11 Ocak 2013 Cuma
Upside Down
Sinemada bilimkurgu işlemesi, anlatması, sevdirmesi zor bir türdür. İzleyenlerin yarısı hiç anlamaz; diğer yarının yarısı anlamış gibi yaparken, kalan yarının yarısı filmden nefret eder, yarısı filme aşık olur. Durum böyle olunca büyük bütçe ile hele de tanınmış oyuncularla bilimkurgu filmi çekmek sonu başından belli bir maceraya döner. Yine de sinema tarihinde en çok saygı duyduğum ve takdir ettiğim yapımcı-yönetmen kesimi bilimkurgu ile uğraşanlardır. Hele ki türe hasret kaldığımız bu devirde Upside Down’ın fragmanını görünce nasıl heyecanlandığımı tahmin edersiniz. Ne var ki unutulmamalıdır ki fragmanlar insanları kandırmak ve yanıltmak için yapılmış reklamlardan ibarettir, en azından büyük bir kısmı öyle.
Upside Down ana teması “ayrı dünyaların insanlarıyız ama bizi kimse ayıramaz” olan, buram buram aşk kokan ve aşktan fırsat buldukça bilimkurguya değinmeye çalışan enteresan bir film. Hikayemiz bilinmedik bir evrende, üst üste konumlanmış ve bir şekilde birleşmiş iki gezegende geçiyor. Aşağıdakiler yukarıdakiler misali aşağı gezegen ne kadar fakir ve mutsuzsa, yukarıdaki gezegen bir o kadar zengin ve mutlu. Bu iki gezegeni ayıran yalnızca ince bir hava tabakası, gökyüzü diğer gezegen ile birleşmiş, yukarı baktığınızda öteki dünyayı görüyorsunuz. Bu iki gezegen birbirine bu denli yakın olsa da aşılması imkansız olan çift yerçekimi kanunları ile ayrılıyorlar. Bu garip ortamda yaşıyorsanız bilmeniz gereken üç kural var;
- Tüm maddeler ait oldukları gezegenin yerçekimi tarafından çekilirler, diğeri tarafından değil.
- Herhangi bir nesnenin çekim kuvveti, diğer gezegenden gelen bir maddenin çekim kuvveti ile dengelenebilir (Karşıt Madde).
- Ait olunmayan gezegende geçirilen belirsiz bir süre sonucu, karşıt madde ile temasta bulunan madde yanarak kül olur.
Tabii hikayemizin kahramanları Adam ve Eden için bu kurallar pek bir şey ifade etmemektedir. Adam’ın ailesi yukarıdaki gezegen için çalışan bir petrol rafinerisinde çıkan yangın sonucu ölmüştür ki henüz küçükken Eden ile tanışır. Zamanla arkadaş ve sonrasında aşık olan Adam ve Eden buluşmak için ortak bir nokta bulabilmişlerdir ne var ki Yukarıdakiler buna izin vermez; çıkan çatışma sonrası Adam vurulur, Eve kendi dünyasına düşer ve iki sevgilinin yolları ayrılır. Yıllar sonra Eden’ı Yukarıdakiler’in televizyon şovunda gören Adam Eden’ı aramak için yollara düşer, daha doğrusu göğe doğru tehlikeli bir yolculuğa çıkar.
Upside Down üzerinde biraz daha çalışılsa benzersiz bir bilimkurgu filmi olabilirmiş bana göre. İçerdiği öğeler, aşağı yukarı gezegenlere yapılan geçişler, nesnelerin karşıt yerçekimine verdiği tepkiler gayet güzel işlenmiş. Filmde aynı ofiste çalışan, aynı restoranda yemek yiyen, aynı sahada basketbol oynayan farklı dünyaların insanlarını görmek oldukça enteresan fakat dikkat etmezseniz kafanızın karışmasına neden olabilir. Örneğin yukarıdaki bir restoranda aşağıdan gelen bir içki bardak masaya kapanmış şekilde içiliyor; aşağıdaki bir evde bir sobada yukarıdan gelen bir metal parçası sobanın tavanına yapışmış bir şekilde için için yanarak ısı verebiliyor (Çift Yerçekimi’nin 3. Kanunu). Madem metal parçası yanıyor peki içkiye ne oluyor, aynı şekilde yukarıdan aşağıya ya da aşağıdan yukarıya yağan yağmur nasıl su olarak kalıyor gibi. Her zaman söylediğim “bilimkurguda mantık aranmaz” sözünü siz yüzüme çarpmadan hepsine kabul diyorum, gelelim kadroya.
Filmin yönetmen koltuğunda ilk uzun metraj denemesi olan Juan Diego Solanas oturuyor. Senaryoyu (yine kendinin de katkısı olan) hesaba katmazsak ilk deneme için bence başarılı. Filmin kurgusu, iki dünya arasındaki geçişleri, iki farklı dünyanın gayet başarılı yansıtılmış farklı atmosferleri, kullanılan teknolojik öğeler ve müzikleri de başarılı buldum ama filmi benim için bütün olarak izlenebilir kılan oyunculuktur. Başrollerdeki Jim Sturgess ve Kirsten Dunst gayet iyi bir ikili olmuşlar. İki karakter de anlatmak istenen zıtlık ve çekimi gayet güzel yansıtıyor. Gerçi oyunculuk için Jim Sturgess asıl övgüyü hak ediyor zira Dunst genelde sırıtmak ve gülümsemek arasında gidip gelen silik bir karakteri canlandırıyor. Filmin efektleri de gayet başarılı, özellikle Adam’ın Inceptionvari hareketleri, yanmadan kurtulmak için kaçılan sahneler, ofiste geçen sahneler gayet güzeldi. Çekimler sırasında bir hayli eğlendikleri aşikar. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, filmin bütçesi 60 milyon dolar.
Upside Down final açısından da beni hayal kırıklığına uğratmış olsa da, uslanmaz romantiklerin beğeneceğini tahmin ettiğim “garip ve romantik” bir sonla bitiyor film. Evet biliyorum bilimkurguda mantık aranmaz ve yine susuyorum. Bu film hakkında neden yazdığımı da bilmiyorum, büyük ihtimalle Adam’ın ümitsizce beslediği ümidi tarafından çekildim, yanmadan ait olduğum yere dönsem iyi olacak.
B.Kumbay / 11.01.2013
4 Ocak 2013 Cuma
Life of Pi
1980’lerin kuşağındaki çoğu çocuk gibi ben de masallarla büyüdüm. Rapunzel’in annesinin aşerdiği çileklerin rengi, Kırmızı Başlıklı Kız’ın sepetindeki çöreklerin tadı, Mobydick’in yüzdüğü okyanusun tuzlu kokusu, Bremen Mızıkacıları’nın yaptığı müziğin sesi hala dün gibi aklımdadır. Bilgisayarın hatta renkli televizyonun olmadığı zamanlarda büyüdüm, hayal gücünün insanın en büyük sığınağı ve sahip olduğu en değerli hazinesi olduğunu iyi bilirim. Bu nedenledir ki beni o muhteşem evrene götüren filmler; göremeyeceklerimi gösteren, yaşayamayacaklarımı yaşatan, hissedemeyeceklerimi hissettiren o filmler mucizeyi yaşamaktır benim için. İnanılmayacak olana inanmak en büyük hazinedir, bu hazineyi elde edebilmek için tek yapmanız gereken Stephen King ustanın da dediği gibi “Sıkı durmak ve inanmaktır”.
Life of Pi “sıkı durup inanırsanız” size çok şeyler veren bir film. İlk dakikasından itibaren inanç ve sevgi arasında gidip gelen bu aslında birkaç hikâyeden oluşan görsel şölen The Fall’dan sonra en çok etkilendiğim filmdir. Sıradan konusuna ve tanınmamış oyuncularına rağmen bana sinemada olduğumu hatta gözümdeki 3D gözlüğü bile unutturan, zaman zaman gözlerimin yaşarmasına ve gözlüğe çok şükür çaktırmadan ağlayabilmeme neden olan filmdir. Bittiğinde ne kadar karanlık ve kötü olursa olsun içinde ışık ve iyiliği de barındıran insanoğlunun ruhunu hatırlatan filmdir Life of Pi, izlerken hem üzüldüğüm hem mutlu olduğum filmlerdendir.
Life of Pi son çalışması hüsranla sonuçlanmış bir yazarın bir gün yaşlı bir adamdan “tanrıya inanmasını sağlayacak inanılmaz bir hikâyesi” olan Pi Patel’in adını öğrenmesi ve Pi’nin ziyaretine gitmesiyle başlıyor. Pi Patel bu tanımadığı yabancıya mütevazi evinin küçük mutfağında bir yandan yemek hazırlarken bir yandan da hikayesini anlatmaya başlar. İş bu hikaye hayata Hindistan’daki bir hayvanat bahçesinde gözlerini açan, adını Fransa’nın en ünlü yüzme havuzundan almış olan Piscine Molitor “Pi” Patel’in sıra dışı hayatını anlatmaktadır bizlere. Pi annesi, babası ve kardeşiyle hayvanat bahçesinde geçen basit ve mutlu bir yaşam süren oldukça zeki ve inanç peşinde koşan bir çocuktur. Hindu olarak doğan Pi, Hıristiyan olarak vaftiz edilmek isterken bir yandan da Müslüman olarak namaz kılmaktadır. İnanç arayışı sırasında aşkla da tanışan Pi’nin hayatı ailesinin hayvanat bahçesi ile birlikte taşınma kararıyla tamamen değişir. Bir Japon gemisi ile Kanada’ya doğru yola çıkan Pi, ailesi ve hayvanlar şiddetli bir fırtınanın ortasında kalır, gemi batar, bu faciadan içinde Pi, bir sırtlan, bir zebra, bir orangutan ve Richard Parker adında yetişkin bir Bengal Kaplanı ile tek bir filika kurtulur. Bu andan itibaren Pi’nin yolculuğu tam 227 gün sürecek, bu yolculukta umudu dışında her şeyini kaybetmiş olan Pi kendini ve tanrıyı bulacaktır.
Yazının bundan sonrası filmi izlemeyenler için sıkıntı verici bilgiler içerebilir.
Life of Pi içinde birden çok hikaye barındıran, masalsı anlatımı ve görsel zenginliği ile öne çıkan; gerçek hayat ile hayal gücünü birleştiren inanılmaz bir film. Pi’nin çocukluğu, ailesi, inanç hakkındaki kararsızlığı ve bütün olarak Pi o kadar güzel yansıtılıyor ki karakteri daha ilk dakikalardan itibaren benimsiyorsunuz. Herkesin olabileceği kadar sıradan ama yaşadıklarıyla bir o kadar sıra dışı olan Pi’yi sevmemeniz, ona acımamanız, ona gülmemeniz ve ona ağlamamanız çok zor. Anlatmaya başladığı ilk dakikadan itibaren hikayesi sizi sarıp sarmalıyor, anlattıklarını son dakikaya kadar onunla birlikte yaşıyorsunuz.
Filmde öne çıkan inanç ve dinler mevzuu bazı eleştirmenlerin iddia ettiği gibi misyonerlik kokmuyor. Pi küçük bir çocuk ve içinde büyümekte olduğu Hindistan’da 30 küsür milyon tanrısı olan Hinduizm’i, kültürünün yabancı olduğu Hıristiyanlığı ve zaman zaman huzur bulduğu Müslümanlığı anlamak, tanrıyı bulmak istiyor. Bir yandan dinin karanlık olduğunu düşünen ve mantığın sesine kulak vermesini isteyen babası, bir yandan dinin insan ruhuna hitap eden yegâne araç olduğuna inanan bilim insanı annesi ve bir yandan onunla dalga geçen ama onu seven abisi ile Pi hayvanların arasında geçen dışa kapalı yaşamı ile hayatı, insanları, kültürleri, dinleri ve kendini anlamaya çalışıyor sadece.
