet sizi seviyor ve hep mutlu olmanızı, hayattan zevk almanızı istiyor. İşte bu yüzdendir ki aile, akraba ve din kavramları yok edilmiş, her şey mutluluğunuz için.

Cesur Yeni Dünya’nın renkli karakterleri var;   sürüden ayrılmaya çalışan kara koyun olan Alfa + Bernard Max, tek eşliliği tercih etmesi nedeniyle eleştirilen güzel hemşire Lenina Crowne, Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nin müdürü Thomas "Tomakin”, Bernard’ın dahi fakat bir onun kadar kara koyun arkadaşı Helmholtz Watson, hikayenin otoriter ismi ve yönlendiricisi Mustafa Mond ve vahşimiz John. Karakterler hakkında fazla konuşmak istemiyorum, kitabı okuduğunuzda tümünün ne denli bize yakın ve aslında bir o kadar bizden uzak olduğunu görüyorsunuz. Yalnız Mustafa Mond ile ilgili bir bilgi vermek istiyorum; Mustafa Mond Batı Avrupa Bölge Denetçisi, kendisi On Dünya Denetçisinden biri ve hikayenin en önemli karakteri. Huxley hikayedeki karakterlere verdiği isimleri tarihin gerçek isimlerinden seçmiş, Mustafa Mond’un ismi Mustafa Kemal Atatürk’den geliyor, soyadı ise Alfred Mond’dan. Wikipedi’yi inceledinizde tüm isimlerin kimlerden alındığını görebilirsiniz; Mustafa Mond ile ilgili olan kısım aynen şöyle:

Mustapha Mond ismini  I. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’yi kuran, ülkesini çağdaşlaşma ve laikliğe yönlendiren Mustafa Kemal Atatürk’ten; soyadını bir sanayici ve kimyasal endüstri imparatorluğu birliğinin kurucusu olan Sör Alfred Mond’dan alır.
Kaynak: https://en.wikipedia.org/wiki/Brave_New_World

Mustafa Mond kitapta en sevdiğim karakter; Mustafa Mond kurguluyor, karar veriyor ve yönetiyor. Mustafa Mond karar vermek; izin vermek ve yasaklamak için yasak elmanın tadına bakabilen on insandan biri. Mustafa Mond geçmişi biliyor ve geleceğe karar veriyor. Mustafa Mond “Tanrı diye bir şey vardı…” diyebiliyor.

Cesur Yeni Dünya’nın kurgusu o kadar tatmin edici ki, kitabı tarih boyunca okuyan her insan yaşadığı devirden bir şeyler bulabilir. 1932’de yazılmış bir hikaye genetik bilimini o kadar güzel anlatıyor ki; teknolojiden o kadar tatmin edici şekilde bahsediyor ki hayran kalmamak elde değil. Huxley insanın doğasını; gelişmeye olan açlığını, sürekli özgürlük arayışını ve barış içinde yaşama hayalini o kadar güzel tahlil edip bir araya getirmiş ki; madem öyle işte böyle diyor. Barış istiyorsan özgür olamazsın, özgür olursan gelişemezsin, gelişirsen barış içinde yaşayamazsın. İnsanın özündeki her şeye karşı olan açlık her yönden tatmin edilse bile; insan sürekli mutlu olsa bile yine tatmin olmuyor ve üzüntüye, sefilliğe, ölümlülüğe aç kalıyor. Hikayenin gelişme ve sonuç kısımlarında bu durum tüm karakterleri içine alarak o kadar güzel ortaya konulmuş ki, her şey çarpıcı bir finalle sona erdiğinde aslında bunun bir başlangıç olduğunu kendinizden biliyorsunuz.

Hikayenin dili, olayların akışı ve işleniş şekli, diyaloglar, hikayede verilen referanslar o kadar tatmin edici ki, kitap bittiğinde gerçek anlamda üzüldüm. Bu cesur ve yeni dünyayı biraz daha gezebilsek, Londra ve New Mexico’yu biraz daha görebilseydik keşke. Okurken özellikle Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nin koridorlarında kaybolmak istedim.





Barış, huzur ve mutluluk dolu bir dünya hayal ediyorsanız sizi bu tarafa alalım.

Ve eskiden Tanrı diye bir şey vardı…

Burcu Kumbay / 15.11.2015

Hiç yorum yok:

Justice League

Ve bir yıldır beklediğim Justice League'i sonunda izledim hem de 4dx olarak. Beklediğime değdi mi: evet, bayıldım mı: hayır. Sonuç...