Cloud Atlas


Reenkarnasyon felsefesini oldum olası sevmem, tarihin başlangıcından beri farklı bedenlerde yeniden doğmuş ve bir araya gelmiş aşıklar, kaderin kesiştirdiği aynı ruhlar; sanki ruh kıtlığı varmış gibi yapmacık gelir bana. Yine de doğru bir kurgu, senaryo ve oyunculukla izlenebilir bir konudur – bkz. The Fountain – ne var ki işlenmesi kolay olsa da beğendirmek her senaristin ve yönetmenin harcı değildir. Cloud Atlas reenkarnasyon felsefesini sıradan bir fikir olan esaret/özgürlük kavramları üzerine kurmuş üç yönetmenli, altı filmli, birkaç iyi oyuncunun kılıktan kılığa girdiği, derin görünen ama sığ sularda yüzen yılın en büyük balonu bana göre. Kötü bir film değil kesinlikle fakat epik, efsanevi, olağanüstü bir film de değil ki kimileri bunu sonuna dek iddia edecektir. Bir başka iddia da “bir kere izlemekle anlaşılabilir bir film değil, ikinci kez izlenmeli” ki Cloud Atlas bir Inception değil, gayet basit ve anlaşılır bir konusu ve hikaye-karakter bağlantıları var. Anlaşılamayan hangi oyuncunun hangi karakterleri canlandırdığı olabilir ki bunu da filmin sonunda yazılar akarken açık seçik görebilirsiniz. 

Cloud Atlas 1849’da, 1931’de, günümüzde, yakın gelecekte ve uzak gelecekte geçiyor. Her bölümde hemen hemen aynı oyuncular farklı karakterlerle karşımıza çıkıyor. Hikayeler arasında hızlı geçişler var, karakterler arasındaki bağlantılar kimi zaman bir objeyle, kimi zaman kuyruklu yıldız şeklindeki bir doğum iziyle, kimi zaman ise bizzat karakterle kurulmuş. Filmin ana fikri özgürlüğün değerinin esaret tadılmadan bilinemeyeceği; tarihin başlangıcından beri insanoğlu ve kölelik; aslında hepimiz köleyiz düşüncesi. Yine varoluşlarından itibaren hikayelerde karşımıza çıkan karakterler bireysel ve toplumsan esarete karşı mücadele ediyor. Bu mücadele kimi zaman kayınpedere, toplumun eşcinsellik nefretine, para uğruna işlenen insanlık suçlarına, ırkçılığa karşı veriliyor.  


Cloud Atlas’ın konusuna değinmenin pek de alemi yok; hikayeler 19. yy’da köle ticareti yapan bir gemide hayatı bir köle tarafından kurtarılan bir avukat, ailesi ve toplum tarafından dışlanmış yetenekli bir müzisyen olan – ve Cloud Atlas’ın bestecisi – genç bir adam, sonu felaketle bitebilecek bir nükleer santral macerasını durdurmaya çalışan genç bir gazeteci, yaşlılar evinden kurtulmaya çalışan şanssız bir menajer, köle olmak için özel olarak üretilmiş genç bir kız ve insanoğlunun kendi kendini mahvetmesi sonucu hayatta kalan bir avuç insan ve kurtuluşu gökyüzünde arayan bir kadın ile ilgili. Hikayeler çoğunlukla sıradan hatta bazılarına sıkıcı bile denebilir, yakın gelecekte ve gelecekte geçenlere ilginç denebilir yine de süre ve kurgudaki dağınıklık sayesinde etkileri azalmış. Senaryo filmin kurgusuna göre fena değil fakat bazı yerlerde mantıksızlıklar var ki filmin içine girmenizi zorlaştırıyor. Örneğin yakın gelecekte geçen hikayede bir lokantada garson olmak için üretilmiş Sonmi 451 hayatında tek bir kitap okumuş film izlemiş değilken kısa süre içerisinde tam bir filozof kesiliyor, özgürlüğün ve aydınlanmanın sesi oluyor o kadar ki gelecekte adı tanrıça olarak anılıyor, heykellerine tapılıyor. Yüzyıllar önce neredeyse yok olmuş bir toplumun oldukça gelişmiş teknolojisini oyuncak gibi rahatça kullanan ve uzaya mesaj gönderebilen bir kadın, haftalarca maruz kaldığı zehirden deniz suyu içip kusarak kurtulan bir adam karşımızda. Reenkarnasyon izliyorsun bunlardan mı rahatsız oluyorsun diyenleri duyar gibi oluyorum, maalesef şeytan ayrıntıda gizlidir diye cevap veriyorum.