Pi tam da aşkı bulmuşken verilen zor bir kararla Nuh’un Gemisi misali ailesi ve tüm varlıkları olan hayvanlar ile bir Japon gemisinde buluyor kendini. Burada değişik kültürde insanlar tanıyor iyi ve kötü fakat zaten alt üst olmuş hayatı fırtına tanrısı Rudra tarafından yerle bir ediliyor; gemi içinde ailesi ve hayvanlar olduğu halde batıyor, kendisi bir zebra, bir sırtlan, bir orangutan ve Richard Parker ile okyanusun ortasında küçücük bir filikada her şeyini yitirmiş bir şekilde kalıveriyor. İşte bu andan itibaren yaşananlar Pi’nin gerçek hikayesi; sırtlan zebrayı ve orangutanı yiyor, kaplan da sırtlanı, Pi ise günlerini kaplana yem olmamak ve onu hayatta tutmaya çalışarak geçirmeye başlıyor. Bir yandan yaşadıklarını filikadaki nasıl hayatta kalınır kitapçığına yazan Pi, bir yandan tanrıya yakarıyor, tanrıya lanetler okuyor, hayaller görüyor, hayatta kalmak için avlanıyor, Richard Parker’ı evcilleştirmeye çalışırken ondan hem korkuyor hem seviyor onu, Bengal kaplanını hayatta tutmak tek amacı oluyor. Zaman zaman okyanus ve tanrılar Pi’nin yüzüne gülse de Pi ve Richard Parker açlığın ve ölümün kıyısında yürüyor; gecelerin o büyülü yeşilinde hayaller görüyor ve zar zor hayatta kalıyorlar. En zor zamanlarında okyanusun ortasında garip bir adaya çıkıyor ve yine birlikte terk ediyorlar bu cennet ama bir o kadar da cehennem adayı ta ki karaya ve kurtuluşa ayak basana dek. Hikaye Richard Parker’ın ardına bakmaksızın tropikal ormana girmesi ve Pi’nin arkasından bir veda bile etmeden çekip gitti diye deli gibi ağlamasıyla bitiyor. Terk edip giden Richard Parker değil aslında, giden Pi’nin hayatta kalma amacı, umudunu besleyen tek varlık, tanıdığı ve hayatından geriye kalan tek şey.
Bundan sonra Pi ve Ang Lee birlikte tongaya düşürüyorlar izleyenleri, Pi Japon gemisinin batma nedenini araştıran sigortacılara inanılabilir başka bir hikaye daha anlatıyor. Bu hikayede zebra bir gemici, sırtlan bir aşçı, orangutan annesi, kaplan ise kendisi. O andan itibaren salondaki izleyiciler ikiye ayrılıyor; inanılmaza inanmak isteyenler ve inanılmaza inanmayanlar olarak. Sonuçta deneyimsiz, çocuk yaştaki bir delikanlı 227 gün boyunca aç ve vahşi bir Bengal Kaplanı ile okyanusun ortasında sağ kalabilir mi, mümkün mü bu? Olsa olsa bu dört insan, insan olanın yaşamak ve görmek istemeyeceği şeyler yaşamışlar o filikada. Cinayet, nefret, yamyamlık ve şiddetle geçen günlerin sonunda hayatta sadece Pi kalabilmiş ve tüm bunları düşünerek delirmemek için Richard Parker ile olan hikayesini uydurmuş. Gerçeği kendi de biliyor ama hikayesi daha anlamlı, hikayesi daha insancıl, hikayesi sayesinde hayatına devam edebilmiş çıldırmadan. Ama raporda yazanlara karşın ortada Pi’nin anlattığı inanılmaz bir hikaye var. Yazara gözyaşları içinde soruyor Pi Patel; “ikisi de geminin nasıl battığını açıklamıyor, ikisini de yalanlayacak kanıt yok peki hangi hikayeye inandın?” diye. Yazar “kaplanlı olana” diye cevap veriyor, “çünkü o daha güzeldi”.
Ne kadar anlatmaya çalışsam da filmi tam anlamıyla anlatabilmemin imkanı yok. Senaryosunun yanında insanlar ve hayvanları, gerçeği ve hayali iç içe işleyen inanılmaz kurgusu, müthiş görselliği ve harika efektleri ile güzel müzikler eşliğinde müthiş bir film Life of Pi. Özellikle bazı sahnelerde elimi ayağımı titreten bir film, hayatımda izlediğim en gerçekçi gemi batma sahnelerine sahip olan film – ki James Cameron izledikten sonra ne düşünmüştür merak içerisindeyim çünkü Titanik bunun yanında animasyon gibi kalıyor –, hayatımda izlediğim en güzel ve gerçekçi sıra dışı doğal ada ekolojisine sahip olan film – bir kez daha James Cameron diyorum, Pandora’ya çok ciddi bir rakiptir -, Pi’nin yeşil okyanus gecesinde gördüğü o hayaller, fosforlu yeşil planktonlar ve balinalı sahneler, adadaki her sahne inanılmazdı. İkinci hikayenin anlatımı sırasında filmin finali olduğu için sıkılıp sabırsızlansam da sahnenin bilerek uzun tutulduğu malum sonuçta “Pi gerçekte olanları o kadar detaylı anlattı ki kaplanlı hikayenin uydurma olduğu barizdi” dedirtecek inanmayanlara, inanmak istemeyenlere.
Ang Lee favori yönetmenlerimden değildir, Brokeback Mountain’dan hiç hazzetmem fakat artık sadık izleyicilerinden biriyim, bu filmde yönetmenlik adına söylenebilecek tek bir şey yok sadece ayağa kalkıp alkışlanmalı. Oyunculuğa gelirsek; Suraj Sharma’nın ilk oyunculuk denemesi ve tıpkı The Fall’daki Catinca Untaru gibi inanılmaz bir performans sergiliyor, o kadar doğal ki uzun zamandır oyunculuk yaptığını sanabilirsiniz. Irrfan Khan dahil diğer oyuncular da çok başarılı tıpkı Richard Parker gibi hepsi hikayeyi yaşayarak oynamış. Filmin giriş sahnesinde duyduğumuz masalsı ninni “Pi’s Lullaby” dahil filmin müzikleri Mychael Danna’ya ait, çok çarpıcı bir soundtrack olmasa da filmin ruhunu tamamıyla yansıttığını söyleyebilirim.
Salonda ikiye ayrılmış izleyici içerisinde sen hangi taraftasın peki diye soranlarınız olduysa eğer; hayal gücümün beni götürdüğü yere ve ötesine kadar giden bir hayalperest olarak ben Pi ve Richard Parker’ın hikayesine inanıyorum. Deneyimsiz, korkmuş, aç bilaç bir delikanlının günde en az 5 kilo etle beslenen 250 kiloluk bir Bengal Kaplanı ile küçücük bir filikada hayatta kalabilmesi imkansız diyorsanız eğer size “peki o delikanlı normal zamanda bile kendi cinsine düşmanı gibi davranan ve kötülüğün yüzünden aktığı 130 kiloluk bir Fransız aşçı ile nasıl hayatta kalabildi o zaman” diye sorarım. Aşçı karakterinin harika yansıtımı için ise haliyle Gerard Depardieu’ye teşekkür etmek gerek.
Hangi hikaye doğru olursa olsun, her şeyini kaybetmiş bir çocuğu umut hayatta tuttu, umut kurtardı. Çünkü Stephen King’in de dediği gibi “Umut iyi bir şeydir – belki de en iyi şeydir ve iyi şeyler asla ölmez”.
Bu arada filmden çıktıktan hemen sonra Life of Pi’nin uyarlandığı Yann Martel’in yazdığı aynı isimli kitabı aldığımı da belirtmeden geçemeyeceğim.
Kıssadan hisse; sinemaya gidin, biletinizi alın, 3D gözlüklerinizi takın ve Life of Pi’yi yaşayın, maalesef onunla yaşayabileceğimiz böyle filmler karşımıza çok nadir çıkıyor.
Aşağıdaki ilginç grafik Pi'nin okyanusun ortasında günlerini nasıl geçirdiği ile ilgili bir istatistik. Filmi izleyenlerin beğeneceğini düşünüyorum zira gayet güzel bir çalışma olmuş.
B.Kumbay / 04.01.2013
16 Aralık 2012 Pazar
The Hobbit: An Unexpected Journey
Soğuk ve güzel bir Cuma günü sinemanın önünde saatleri sayıyoruz. Az sonra kapılar açılacak ve kendimizi uzun zamandır gitmeyi beklediğimiz Orta Dünya’da bulacağız. Nihayet yerlerimize oturuyoruz, 3D gözlüklerimizi takıyoruz. Birimiz Hobbit’i defalarca okumuş, film hakkında her türlü haberi takip etmiş, karakterleri önceden biliyor. Bir diğerimiz bırakın kitabı okumayı filmin fragmanını bile doğru dürüst izlememiş, karakterlerin çoğuna yabancı. İkimizin ortak noktası Yüzüklerin Efendisini okumuş, izlemiş olmamız ve fantastik türüne bayılmamız. Nihayetinde salon kararıyor ve Howard Shore’un harika müziklerinden “My Dear Frodo” eşliğinde kendimizi Shire’da buluveriyoruz.
Bu yazı yukarıdaki iki kişiden Hobbit’i okumayan tarafından yazılmıştır.
The Hobbit: An Unexpected Journey Tolkien’in Lord Of The Rings üçlemesinden 20 yıl önce yazmış olduğu Hobbit adlı eserinden yine LOTR gibi Peter Jackson tarafından uyarlandı. LOTR’de üç kitaptan bir üçleme uyarlayan Jackson bu kez bir kitaptan bir üçleme uyarlamaya karar verdi. Kitap genç Bilbo Baggins ve henüz gençken başından geçen maceraları konu alıyordu. Hobbit üçlemesinin ilk filmi olan The Hobbit: An Unexpected Journey 111. Yaş gününe sayılı günler kalan Bilbo Baggins’in 60 yıl önce yaşadığı macerayı kağıda dökmeye karar vermesiyle başlıyor. Genç Bilbo huzurlu yaşamını sürdürmektedir ta ki bir gün karşısına daha önce sadece adını duymuş olduğu Büyücü Gri Gandalf çıkana dek. Gandalf Bilbo’yu kandırarak onu hiç beklemediği tehlikeli bir maceranın içine sokar. Sakin ve sessiz Shire’dan daha önce hiç ayrılmamış olan Bilbo, Yalnız Dağ’ın altındaki kadim yurtları Erebor’u ele geçiren ejderha Smaug’u öldürmek için bir araya gelen cüce Kral Thorin ve 12 arkadaşını evinde buluverir. Kral Thorin’in zapt edilmiş krallığını geri alabilmek için ‘Hırsız Hobbit’ Bilbo Baggins’e ihtiyacı vardır.