Matrix’den nefret eden bir sinema izleyicisi olarak filmin fragmanını ilk izleyişim sonrası tek çekincem Wachowski Kardeşler idi ve bir kez daha haklı çıkmanın tatminini yaşarken Tom Tykwer’ın etkisi ile filmden nefret edemiyorum. Başlangıç sahnesinde ve o muhteşem müzikleri duyduğum ilk andan itibaren aklıma hücum eden Perfume; The Story of a Murderer sayesinde yönetmenin bir filme olan bariz etkisini bir kez daha anlamış oldum. Filmin en güzel yanı olan müzikleri inanılmaz; her hikayenin anlatmaya çalıştığı farklı duyguların müziğe dökülmüş hali insanın kalbine işliyor. Filmi izlemediğiniz halde bayılabileceğiniz bir soundtrack albümü olmuş, cidden çok başarılı. 



Oyunculara gelirsek; filme gitme nedenim olan Jim Sturgess, Ben Whishaw ve Tom Hanks’i çok başarılı buldum. Aynı şeyi Halle Berry ve Doona Bae için söyleyemeyeceğim ikisi de bana oldukça itici geldi. Hugo Weaving, Hugh Grant, James D’Arcy ve Susan Sarandon’un filme katkısı ise yadsınamaz. Sonuçta iyi bir oyuncu kadrosu karşımızda ne var ki konunun sıradanlığı filmin benim gözümde “büyük oyuncularla çekilmiş küçük bir film” olarak kalması ile sonuçlanıyor. Filme gitmemin bir diğer nedeni olan efekt ve görsellik beklentisi ise yine benim açımdan hüsranla sonuçlandı; özellikle Koreli-beyaz ırk dönüşümleri bir felaket. Jim Sturgess’ı ilk başta uzaylı sanmam bu nedenledir diye tahmin ediyorum. Yine aynı şekilde Ewing’in eşi Tilda’nın değişim makyajı inanılmaz basitti. Efekt olarak da beklediğimi bulamadım, bilimkurgu öğeleri içeren bir filmde birkaç sahne dışında – porselenlerin kırıldığı sahne, Sonmi ve Hae Joo Chang’in kaçış sahneleri – efekt ağırlıklı sahne olmaması şaşırtıcı.

Filmin oyunculuk ve müzik dışında beğendiğim kısmı başlangıç ve bitiş sahneleri oldu, Tom Hanks’in başarılı oyunculuğu ile etkileyici bir giriş ve sonuç izledik. Hikaye olarak yakın ve uzak gelecekte geçen hikayeler tatmin ediciydi, nedendir bilmiyorum ama 19. yy’da geçen Adam Ewing’in hikayesini de beğendim, gerisinin üzerinde durmak gereksiz. Sonuç olarak karşımda iyi oyuncular ile çekilmiş ikinci bir Avatar vakası buldum; her ne kadar beklentim olmadan izlemiş olsam da insan böyle iyi oyuncular, 100 milyon dolar bütçe, üç farklı yönetmen ve 172 dakika işin içinde olduğunda daha fazla şeyler bekliyor.

Sonuç olarak; Cloud Atlas kötü bir film değil fakat vaat ettiğinin ne kadarını verebildiği tartışılır. Konu olarak fazla beklentiniz olmadan iyi oyuncular ve iyi müzikler eşliğinde 172 dakikalık bir insanlık yolculuğuna çıkmak istiyorsanız hiç durmayın. Cloud Atlas size zaten bildiğiniz şeyleri farklı bakış açılarından gösterecek, muhtemelen kendinizi karakterlerde göreceksiniz, hüzünleneceksiniz, yer yer gülümseyeceksiniz. Filme epik bir film, bir başyapıt diyenlere ise saygım sonsuz, zevk ve renk meselesidir. Benim için oyunculuk açısından zevkle izlediğim vasat bir filmdir Cloud Atlas, dinlemesi ise kesinlikle izlemesinden çok daha zevkli.

B.Kumbay / 28.10.12 



Yorumlar

Serdar Durdu dedi ki…
henüz izleyemedim ancak ben de çok iyi olduğunu düşünüyorum umarım yanılmam. Ve bir The Fountain beklemediğimi de belirteyim. yorumunu çok başarılı buldum söylemeden geçemeyeceğim. eline sağlık :)
Llamrei dedi ki…
Okuduğun için teşekkürler, umarım filmi beklentilerin dahilinde beğenirsin, yorumunu sabırsızlıkla bekliyorum :)

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Prestige

Supernatural 5. Sezon Yorumları

50 Muhteşem Kısa Hikaye