2012’nin en çok beklenen filmlerinden biri olan The Hobbit: An Unexpected Journey (Hobbit: Beklenmedik Yolculuk) 169 dakikalık süresiyle fantastik türü sevmeyenlerin kolay izleyebileceği bir film değil. Özellikle ilk yarıda temponun ağır olması ve bazı diyalogların uzatılmış olması “güzeldi ama izlerken sıkıldık” yorumlarının gelmesine neden olacaktır. Şahsen ben hiç mi hiç sıkılmadım, hikaye ilk dakikadan itibaren beni içine aldı, LOTR’de yaşadığımız o atmosfer, o ruh hiç değişmemiş. Tabii bunda Peter Jackson’ın rolü çok büyük, Tolkien’i gerçek anlamda anlamış bir yönetmen olması ve titiz çalışma yöntemiyle Hobbit’i yönetmesi gereken tek insandı bana göre. Filmin o masalsı dokusu sizi sararken, oldukça kalabalık karakterleriyle bir üçlemenin başlangıç filminden beklenmeyecek derecede heyecanlı bir film TH:aUJ. İlk yarıda bazı diyalogların uzun tutulduğu doğru fakat ilk film olduğu ve karakterlerin derinliği göz ardı edilmemeli. Diyaloglar uzun olabilir ama boş değil, karakterlerin özündeki o eğlenceli – hüzünlü ruh hali çok güzel yansıtılmış.
Filmde en çok hoşuma giden sahneler Gollum ve Bilbo arasında geçen bilmece düellosu diyebilirim. İzlerken Kara Kule’deki Eddie – Mono Blaine düellosunu andığım ve ciddi anlamda güldüğüm sahneler. Aynı zamanda yüzüğün bulunuşu üzerine oldukça önemli sahneler, Gollum’u özleyenler de kendisiyle bol bol hasret giderecekler.
TH:aUJ tam bir görsel şölen olmasının yanında aynı zamanda şimdiye dek izlediğim en iyi 3D sinema filmi. Öyle aralara serpilmiş 3D sahneler yok, neredeyse tamamı 3D çekilmiş. İzlerken burnumun direği bir hayli sızlasa da film için değerdi desem beni tanıyanlar ne demek istediğimi anlayacaktır. Filmde görselliğin yanında müzikler de şahane, Howard Shore yapar da şahane olmaz mı? Soundtrack albümü yaklaşık 2 aydır dinliyorum, LOTR gibi iddialı bir albüm değil fakat filmin yapısına uymuş. Özellikle filmde cüceler tarafından seslendirilen ‘Song of the Lonely Mountain’ dinlerken insanı hüzne boğuyor, sizi alıp ta Erebor’a götürüyor.
Oyunculuğa gelirsek; Martin Freeman’ı zaten çok severim ve yine döktürmüş. Ian McKellen için söylenecek söz yok zaten, onsuz bir Hobbit düşünemezdim. Ian Holm, Andy Serkis, Hugo Weaving ve Christopher Lee’yi görmek de çok hoştu benim için.
TH:aUJ’da ilk kez karşımıza çıkan cüceler de karakter ve oyunculuk açısından oldukça başarılıydı. Özellikle Kral Thorin’i canlandıran Richard Armitage rolüne çok yakışmış.
Ve Elijah Wood, kimileri Hobbit’te ne işi var Frodo’nun dese de bence filmin başlangıcı Hobbit’i LOTR’e bağlama ve yaşlı-genç Bilbo’nun izleyiciye yansıtılması açısından mükemmeldi, daha iyisini düşünemiyorum. Bu açıdan Frodo hiçbir şekilde göze batmıyor, hikayeye bir etkisi olmadığı gibi bütünlük açısından gayet de güzel olmuş. Yine de gözlerim Wilfred’ı aramadı desem yalan olur, bir ihtimal kilerden çıkıp geliverir diye aklımdan geçmedi değil.
Ve Legolas’ın babası Kral Thranduil olarak mısır püskülü sarı saçları ile Lee Pace’i görmenin değeri paha biçilemez.
Filmin benim için tek zayıf yanı Türkçe dublajlı izlemem oldu, her ne kadar iyi dublaj yaparsak yapalım – ki son yıllarda özellikle karakter-ses uyumu konusunda hiç de başarılı değiliz – hiçbir dublaj orjinalinin yerini tutmuyor bu bakımdan filmin orjinalini izleyeceğim günü de sabırsızlıkla bekliyorum.
Kıssadan hisse; The Hobbit: An Unexpected Journey The Lord Of The Rings’in ruhundan izler yansıtan, fantastik türün en iyi örneklerinden biri. Abartıldığı kadar değil diyemiyorum, iyi bir uyarlama değil diyemiyorum, bunları ancak Hobbit’i okumuş olanlar söyleyebilir. Daha önce Yüzüklerin Efendisini okumuş ve birçok kez izlemiş biri olarak benim için gayet başarılı bir filmdir hatta beklentilerimi aşmıştır, ikinci kere izlenmesi gereken bir filmdir diyebilirim. Serinin ikinci filmi The Hobbit: The Desolation of Smaug 2013’de, üçüncü film olan The Hobbit: There and Back Again 2014’de vizyona girecek.
Yüzüklerin Efendisi serisini izlediğim, 3 yıl sinemalara koşa koşa gittiğim yıllarım geliyor aklıma, sizin gelmiyor mu? Gelmiyorsa ve bir ihtimal Yüzüklerin Efendisi’ni izlemediyseniz hatta kitabı da okumadıysanız aman ha salondan filmin bitmesine 15 dakika kala çıkan saf ergenler gibi yapmayın, yarıda bırakıp çıkacaksanız hiç izlemeyin daha iyi.
B.Kumbay / 16.12.12
18 Kasım 2012 Pazar
Nokia Lumia 920
Sinema-dizi ve kitap dışında yazdığım ilk
inceleme olacak bu, teknolojiden anlarım fakat meslek itibariyle uzman
değilim. Yine de 14 yıldır Nokia kullanan bir tüketici olarak Lumia 920
hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istedim.
Öncelikle belirtmeliyim ki Nokia dışında sadece Neonode N2 kullanıyorum o bakımdan bu inceleme bir karşılaştırma olmaktan çok uzaktır, telefonu satın aldığım 15 Kasım akşamı itibari ile elimden düşürmediğim Lumia 920’nin olumlu ve olumsuz yönlerini sizlere elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.
3 gündür arkadaşlarımın telefona tepkisi hayli enteresan, her gören aman tanrım bu nedir telefon mu deyip eline aldıktan sonra nedir sendeki bu Nokia hastalığı diyor. Hayatım boyunca prestij ürünlerini - veya popüler ürünleri hangisini tercih ederseniz – kullanmayı reddetmiş bir insanım. Özellikle teknolojik ürünlerde herkesin elinde dolaşan ürünleri asla kullanmam bu bakımdan Lumia 920’nin sınırlı bir kesime hitap etmesini umuyorum fakat bu ümidim Lumia 920 hakkındaki en büyük hayal kırıklığım olan “düşük fiyatı” sayesinde tehlikeye girmiş gibi görünse de, oyuncaktan farksız piyasadaki bazı rakipleri sayesinde Lumia’yı yine sınırlı bir kesimin elinde göreceğimizi ümit ediyorum.
Lumia 920’nin en büyük kozu dokunmatik ekranı, inanılmaz hassas olan ekranı sadece parmakla değil tırnaklarınızla da kullanabilirsiniz. Yine Nokia tarafından iddia edildiği gibi eldivenle de kullanılabiliyor hatta neredeyse dokunmanıza bile gerek kalmıyor. Bu yönden Yeni ipad’den çok daha iyi bir ekrana sahip olduğunu söyleyebilirim; ipad’deki gibi ekranda çok yoğun parmak lekesi de kalmıyor. Nokia’nın yazılım olarak Windows’u kullanması bence tam isabet. Yaklaşık 3 yıldır Windows’lu Neonode kullanıyorum ve çok memnunum, Lumia’nın da menü geçişleri, işlem süresi vb. inanılmaz seri. Telefonu aldığımdan beri menüyü kullanırken, mesaj yazarken, fotoğraf çekerken-düzenlerken, video çekerken, chat yaparken, fotoğraf yüklerken, bilgisayara bağladığımda, bluetooth ile veri yüklerken vs. kesinlikle donma ve takılma yaşamadım, yaşayacağımı da düşünmüyorum. Bu arada bir önceki telefonunuz Windows kullanıyorsa veya Nokia ise rehberinizi tek bir tıkla Lumia 920’ye aktarabiliyorsunuz, bu konuda da hiç zorluk yaşamadım.
Yine Nokia’yı tercih etmemin en büyük nedenlerinden biri olan Carl Zeiss optikli fotoğraf makinası inanılmaz başarılı. PureView teknolojili fotoğraf çekim hızı, çekim kalitesi, çekim ayarları her şey kusursuz tasarlanmış. Nokia tarafından geliştirilmiş uygulamalardan özellikle Akıllı Çekim, Sinemagraf ve Panorama olmazsa olmazlardan. Ana kamera 8.7 mp, ana video kamera video kare hızı 30 fps, 1080p HD çözünürlüklü videolar çekebiliyorsunuz.
Lumia’yı elime ilk aldığımda menüsü konusunda biraz bocaladığımı itiraf etmeliyim fakat bir saat gibi bir sürede ayarlar dahil her şeyini çözdüm, Windows 7 kullanıcıları zaten zorluk çekmeyecektir. Live Tile teknolojisi kullanışlı ve erişimi gayet kolaylaştıran bir teknoloji, telefon sürekli internete bağlı kaldığı sürece facebook, twitter, kaç tane tanımlamış olursanız olun tüm maillerinizle her şeyden haberdar oluyorsunuz. Yahoo, Hotmail ve gmail’i otomatik olarak destekleyen Lumia’ya pop-up ayarlarını kendiniz yaparak başka mailler de tanımlayabilirsiniz.
Lumia’da gerçek ofis programları var, özellikle çalışanlar Word, Excel, Outlook, Power Point ve One Note ihtiyaçlarını rahatlıkla giderebilirler. Yalnız telefonu aldığınızda Microsoft’un Pdf Reader uygulamasını indirmenizde fayda var.
Lumia 920 Facebook’u aktif olarak kullananlar için tam da aranan telefon diyebilirim. Kişiler listesini Facebook hesabınız ile senkronize ediyor, rehberinizde Facebook’da sizde telefonu olmayan arkadaşlarınızı da görebiliyorsunuz. Kişilerin üzerine geldiğinizde telefonla arama, mail atma, Facebook duvarına yazma, Twitter’dan mesaj gönderme ve yüklediğiniz uygulamalara göre – örneğin WhatsApp’dan mesaj gönderme gibi – seçenekler size sunulmuş.
Lumia 920’yi telefon resmen Türkiye piyasasına çıkmadan aldığım için bazı uygulamalar konusunda sıkıntı yaşıyorum, bölge olarak geçerli olmayan GetGlue ve Pinterest gibi uygulamalar zaman içerisinde Nokia Türkiye Marketi’ne gelecektir.
Lumia 920’nin bir başka ağır taşı Nokia Haritalar ve uygulamaları. Nokia Haritalar, Nokia Bilen Göz ve Nokia Drive uygulamaları inanılmaz hızlı, içerik olarak oldukça zengin ve içerik bilgisi doğru uygulamalar. Sarı Sayfalar’ı kullanan Nokia Haritalar ile kaybolmanız pek de mümkün değil hatta en ufak mahalle bakkalının adres ve telefonuna dahi ulaşabiliyorsunuz. Henüz beta sürümü yayınlanan Nokia Drive ise sadık gps’im Piranha’yı aratmıyor hem de offline kullanılabiliyor, Türkçe ses destekli gps’i kullanabilmek için Türkiye haritasını ve eklentileri indirmeniz yeterli.
Lumia 920’nin internet bağlantı hızı inanılmaz, neredeyse pc’im ile kapıştığını rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle ekli mail gönderip alırken hiç sorun yaşamadım, bu konuda da gayet tatmin edici.
Telefonu almadan önce gezindiğim yabancı forumlarda Lumia 920’nin en büyük dezavantajının pil ömrü konusu olduğunu okumuş ve bu konuda hayli endişelenmiştim. Telefonunu 4-5 günde bir şarj etmeye alışık biri olarak gün aşırı şarj kâbusumdur diyebilirim. Yalnız telefonu deneyen ve inceleme yazanların eksik kaldığı nokta cihazın ikinci günden sonra şarj konusunda kendini toparladığı. Şu sıralar zaten elimden düşüremediğim için tam olarak değerlendiremesem de, arka planda çalışmakta olan uygulamaları kapadığınızda ve dışarıda iken wireless’ı kapalı tuttuğunuzda şarjın gitme süresi bir hayli uzuyor. Bu bakımdan internette şu an dolaşan şarj ömrü sorununun çok da gerçekçi olmadığını belirtmekte fayda var.
Lumia 920 hakkında bana göre iki sorun var, birincisi olan düşük fiyattan zaten bahsetmiştim; böyle kaliteli bir telefonu böyle bir fiyata satmak dürüst bir hareket olarak görülebilir fakat Nokia’nın amiral gemisi olarak adlandırdığı Lumia 920’den en az iki katı fiyat beklerdim. Telefon hakkındaki ikinci sorunum Türkiye’de henüz piyasaya çıkmamış olan aksesuarları. Özellikle koruyucu kapak, kılıf vb. nin olmaması oldukça kötü; Gorilla Glass ekran kolay kolay çizilmiyor fakat ana kameranın üstünde herhangi bir koruyucu veya N97’deki gibi bir kapak olmaması telefonun çantada anahtarlarla temas etme olasılığı konusunda bana kabus gördürmeye yetiyor da artıyor. Lumia resmen piyasaya sunulduğunda bu derdimden kurtulacağım tabi, özellikle kablosuz şarj ünitelerinden Fatboy’u sabırsızlıkla bekliyorum.
Telefon hakkında bir diğer olumsuz yorum da radyosu olmaması konusunda idi. Hayatımda telefondan radyo dinlememiş biri olarak çok da umurumda değil açıkçası fakat Nokia Müzik uygulaması içindeki Mix Radio’dan istediğiniz ülkeden istediğiniz tarzda müziği bedava dinleyebilir, dilerseniz satın alıp telefona indirebilirsiniz.
Lumia 920’nin arka kapağı açılmıyor, yedek pil taşımaya alışanlar için bu da sorun teşkil edebilir. Ayrıca sim kartınızı kestirmek durumundasınız, yani sim kartınızı bir daha eski model telefonunuzda kullanamayacaksınız.
Gelelim veri yedekleme konusuna. PC yazılımı olarak Windows 7 veya 8 kullanmıyorum, N97 ile sorunsuz kullandığım Nokia Suite yazılımını Lumia 920 ile kullanamadım fakat usb kablosu ile pc’ye bağladığımda fotoğraf-video-müzik içeriğini görebiliyor ve veri aktarımı yapabiliyorum. Bu program eksiğinin zaman içerisinde Nokia tarafından çözüleceğine inanıyorum. O zamana kadar yedeklerimizi nasıl alacağız derseniz size sadece SkyDrive derim; telefonu alır almaz uygulamayı indirip ayarlarını yapın, telefon içeriğiniz dakikasında SkyDrive hesabınıza yedek alınıyor, telefondan sildiğiniz verilere SkyDrive’dan ulaşabiliyorsunuz. Uzaktan erişim, kitleme, içerik silme gibi özellikler de mevcut tabi. Bu arada hemen belirteyim Lumia 920’nin 32 GB’lık dahili depolama alanı var, SkyDrive’ı da hesaba katarsanız bu konuda da oldukça tatmin edici bir telefon.
Bilmenizde fayda olabilecek diğer bazı ayrıntılar; telefonun şarj süresi 1 saat kadar fakat ilk aldığınızda mutlaka 8 saat şarj edin. Screen Shot Windows tuşu ve kilit tuşuna aynı anda basılarak alınıyor. Lumia 920’nin kutusu tamamen geri dönüşüm malzemelerinden yapılmış, kutu içeriğinde kulaklık, usb kablosu, adaptör başlığı ve sim kapak tuşu var. Kullanım kılavuzu da kutuya dahil fakat bana pek yararı dokunduğunu söyleyemeyeceğim.
Son olarak Lumia 920 ile çektiğim bir resmi sizlerle paylaşmak istiyorum; yaramaz kızımızın hiç yerinde durmadığı göz önüne alındığında hayli zorlu bir çekim olduğunu tahmin edersiniz.
Lumia 920 düşme testi videosu için:
Öncelikle belirtmeliyim ki Nokia dışında sadece Neonode N2 kullanıyorum o bakımdan bu inceleme bir karşılaştırma olmaktan çok uzaktır, telefonu satın aldığım 15 Kasım akşamı itibari ile elimden düşürmediğim Lumia 920’nin olumlu ve olumsuz yönlerini sizlere elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.
3 gündür arkadaşlarımın telefona tepkisi hayli enteresan, her gören aman tanrım bu nedir telefon mu deyip eline aldıktan sonra nedir sendeki bu Nokia hastalığı diyor. Hayatım boyunca prestij ürünlerini - veya popüler ürünleri hangisini tercih ederseniz – kullanmayı reddetmiş bir insanım. Özellikle teknolojik ürünlerde herkesin elinde dolaşan ürünleri asla kullanmam bu bakımdan Lumia 920’nin sınırlı bir kesime hitap etmesini umuyorum fakat bu ümidim Lumia 920 hakkındaki en büyük hayal kırıklığım olan “düşük fiyatı” sayesinde tehlikeye girmiş gibi görünse de, oyuncaktan farksız piyasadaki bazı rakipleri sayesinde Lumia’yı yine sınırlı bir kesimin elinde göreceğimizi ümit ediyorum.
Lumia 920’nin en büyük kozu dokunmatik ekranı, inanılmaz hassas olan ekranı sadece parmakla değil tırnaklarınızla da kullanabilirsiniz. Yine Nokia tarafından iddia edildiği gibi eldivenle de kullanılabiliyor hatta neredeyse dokunmanıza bile gerek kalmıyor. Bu yönden Yeni ipad’den çok daha iyi bir ekrana sahip olduğunu söyleyebilirim; ipad’deki gibi ekranda çok yoğun parmak lekesi de kalmıyor. Nokia’nın yazılım olarak Windows’u kullanması bence tam isabet. Yaklaşık 3 yıldır Windows’lu Neonode kullanıyorum ve çok memnunum, Lumia’nın da menü geçişleri, işlem süresi vb. inanılmaz seri. Telefonu aldığımdan beri menüyü kullanırken, mesaj yazarken, fotoğraf çekerken-düzenlerken, video çekerken, chat yaparken, fotoğraf yüklerken, bilgisayara bağladığımda, bluetooth ile veri yüklerken vs. kesinlikle donma ve takılma yaşamadım, yaşayacağımı da düşünmüyorum. Bu arada bir önceki telefonunuz Windows kullanıyorsa veya Nokia ise rehberinizi tek bir tıkla Lumia 920’ye aktarabiliyorsunuz, bu konuda da hiç zorluk yaşamadım.
Yine Nokia’yı tercih etmemin en büyük nedenlerinden biri olan Carl Zeiss optikli fotoğraf makinası inanılmaz başarılı. PureView teknolojili fotoğraf çekim hızı, çekim kalitesi, çekim ayarları her şey kusursuz tasarlanmış. Nokia tarafından geliştirilmiş uygulamalardan özellikle Akıllı Çekim, Sinemagraf ve Panorama olmazsa olmazlardan. Ana kamera 8.7 mp, ana video kamera video kare hızı 30 fps, 1080p HD çözünürlüklü videolar çekebiliyorsunuz.
Lumia’yı elime ilk aldığımda menüsü konusunda biraz bocaladığımı itiraf etmeliyim fakat bir saat gibi bir sürede ayarlar dahil her şeyini çözdüm, Windows 7 kullanıcıları zaten zorluk çekmeyecektir. Live Tile teknolojisi kullanışlı ve erişimi gayet kolaylaştıran bir teknoloji, telefon sürekli internete bağlı kaldığı sürece facebook, twitter, kaç tane tanımlamış olursanız olun tüm maillerinizle her şeyden haberdar oluyorsunuz. Yahoo, Hotmail ve gmail’i otomatik olarak destekleyen Lumia’ya pop-up ayarlarını kendiniz yaparak başka mailler de tanımlayabilirsiniz.
Lumia’da gerçek ofis programları var, özellikle çalışanlar Word, Excel, Outlook, Power Point ve One Note ihtiyaçlarını rahatlıkla giderebilirler. Yalnız telefonu aldığınızda Microsoft’un Pdf Reader uygulamasını indirmenizde fayda var.
Lumia 920 Facebook’u aktif olarak kullananlar için tam da aranan telefon diyebilirim. Kişiler listesini Facebook hesabınız ile senkronize ediyor, rehberinizde Facebook’da sizde telefonu olmayan arkadaşlarınızı da görebiliyorsunuz. Kişilerin üzerine geldiğinizde telefonla arama, mail atma, Facebook duvarına yazma, Twitter’dan mesaj gönderme ve yüklediğiniz uygulamalara göre – örneğin WhatsApp’dan mesaj gönderme gibi – seçenekler size sunulmuş.
Lumia 920’yi telefon resmen Türkiye piyasasına çıkmadan aldığım için bazı uygulamalar konusunda sıkıntı yaşıyorum, bölge olarak geçerli olmayan GetGlue ve Pinterest gibi uygulamalar zaman içerisinde Nokia Türkiye Marketi’ne gelecektir.
Lumia 920’nin bir başka ağır taşı Nokia Haritalar ve uygulamaları. Nokia Haritalar, Nokia Bilen Göz ve Nokia Drive uygulamaları inanılmaz hızlı, içerik olarak oldukça zengin ve içerik bilgisi doğru uygulamalar. Sarı Sayfalar’ı kullanan Nokia Haritalar ile kaybolmanız pek de mümkün değil hatta en ufak mahalle bakkalının adres ve telefonuna dahi ulaşabiliyorsunuz. Henüz beta sürümü yayınlanan Nokia Drive ise sadık gps’im Piranha’yı aratmıyor hem de offline kullanılabiliyor, Türkçe ses destekli gps’i kullanabilmek için Türkiye haritasını ve eklentileri indirmeniz yeterli.
Lumia 920’nin internet bağlantı hızı inanılmaz, neredeyse pc’im ile kapıştığını rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle ekli mail gönderip alırken hiç sorun yaşamadım, bu konuda da gayet tatmin edici.
Telefonu almadan önce gezindiğim yabancı forumlarda Lumia 920’nin en büyük dezavantajının pil ömrü konusu olduğunu okumuş ve bu konuda hayli endişelenmiştim. Telefonunu 4-5 günde bir şarj etmeye alışık biri olarak gün aşırı şarj kâbusumdur diyebilirim. Yalnız telefonu deneyen ve inceleme yazanların eksik kaldığı nokta cihazın ikinci günden sonra şarj konusunda kendini toparladığı. Şu sıralar zaten elimden düşüremediğim için tam olarak değerlendiremesem de, arka planda çalışmakta olan uygulamaları kapadığınızda ve dışarıda iken wireless’ı kapalı tuttuğunuzda şarjın gitme süresi bir hayli uzuyor. Bu bakımdan internette şu an dolaşan şarj ömrü sorununun çok da gerçekçi olmadığını belirtmekte fayda var.
Lumia 920 hakkında bana göre iki sorun var, birincisi olan düşük fiyattan zaten bahsetmiştim; böyle kaliteli bir telefonu böyle bir fiyata satmak dürüst bir hareket olarak görülebilir fakat Nokia’nın amiral gemisi olarak adlandırdığı Lumia 920’den en az iki katı fiyat beklerdim. Telefon hakkındaki ikinci sorunum Türkiye’de henüz piyasaya çıkmamış olan aksesuarları. Özellikle koruyucu kapak, kılıf vb. nin olmaması oldukça kötü; Gorilla Glass ekran kolay kolay çizilmiyor fakat ana kameranın üstünde herhangi bir koruyucu veya N97’deki gibi bir kapak olmaması telefonun çantada anahtarlarla temas etme olasılığı konusunda bana kabus gördürmeye yetiyor da artıyor. Lumia resmen piyasaya sunulduğunda bu derdimden kurtulacağım tabi, özellikle kablosuz şarj ünitelerinden Fatboy’u sabırsızlıkla bekliyorum.
Telefon hakkında bir diğer olumsuz yorum da radyosu olmaması konusunda idi. Hayatımda telefondan radyo dinlememiş biri olarak çok da umurumda değil açıkçası fakat Nokia Müzik uygulaması içindeki Mix Radio’dan istediğiniz ülkeden istediğiniz tarzda müziği bedava dinleyebilir, dilerseniz satın alıp telefona indirebilirsiniz.
Lumia 920’nin arka kapağı açılmıyor, yedek pil taşımaya alışanlar için bu da sorun teşkil edebilir. Ayrıca sim kartınızı kestirmek durumundasınız, yani sim kartınızı bir daha eski model telefonunuzda kullanamayacaksınız.
Gelelim veri yedekleme konusuna. PC yazılımı olarak Windows 7 veya 8 kullanmıyorum, N97 ile sorunsuz kullandığım Nokia Suite yazılımını Lumia 920 ile kullanamadım fakat usb kablosu ile pc’ye bağladığımda fotoğraf-video-müzik içeriğini görebiliyor ve veri aktarımı yapabiliyorum. Bu program eksiğinin zaman içerisinde Nokia tarafından çözüleceğine inanıyorum. O zamana kadar yedeklerimizi nasıl alacağız derseniz size sadece SkyDrive derim; telefonu alır almaz uygulamayı indirip ayarlarını yapın, telefon içeriğiniz dakikasında SkyDrive hesabınıza yedek alınıyor, telefondan sildiğiniz verilere SkyDrive’dan ulaşabiliyorsunuz. Uzaktan erişim, kitleme, içerik silme gibi özellikler de mevcut tabi. Bu arada hemen belirteyim Lumia 920’nin 32 GB’lık dahili depolama alanı var, SkyDrive’ı da hesaba katarsanız bu konuda da oldukça tatmin edici bir telefon.
Bilmenizde fayda olabilecek diğer bazı ayrıntılar; telefonun şarj süresi 1 saat kadar fakat ilk aldığınızda mutlaka 8 saat şarj edin. Screen Shot Windows tuşu ve kilit tuşuna aynı anda basılarak alınıyor. Lumia 920’nin kutusu tamamen geri dönüşüm malzemelerinden yapılmış, kutu içeriğinde kulaklık, usb kablosu, adaptör başlığı ve sim kapak tuşu var. Kullanım kılavuzu da kutuya dahil fakat bana pek yararı dokunduğunu söyleyemeyeceğim.
Son olarak Lumia 920 ile çektiğim bir resmi sizlerle paylaşmak istiyorum; yaramaz kızımızın hiç yerinde durmadığı göz önüne alındığında hayli zorlu bir çekim olduğunu tahmin edersiniz.
Lumia 920 düşme testi videosu için:
Lumia 920 teknik özellikleri için:
http://www.nokia.com/tr-tr/urunler/telefon/lumia920/teknik-ozellikler/
B.Kumbay / 18.11.2012
Edit: Lumia aksesuarlarının nihayet Türkiye pazarına girmeye başlamasıyla cuma günü kablosuz şarj ünitesi W.Charger Plate'i alabildim ve gerçekten çok büyük kolaylık olduğunu söyleyebilirim. Şarj süresi ve diğer özellikler tamamen kablo ile şarj ettiğinizdeki gibi. Telefon ve plate biraz ısınıyor ama şimdiye dek ciddi bir ısınmayla karşılaşmadım. Lumia 920 kullanıcısıysanız şiddetle tavsiye ederim. Bu arada Windows 8 Lumia 920 güncellemesinin çok yakında olduğunu da belirteyim.
B.Kumbay / 16.12.2012
http://www.nokia.com/tr-tr/urunler/telefon/lumia920/teknik-ozellikler/
B.Kumbay / 18.11.2012
Edit: Lumia aksesuarlarının nihayet Türkiye pazarına girmeye başlamasıyla cuma günü kablosuz şarj ünitesi W.Charger Plate'i alabildim ve gerçekten çok büyük kolaylık olduğunu söyleyebilirim. Şarj süresi ve diğer özellikler tamamen kablo ile şarj ettiğinizdeki gibi. Telefon ve plate biraz ısınıyor ama şimdiye dek ciddi bir ısınmayla karşılaşmadım. Lumia 920 kullanıcısıysanız şiddetle tavsiye ederim. Bu arada Windows 8 Lumia 920 güncellemesinin çok yakında olduğunu da belirteyim.
B.Kumbay / 16.12.2012
9 Kasım 2012 Cuma
Kara Kule 4.5: Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar
Bir insan hiçbir zaman hikayeler için fazla büyük olmaz. Erkek veya kadın, kız veya oğlan, fark etmez. Hepimiz hikayeler için yaşarız. – Roland Deschain
Dışarıda sonbaharın sert rüzgarı camımın önündeki genç ceviz ağacını eğip üzerinde ölmekte olan yarı sararmış yaprakları dört bir yana savururken, bundan tam 18 yıl önce çıktığım ve çoktan bittiğini sandığım bir hikayenin, içinde gün yüzüne çıkmış saklı bir parçası olan ince kitabını ellerimde tutuyorum. Orta Dünya’da gezerken neredeyse birlikte büyüdüğüm Roland, Eddie, Jake, Susannah ve Oy kitabın içerisindeler, bana anlatacak hikayeleri, yaşatacak yeni maceraları var. Ama korkuyorum, her ne kadar Kara Kule macerası istediğim gibi bitmemiş olsa da 18 yıl boyunca birlikte hem gülüp hem ağladığım Ka-Tet’i bir daha görememekten korkuyorum. Nihayet yağmur damlaları sağanak olarak düşmeye başladığında Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar’ın kapağını açıyorum ve o andan itibaren kim olduğumu ve nerede olduğumu unutuyorum.
Yedi kitaplık bir seri olan Kara Kule son kitap Kule ile bitti diye biliyorken sekiz yıl sonra karşımıza çıkan Stephen King’in deyimiyle Kara Kule 4.5, Lud sonrası ve Calla öncesi Ka-Tet’in başından geçen kısa bir macerayı konu alıyor fakat kitap aslında iç içe geçen üç hikayeden oluşuyor; Ka-Tet ve Kara Ayaz maceraları, Kara Ayaz sırasında Roland’ın anlattığı gençlik yıllarından bir maceranın hikayesi ve Roland’ın bu macera sırasında anlattığı annesinden kalan hikaye Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar (The Wind Through The Keyhole). Bu şekilde iç içe geçmiş üç hikaye o kadar güzel anlatılmış ki, ne eksik bir nokta kalmış ne akıllarda bir soru hem de 328 sayfa içerisine sığdırılmış şekilde. Bu bakımdan Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar King’in kısa hikaye yazmadaki eşsiz yeteneğinin belki de en güzel örneği.
Gerek artık ailemden olarak gördüğüm Ka-Tet olsun gerek hikayelerin içeriği, her sayfasında inanılmaz zevk aldığım ADER Kara Kule Evreni’nde üç farklı zaman diliminde geçmesi ve önemli karakterleri barındırması açısından eşsiz bir kitap. 11 yılda okuduğum Kara Kule macerasında hiçbir kitabın yorumunu yazmamanın da verdiği vicdan azabı ile hemen geçiştirebileceğim bir yazı olmayacak bu, içinde ispiyonlar ve kendi yorumlarım da olacak o yüzden kitabı okumadıysan Sadık Okuyucu veya Kara Kule’yi henüz bitirmediysen okumayı şu an bırakmanı tavsiye ederim. Ve sen ki eğer Sadık Okuyucu değilsen, her ne kadar Stephen King Kara Kule okumamış olanların da bu kitaptan zevk alabileceğini söylese de, sen de okumayı bırakabilirsin zira bu yazı senin için de bir anlam ifade etmeyecektir.
Ader’de ilk hikaye olan Ka-Tet’in macerası Çorak Topraklar ve Lud faciasından hemen sonra, Calla seyahatinden hemen önce geçiyor. Lud ve Mono Blaine sonrası canlarını zor kurtaran ve oldukça yorulan Ka-Tet: Roland, Eddie, Jake, Susannah ve Oy yollarına devam edebilmek için bir nehrin karşı kıyısına geçmek durumundadırlar. Eski Dünya ve Gilead zamanını hatırlayan yaşlı kayıkçı Bix karşıya geçmelerine yardımcı olur ve belki de hayatlarını kurtararak Oy’un garip davranışlarının nedenini Roland’a hatırlatır; üzerinden geçtiği her şeyi dondurarak yok eden Kara Ayaz fırtınası yaklaşmaktadır. Kara Ayaz’dan kurtulmak için terk edilmiş Goon Kasabası’nın taş binasına sığınan Ka-Tet fırtına bastırdığında ucu ucuna ateşi yeni yakmıştır, içinden çıkamayacakları taş bina rüzgara ve amansız soğuğa karşı dayanmaya çalışırken Roland gençken yaşadığı maceralardan birinin hikayesini anlatmaya başlar.
İkinci hikaye olan ve Gilead’da başlayan bu macerada Roland’ın Rhea’nın etkisiyle annesi Gabriel’i öldürmesinin üzerinden henüz kısa bir süre geçmişken babası Steven Roland ve arkadaşı Jamie DeCurry’yi Gilead’dan çok da uzakta olmayan bir madenci kasabası olan Debaria’ya gönderir. İki silahşor Debaria’daki toplu katliamı ve bu katliamı yaptığı söylenen Deri-Değişen’i Steven Deschain’in eski bir dostu olan Yüksek Şerif Hugh Peavy’nin de yardımı ile araştıracaktır. Henüz genç ve çok da deneyimli olmayan iki silahşor kasabadaki katliamın sorumlusunun gerçekten de her seferinde farklı bir hayvana dönüşen bir Deri-Değişen olduğunu anlarlar. Şans eseri kurtulan tek görgü tanığı Billy Streeter saldırganın yüzünü görememiş olsa da Roland durumdan istifade etmek için Billy’yi yem olarak kullanmaya karar verir. Katliamda babasını kaybetmiş henüz çocuk yaşta olan Billy’yi hapishanede bir hücreye kilitleyen Roland korkmaması için ona çocukken annesinin kendisine anlattığı bir hikaye olan Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar’ı anlatmaya başlar. Bu esnada Jamie ve Şerif Peavy tuz madenlerinde şüphelileri toplamakla meşguldürler.
Ve üçüncü hikaye olan Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar Roland’ın çocukken en sevdiği hikayedir. “Evvel zaman içinde, dedenin dedesi daha doğmamışken, Sonsuz Orman denilen henüz keşfedilmemiş yabani toprakların kıyısında Tim adında bir çocuk, annesi Nell ve babası Koca Ross yaşardı. Pek varlıklı olmamalarına rağmen bir süre mutlu yaşadılar…” diye başlayan hikaye Gilead zamanında Sonsuz Orman’ın hemen kıyısındaki küçük Tree Kasabası’nda geçmektedir. Hikayenin kahramanı Tim Ross, Billy Streeter ile aynı yaşlarda oldukça akıllı bir çocuktur. Demirağacı keserek evi geçindiren babası Koca Ross bir gün bir ejderhanın saldırısıyla ölünce hayatları alt üst olan Tim ve annesi her yıl vergi toplamaya gelen Tahsildar’ın gelişine az bir süre kalmışken evin reisini kaybetmenin yanında evlerini de kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar. Gerekli vergiyi ödemek için çareler arayan Nell Ross’un karşısına onunla evlenmek isteyen Koca Ross’un ortağı oduncu Bern Kells çıkar. Evlerini kaybetmemek için son çare Bern Kells ile evlenen Nell bir süre sonra Kells’den şiddet görmeye başlamıştır ki günler geçer ve karşılarında kara aygırına binmiş halde Tahsildar’ı bulurlar. Tahsildar gümüş almakla yetinmez, Tim’le kısa bir konuşma yapar ve ona tek bir seferlik kullanılabilen gümüş bir anahtar verir. Bu anahtarı Bern Kells’in yanından ayırmadığı ve sürekli kilitli tuttuğu sandığı açmak için kullanan Tim sandığın içinde babasının uğurlu akçe kolyesini bulur; babası ejderha ateşinde yanıp kül olmasına rağmen boynundan hiç çıkarmadığı akçe islenmemiştir bile. Bunun üzerine ormanın derinliklerine Tahsildar’ı aramaya giden Tim kendini ölümün kıyısında geçecek olan tehlikeli bir maceranın içinde bulacaktır.
“Zaman bir anahtar deliği, diye düşündü yıldızlara bakarken. Evet, bence öyle. Bazen eğilip delikten bakıyoruz. Ve öyle yaptığımızda yüzümüzde hissettiğimiz rüzgar – anahtar deliğinden esen rüzgar – yaşayan tüm evrenin nefesi.” – Tim Kells
Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar Orta Dünya’nın eski zamanlarında geçen güzelin de ötesinde bir hikaye. Özellikle başroldeki karakterlere baktığımızda karşımızda Tahsildar rolünde oldukça iyi tanıdığımız Randall Flagg’i ve pek de iyi tanımadığımız ama keşke tanısaymışız dediğimiz Ak’ın büyücüsü Eld’li Maerlyn’i buluveriyoruz. Yine yarı bitki yarı insan olan Fagonard Halkı, uçsuz bucaksız ve tehlikelerle dolu olan Sonsuz Orman, Flagg’in dostu ve Tim’i ölümüne bir tuzağa çeken güzel peri Sighe, timsahlar, ejderhalar, Throcken denilen Hantal Billy toplulukları, Kuzey Merkez Pozitronik’in en yararlı ürünlerinden biri olan konuşan Rehber Modülü Daria, Kuzey Kinnock Ormanı ve ormanın bittiği yerde kafes içindeki dev kaplan, Kedi Işını üzerinde yapılan tehlikeli bir yolculuğun sonunda gelen Kara Ayaz, Tim’in önündeki üç seçenek; bir kutu ve içindeki peçete, şişe ve beyaz kuş tüyü ve daha neler neler karşılıyor bizi.
Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar’da 19 göndermeleri de mevcut, Geri sayımında on dokuza ulaşmıştı ki…, Direktif On Dokuz…, John 3:16… (3+16=19) bunlardan üç tanesi. Yine hasretiyle yanıp tutuştuğumuz ışın koruyucularından – ki bence King sadece Işın Muhafızları hakkında bir kitap yazmalı - Kartal Muhafız Garuda’nın adını duymak bile insanın içini bir hoş ediyor ama bana göre en önemlisi Tim ve Maerlyn arasında geçen diyaloglar, Maerlyn’in söyledikleri, Kızıl Kral hakkında düşündükleri, hepsi eşsiz birer hazine.
“Oraya gideceğim! Bir gün oraya gideceğim!” diye düşünüyor Tim uykuya dalmadan hemen önce böylece Kara Kule sevdası ile yanıp tutuşan tek silahşorun Roland olmadığını da görmüş oluyoruz çünkü Tim büyüyünce Eld soyundan olmayan nadir silahşorlardan biri olacak. Tim bana karakter olarak Jake’i hatırlatıyor; cesur olmak ve ölüme karşı koymak zorunda kalan, elinde boyundan büyük bir silahla Siyahlı Adam’ın peşine düştüğü küçük bir çocuk. Tek farkları Jake’in ailesinden alamadığı sevgiyi Roland’da araması, babası Tim’i çok sevmiş, annesi Tim’i çok seviyor. Tim Jake’in aksine hikayesinin sonunda sevdiklerine ve amacına ulaşmış oluyor.
Tim: Amerika nedir?
Tahsildar: Oyuncak seven budalalarla dolu bir krallık.
ADER’deki Tim-Flagg diyalogları da bir hayli enteresan. Flagg’in gümüş kovası, vites kolu ve su ile yaptıkları ve sonunda maalesef büyük bir hüsranla suya düşen hain planı. Hikayede aynı Maerlyn gibi Flagg’in karakterini de bir parça daha anlamış oluyoruz; sırf insanları acı çekerken görmek için köy-kasaba gezen ve vergi toplayan bir Tahsildar, sözleri ve emeli atı kadar karanlık olan kötü bir adam ama Maerlyn ‘in dediğine göre Kara Kule hikayesinde ondan çok daha kötüleri var.
ADER’de Genç Roland ve başından geçen macerası da yine Orta Dünya severlerin büyük zevk alacağı bir finalle sonuçlanıyor. Deri-Değişen’i Billy’nin de yardımıyla bulan Roland ve Jamie oldukça kanlı bir mücadelenin sonunda Debaria Kasabası sakinlerini huzura kavuşturuyor. Eve dönüş yolunda Serenity’ye uğrayan Roland’a rahibe Everlynne tarafından annesinin ölümünden önce yazmış olduğu mektup verilir. Everlynne’nin anlattıklarından anlarız ki Marten Broadcloak kendisinden kaçmak için Gilead’ı terk edip Serenity’ye saklanan Gabrielle’i rahat bırakmamış ve zehirli sözleri ile onu etkisi altına almaya çalışmıştır. Her şeye rağmen Gabrielle Deschain büyücü tarafından bulandırılmış zihni ile oğluna bir mektup yazar ve onu bekleyen acı kaderini biliyor halde iken Gilead’a doğru yola çıkar. Mektubun sonunda Gabrielle Roland’dan af dilemekte ve onu affettiğini söylemektedir ve yine anlarız ki hayatı boyunca annesine aynı anda sevgi ve nefret beslemiş olan Roland da sonunda onu affedebilmiştir.
“Duvarların ötesinde rüzgar, iniltisine devam ediyordu – bedeni olmayan bir ses. Anahtar deliğinin diğer tarafında diye düşündü Jake. Peki rüzgar oraya nereden geliyor? Sonsuzluktan. Ve Kara Kule’den.” – Jake Chambers
Ve Kara Ayaz geçip gider, ardında donarak ölmüş ağaçlar, buza dönmüş hayvanlar, gri bir gökyüzü ve Calla’ya olan uzun yolculuklarına devam edecek bir Ka-Tet bırakır. Aynı zamanda ardında Sadık Okuyucuyu da bırakır Kara Ayaz, kalplerinde hüzün ve minnet, gözlerinde belli belirsiz yaşlarla. Stephen King ADER hakkında “Eski dostlarımın hikayelerinin anlatılıp bittiğini düşündükten yıllar sonra onları tekrar bulmak, bana muhteşem bir armağan oldu.” diyor, kendisiyle aynı hisleri paylaşıyorum ve belki diyorum; Kara Kule 4.5 yıllar sonra geldiyse eğer Kara Kule 5.5 da gelebilir hatta 6.5 da.
Kara Kule hikayesi hayal gücünün sonsuz evreninde yaşayan öylesine derin bir hikayeydi ki içerisinde her yeni gün doğan güneş gibi doğmayı bekleyen bir çok güneş var, parlamayı bekleyen birçok yıldız, esmeyi bekleyen birçok rüzgar.
Ne de olsa zaman, suyun üstünde bir yüzdü ve önlerindeki nehir gibi, akmaktan başka bir şey yapmazdı…
B.Kumbay / 09.11.2012
4 Kasım 2012 Pazar
Bir Sadık Okuyucu'nun Gözünden Stephen King Uyarlamaları
Stephen King Uyarlaması mı dediniz?
O halde orada durun bakalım, izlediğiniz o filmleri dizileri hakkını vererek eleştirebilmek için ön şart Sadık Okuyucu olabilmektir, neden mi?
Yazılı bir eserin uyarlamasını yapmayı Avustralya kıyılarında Büyük Beyaz ile sörf yapmaya benzetiyorum; ironiktir fakat Peter Benchley’nin aynı isimli romanından uyarlanan bir Büyük Beyaz hikayesi olan Jaws’ın aksine bu tür uyarlamaların sonu büyük çoğunlukla ölü bir halde sahile vurmakla sonuçlanır. Bunun en büyük nedeni insanoğlunun sınırsız hayal gücü ve okuduğumuz şeyi algılamamızdaki değişkenliktir. İşin içinde Stephen King varsa bu nedenlere Kara Kule faktörünü de eklersiniz ki bu ekleme sonrası uyarlamanın başarı şansı hemen hemen sıfıra inmiş olur.
Stephen King korku edebiyatı tarihinin en zengin ve en üretken hayal gücüne sahip yazarlarının başında geliyor. 65 yıla sekiz kitaplık bir seri ve %90’ı bu seriye bağlı 50’den fazla roman ve hikaye ile damga vuran usta şüphesiz ki eserleri en fazla sinemaya uyarlanan yazardır. Korku türünün yanında dram, gerilim ve bilimkurgu türlerinde de eserleri bulunan King’in hemen hemen tüm romanları best seller iken beyazperde ve beyaz ekran uyarlamaları için bunu söylemek pek de mümkün değil. 2012 yılı itibari ile toplamda 43 sinema uyarlaması ve 13 dizi – mini dizi uyarlaması bulunan King’in eserleri halen uyarlanmakta, uyarlananların bazıları yeniden çekilmekte. Peki yazılı eserleri bu denli sevilen bir yazarın görsel uyarlamaları neden sevilmiyor, bunun gayet basit açıklamaları var aslında.
Bunlardan ilki ve en önemlisi Stephen King eserlerinin Kara Kule Evreni ile olan bağıdır. Kara Kule’ye, Orta Dünya’ya, Roland ve Ka-Tet ile yardımcı karakterlere bağlı bir hikayenin elbette ki henüz gün yüzüne çıkmamış bir evren söz konusu iken seyirciye aktarılma şansı yok. Örneğin Hearts In Atlantis’in finalinde Bobby’nin elindeki kırmızı gül patellerinin ne anlama geldiğini kaç izleyici anlamıştır ya da The Mist’in açılış sahnesinde David’in üzerinde çalıştığı portreyi görüp kaç kişinin kalbi deli gibi çarpmıştır dersiniz? Bunun gibi Kara Kule Evreni’nden öğeler içeren uyarlamalar olduğu gibi Kara Kule ile bizzat bağlantılı, özünde tabiri caizse “Işın’ın Yolu’nda İlerleyen” Dreamcatcher gibi hikayelerdeki bağlantıları açıklamak imkansızken uyarlanmış halleri hem Sadık Okuyucu hem de sıradan sinema izleyicisi için büyük hayal kırıklığına dönüşebilmekte. Bu sorunun çözümü yok çünkü hali hazırda Kara Kule serisini cesaret edebilip sinemaya uyarlayan kimse olmadığı gibi cesaret edebilseler dahi birebir uyarlamalarının mümkünatı yok, dolayısıyla beyazperde veya beyazekran fark etmiyor; Stephen King uyarlamaları kaynağı ile birebir uyumlu olamıyor.
İkinci ve tüm uyarlamalarda önümüze çıkan neden ise insanoğlu ve sahip olduğu sonsuz hayal gücü. Stephen King’in birkaç kitabını okumuş ve onu korku yazarı zannedenlerin çoğunlukta olmasına karşın King korkudan çok dram-gerilim yazan ve çoğu hikayesi bilimkurgu öğeler içeren geniş yelpazeli bir yazardır. Ustanın çoğu hikayesinin sonu okuyucuya bırakılmıştır, çoğu hikaye hiç bilmediğimiz evrenlerde hiç görmediğimiz yaratıklar peşimizde olduğu halde geçer. Bu durumda kitabı okurken kafamızda beliren sahneleri ekrana yansıtmak haliyle oldukça güç. Buna bir de yönetmenlerin hikayeyi yorumlama ve izleyiciye aktarma teknikleri girdiğinde işin içinden çıkmak bir hayli zor. Buna rağmen başarılı King uyarlamaları yok değil fakat başarısız olanların yanında sayıları bir elin parmakları kadar az. Bu sorunun çözümü yönetmenin, senaristin ve oyuncuların King’i ve ilgili eseri özümsemesi, bunun sonucunda ortaya epik yapımlar çıkmasa da The Mist, The Green Mile ve Pet Sematary gibi King Evreni’nden izler taşıyan ve uyarlama olarak tatmin edici filmler çıkabilir.
Bu iki sorun yanında bence King uyarlamalarının başarısız olmasında bir hayli etkisi olan bir sorun da Stephen King’in hemen hemen her uyarlamaya onay vermesi. Usta çoğu uyarlamada bizzat göründüğü gibi senaryoya da katkıda bulunuyor. Yine de The Shining gibi bazı berbat uyarlamaları bizzat kınamış ve işin ucunu mahkeme salonlarına kadar götürmüştür ne var ki bunların sayısı bir hayli azdır.
Stephen King okuyucusu olmayan bir sinema izleyicisinin zevk alabileceği sınırlı sayıda King uyarlaması varken bu incelemenin özellikle King hayranları için yazıldığını belirtmeme gerek var mı bilemiyorum. Sonuçta bahsetmiş olduğum gibi hemen hemen tümü bir evrene bağlı 50 küsür kitabı okumadıysanız ve korkmak amaçlı King uyarlaması izliyorsanız sinema salonundan çıkmanızı veya ekranın başından kalkmanızı tavsiye ederim zira yiyecek daha çok fırın ekmeğiniz var demektir; King Evreni’nin kapısından içeri dahi girmiş değilsiniz. Buna rağmen izlerken zevk alabileceğiniz King uyarlamaları yok değil ve bu yazıyı yazmaktaki asıl amacım olan “ne izlenmeli, ne izlenmemeli” konusuna yavaştan giriş yapmanın vakti geldi de geçiyor bile.
Mutlaka İzlenmesi Gereken King Uyarlamaları
Filmler:
(2007) 1408 (Hikaye): Perili binaların hikayelerini yazarak hayatını kazanan Mike Enslin’in yolu Dolphin Oteli 1408 numaralı odaya düşer. Söylentilere aldırmayarak odada bir gece kalan Mike kendini şimdiye dek rastlamadığı ve inanmadığı doğaüstü olayların ve saf korkunun göbeğinde bulur. Senaryosu, kurgusu, oyunculuğu, efektleri ve gerilim dozu ile iyi bir gerilim filmi olan 1408 hikayeye birebir bağlı kalmasa da iyi bir uyarlama benim gözümde. Alternatif bir sonu olan ve Mikael Hafström’ün yönettiği 1408’de başrolde John Cusack var, son söylentilere göre Cell uyarlamasında başrolde olacak olan Cusack King uyarlamalarından vazgeçemeyen aktörler listesine girecek gibi görünüyor.
(2007) The Mist (Hikaye): Küçük bir sahil kasabasında şiddetli bir fırtına sonrası kasaba üzerine çöken sis, çaresizlik ve panik içinde markete sığınan kasaba halkı ve insanların birbirine düşmesini konu alan Sis korku-gerilim türünde yapılmış en iyi King uyarlaması diyebiliriz. Uyarlama hikayeye sadık değil, özellikle final yönetmen Frank Darabont tarafından değiştirilerek sinema tarihinin en çarpıcı finallerinden biri haline getirilmiş. Ne var ki Stephen King finali bizzat onaylamış hatta hikayeyi yazarken böyle bir son aklına gelmiş olsa kesinlikle kullanacağını belirtmiştir. The Mist’in başrolündeki oyunculardan biri olan Thomas Jane King uyarlamalarında tanınan bir diğer yüzdür.
(2004) Secret Window (Hikaye): Karısından olaylı bir şekilde ayrılmış ve duraklama dönemine girmiş bir yazar olan Mort Rainey yazlık evine taşınır ve günlerini yeni kitabı üzerinde çalışarak geçirmeye başlar. Ne var ki bir gün kapısı tanımadığı bir yabancı tarafından çalınan Mort, yazmış olduğu bir hikayeyi çalmakla suçlanır ve çalmadığını kanıtlamak durumunda kalır. Gösterime girdiği dönem çok da başarılı bulunmayan Secret Window bir hikaye uyarlaması. Özellikle oyunculuk yönüyle baskın çıkan uyarlama psikolojik-gerilim türünün iyi örneklerinden biri. Davip Koepp’in yönettiği uyarlamada başrolde Johnny Depp var.
(2001) Hearts in Atlantis (Hikaye): Ergenlik döneminde annesi ile birlikte yaşayan Bobby’nin sıradan hayatı yeni kiracıları Ted Brautigan ile kökünden değişir. Ted’i olmayan babası yerine koyan Bobby’nin bilmediği şey ise Ted’in peşinde kötü adamların olduğudur. Bana göre yitip gitmiş en çok üzüldüğüm King uyarlamalarından biri olan Hearts In Atlantis, hikaye olarak Kara Kule ile en çok bağlantısı olan King eserlerinden biridir. Ted’in kendisinden tutun hikayenin içeriğine ve yan karakterlere kadar buram buram Kara Kule kokan Hearts in Atlantis Kara Kule’den bi’haber olan izleyiciler için anlamsız bir filmken, Sadık Okuyucu için yitirilmiş bir fırsattır. Yönetmeni Scott Hicks olan uyarlamada başrolde büyük usta Anthony Hopkins var.
(1999) The Green Mile (Roman): Tartışmasız en iyi King uyarlamalarından biri olan The Green Mile esaret, idam, ölüm ve yaşam üzerine bir film. İzleyenlerin King uyarlaması olduğuna inanamadığı The Green Mile dram türünün en iyi örneklerinden biri. Frank Darabont’un yönettiği uyarlamada başrollerde Tom Hanks ve yakın zamanda kendisini kaybettiğimiz unutulmaz John Coffey yorumuyla Michael Clarke Duncan var. 4 Oscar adayı olan The Green Mile mutlaka izlenmesi gereken King uyarlamalarını en başında yer alıyor.
(1995) Dolores Claiborne (Roman): Cinayetle suçlanan Dolores Claiborne ve onu araştıran bir gazetecinin hikayesini anlatan uyarlama düşük temposuna rağmen özellikle oyunculuk yönüyle başarılı olan iyi King uyarlamalarından biri. Taylor Hackford’un yönettiği uyarlamanın başrolünde yine King uyarlamalarını seven bir oyuncu olan Oscar ödüllü Kathy Bates’i izliyoruz.
(1994) The Shawshank Redemption (Hikaye): Ve tartışmasız en iyi King uyarlaması olan The Shawshank Redemption. Geçen 16 yıla rağmen halen imdb’de 1 numarada bulunan 7 Oscar Adaylığı ile The Shawshank Redemption masum olmasına rağmen hapishanede uzun yıllar kalmak zorunda olan Andy Dufresne’in yaşadıklarını bize yaşatıyor. Oldukça kısa bir King hikayesinden uyarlanan filmin başarısını yönetmen-senarist Frank Darabont ve oyuncular Tim Robbins ve Morgan Freeman’a borçluyuz. Esaret-özgürlük kavramları üzerine çok başarılı bir dram olan uyarlama sinema tarihine damgasını vuran filmlerden.
(1993) The Dark Half (Roman): Aynı isimli romandan uyarlanan George A. Romero’nun yönettiği uyarlamada korku kitapları yazarı olan Thad Beaumont bir gün karşısında ölü ikizini bulur. Bir zamanlar Ted’in bedeninde yaşayan George geri dönmüştür ve Ted’in ailesi dahil tüm hayatını ele geçirmek istemektedir. Pek bileni olmasa da King okurları tarafından iyi bilinen ve ironik olarak Stephen King – Richard Bachman ilişkisine göndermeler yapan The Dark Half, orjinaline kısmen sadık iyi bir uyarlama. Başrolde yine King Evreni’ne sadık oyuncu Timothy Hutton var.
(1990) Misery (Roman): Kathy Bates’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ını kazandıran Misery Stephen King’in en büyük kabusu olan fanatik hayran konusunu işleyen sinema tarihinin gerilim türündeki en iyi örneklerinden biridir. Hikaye ile birebir aynı olmasa da iyi bir uyarlama sayılabilecek Misery özellikle Kathy Bates ve James Caan için muhakkak izlenmeli. Filmin yönetmeni Rob Reiner.
(1989) Pet Sematary (Roman): Küçük bir kasabaya ailesi ile taşınan Doktor Louis Creed kızının kedisinin ölümü üzerine arka bahçelerinden gidebileceği ölüleri dirilten bir Micmac Mezarlığı olduğunu keşfeder. Geri gelen değişmiş olsa da bu durum oğlunu da kaybeden Louis’i durduramayacaktır. Mary Lambert’ın yönettiği Pet Sematary ilk okuduğum King kitabı ve ilk izlediğim King uyarlamasıdır, özellikle başroldeki Dale Midkiff göz önüne alındığında tarafsız olamayacağım bir uyarlamadır. Hikaye ile birebir örtüşmese de iyi King uyarlamalarından biri olan film korku-gerilim türünün iyi örneklerinden biridir.
(1986) Stand by Me (Hikaye): Stephen King’in ağırlıklı olarak işlediği arkadaşlık kavramı üzerine bir hikaye olan The Body’den uyarlanan Stand By Me dört iyi arkadaşın ölen bir çocuğu aramak üzere çıktıkları yolculuğu anlatıyor. Oscar adayı olan uyarlamanın yönetmeni Rob Reiner, başrolde filmden 7 yıl sonra hayatını kaybeden River Phoenix var. Mutlaka izlenmesi gereken başarılı King uyarlamalarından biri.
(1983) Christine (Roman): Lisede pek de popüler olmayan Arnie Cunningham’ın çekilmez hayatı satın aldığı ikinci el bir kırmızı bir Plymouth Fury ile tamamen değişir. Arabasına neredeyse aşık olan Arnie’nin bilmediği şeyse arabasının da onu bir hayli sevdiğidir. Korku filmi denince akla gelen filmlerden biri olan Christine’in yönetmeni John Carpenter. Gösterime girdiği dönem bir hayli ses getiren film halen popüler korku filmlerinden biri.
Diziler, Mini-Diziler:
(2011) Bag of Bones (Roman): İki bölüm halinde yayınlanan mini dizi Bag Of Bones, ustanın aynı isimli ödüllü romanından uyarlandı. Daha önce ayrıntılı bir yorumunu yazdığım Bag Of Bones hikayeye sadık bir uyarlama değilse de özellikle Pierce Brosnan’ın Mile Noonan yorumu ile izlenebilir King uyarlamaları listemde yer alıyor.
(2010-2012) Haven (Hikaye): Colorado Kid’den uyarlanan fakat Colorado Kid’in sadece adını kullanan, şu an 3. Sezonu oynamakta olan dizi Haven adlı bir kasabada geçen doğaüstü olaylar ve bu olayları meydana getiren sorunlu kişilerin peşindeki iki polis ile ilgili. Birçok King eserinden parçalar içeren bölümleriyle Haven’da King rüzgarının estiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle sadık okuyucunun izlemesi gereken bir dizi olduğunu da belirtmeliyim.
(2006) Nightmares & Dreamscapes: From the Stories of Stephen King (Hikaye): 8 farklı bölümden oluşan Rüyalar ve Karabasanlar uyarlaması mini dizinin King’in en iyi dizi uyarlaması olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. William Hurt, Eion Bailey, William H. Macy, Ron Livingston, Tom Berenger gibi iyi oyuncuların yer aldığı uyarlama izlemesi oldukça zevkli bir mini dizi.
(2004) 'Salem's Lot (Roman): Küçük bir kasabadaki vampir istilasını konu alan aynı isimli romandan uyarlanan Salem’s Lot aynı zamanda 1979 yapımı sinema uyarlamasının mini dizi olarak yeniden çevrimi. Korku-gerilim türündeki uyarlamada başrolde Rob Lowe var, başyapıt olmasa da izlerken sıkılmayacağınız bir King uyarlaması.
(2002) Rose Red: Craig R. Baxley tarafından yönetilen Rose Red aslında bir uyarlama değil, senaryosu bizzat King tarafından yazılmış üç bölümden oluşan mini dizi perili bir malikane ve bu malikaneye ziyarete gelmiş doğaüstü güçleri olan bir grup insanın hikayesini anlatıyor. Sinemada Perili Köşk enflasyonu olduğu sırasında tv’de gösterilen Rose Red’in benzerlerinden farkı ev ve içindekilerin doğaüstü güçlerinin çarpışmasıdır. Final sahnesindeki ışın şeklinde yerleştirilen kırmızı gülleriyle Kara Kule’ye gönderme yapılan Rose Red’de kapıya gelen pizzacıya bahşiş vermeyi aman ha ihmal etmeyin.
(1999) Storm of the Century: Kışın tüm şiddetiyle vurduğu karlar altında kalan bir sahil kasabası, kasabadaki sıradan insanlar ve pek de sıradan olmayan ziyaretçileri Andre Linoge. Linoge’un tek bir isteği vardır, kasaba halkı bunu yerine getirdiği taktirde kimsenin canını yakmadan orayı terk edecektir ne var ki bu istek kolay kolay yerine getirilecek bir şey değildir. 4 bölüm halinde yayınlanan mini dizi Craig R. Baxley tarafından yönetilmiş, yine Rose Red gibi uyarlama olmayan Storm of The Century’nin senaryosu King’e ait. Senaryo daha sonra kitap olarak yayınlanmıştır.
(1990) It (Roman): Sinema tarihinin kült kötü karakterlerinden biri haline gelmiş olan Pennywise’ın hikayesini anlatan aynı isimli romandan uyarlanmış It Tommy Lee Wallace tarafından yönetilmiş üç bölümlük bir mini dizi. Yayınlandığı dönemde pek de başarılı bulunmayan yapım her şeye rağmen kötü palyaço kavramını korku literatürüne üst sıralardan sokmayı başarmıştır. Orjinali olan romanla kıyaslanamayacak bir uyarlama olsa da King Evreni’yle çok önemli bağlantıları bulunan olay, mekan ve karakterleri içermesi açısından izlenmesi gereken uyarlamalardan biridir. Şu sıralar uzun metrajlı yeniden çevrimi proje aşamasında olan It, King’in son dönem romanlarından olan 11/22/63’de de karşımıza çıkıyor.
İzlenmesi gereken uyarlamalardan bahsettiğimize göre şimdi sıra izlenebilir King uyarlamalarında.
İzlenebilir King Uyarlamaları
Filmler:
(2009) Dolan's Cadillac (Hikaye): Doğaüstü öğeler içermeyen, bir adamın karısının intikamını alması üzerine kurulu konusu ile aynı isimli kısa hikayeden uyarlanan film sıkılmadan izlenebilecek bir King uyarlaması. Özellikle hikayeyi okuyanlar için tatmin edici bir seyir potansiyeli mevcut.
(2004) Riding the Bullet (Hikaye): Yine hikayeyi okumuş olanlar için iyi bir seyirlik olabilir, doğaüstü öğeler içeriyor, orjinali ile birebir uyumlu olmasa da izlenebilir.
(2003) Dreamcatcher (Roman): Benim için en çok haksızlığa uğramış, kötü evlat muamelesi görmüş, en şanssız King uyarlamasıdır. Romanı en sevdiğim King eserlerinden biridir ne var ki Kara Kule ile olan bağları yönetmen Lawrance Kasdan tarafından tamamıyla görmezden gelinmiş, filmin finali romanla alakasız olacak şekilde değiştirilmiş ve çocuk oyuncağına döndürülmüştür. Yılda bir kez mutlaka izlediğim bir film olsa da kötü finali sayesinde izlenmesi gereken uyarlamalar listesine alamadığım Dreamcatcher’ın oyuncu kadrosunda Timothy Olyphant, Thomas Jane, Damian Lewis, Jason Lee, Donnie Wahlberg ve Morgan Freeman gibi müthiş oyuncular vardır; arkadaşlık üzerine harika bir romanın sonu mahvedilmiş başarısız bir uyarlaması olsa da oyuncular için izlenebilecek iyi bir filmdir Dreamcatcher. Kim ne derse desin bence izlenmeli, özellikle James Newton Howard imzalı soundtrack albümü muhteşemdir.
(1998) Apt Pupil (Hikaye): Aynı isimli hikayeden uyarlanmış filmin yönetmeni Bryan Singer, başrollerde Ian McKellen nazi subayı, Brad Renfo nazi subayının peşindeki liseli genç rolünde. Doğaüstü öğeler içermeyen Apt Pupil sırf oyunculuk içim bile izlenebilir. Brad Renfo film çekildikten 10 yıl sonra hayatını kaybetmiştir.
(1997) Quicksilver Highway (Hikaye): Mick Garris’in yönettiği film Stephen King ve Clive Barker’ın kısa hikayelerinden uyarlanmış. Takırdayan Dişler gibi enteresan ve ürkütücü bir hikayenin uyarlaması için bile izlenir diye düşünüyorum. Filmde küçük kasabalarda geçen eski korku filmlerinin tadını alabilirsiniz.
(1996) Thinner (Roman): King’in aynı isimli romanından uyarlanan film bir çingenenin laneti sonucu iskelet haline gelene dek kilo vermeye devam eden, laneti bozmak için ölümüne çabalayan bir adamın hikayesini anlatıyor. Romanla özellikle final kısımları örtüşmese de iyi bir uyarlama sayılabilir, efektler konusunda biraz daha özenli olunsa izlenmesi gerekenler listesine girebilecek iyi bir King uyarlaması olan filmin yönetmeni Tom Holland.
(1995) The Langoliers (Hikaye): En sevdiğim King uyarlamalarından biri olan Langoliers namı diğer Zaman Canavarları’nın puanı yine efektlerden kırılıyor. Televizyon için çekilmiş filmin yönetmen koltuğunda yine Tom Holland var. Oldukça enteresan olan konusu için izlenir ama efekt olarak fazla bir beklentiniz olmasın.
(1993) Needful Things (Roman): Aynı isimli King romanından uyarlanmış Needful Things karanlık atmosferi ile yer yer sıkıcı bir film olabilir ne var ki başrollerdeki Max Von Sydom ve Ed Harris filmin lokomotifi rolündeler. Yönetmen koltuğunda Fraser Clarke Heston var.
(1992) Sleepwalkers (Hikaye): Bir hikaye uyarlaması olan Sleepwalkers, doğaüstü yaratıklar olan anne ve oğlunun yeni bir kasabaya taşınması ve kasabada estirdikleri terörü konu alıyor. Özellikle kedili sahneleri ile yer yer insanı geren uyarlama düşük bütçesine rağmen şaşırtıcı derecede başarılı bir film. Yönetmen King gediklisi Mick Garris.
(1991) Sometimes They Come Back (Hikaye): Yine doğaüstü öğeler içeren bir hikaye uyarlaması karşımızda. Daha sonra devam filmleri de çekilen uyarlama korku-gerilim türünde izlenebilir filmlerden. Devam filmlerinden ise tabii ki uzak durulmalı.
(1987) The Running Man (Hikaye): Stephen King’in en şaşırtıcı kitaplarından biri olan Azrail Koşuyor’daki ilk hikayeden uyarlanan Koşan Adam bilimkurgu öğeler içeren orjinali ile pek uyumlu olmasa da döneminin sıkılmadan izlenebilecek seyirliklerinden biri. Başrolde Arnold Schwarzenegger’i koşarken izliyoruz, yönetmen Paul Michael Glaser.
(1987) The Lawnmower Man (Hikaye): Stephen King’in davalık uyarlamalarından biri, King’in ismi davayı kazanması sonucu filmin içeriğinden kaldırılmıştır. Buna rağmen o dönemde birden çok severek izlediğim filmlerden biridir; bir deney sonucu üstün zekalı hale gelerek sanal aleme karışan zeka özürlü bir bahçıvanın hikayesini konu alır. Başrollerde Pierce Brosnan ve Jeff Fahey var, yönetmen Brett Leonard.
(1985) Cat's Eye (Hikaye): Drew Barrmore’un küçükken oynadığı iki King uyarlamasından biri. Üç hikayeden oluşan uyarlamanın yönetmeni Lewis Teague. Nostaljik korku filmlerini seviyorsanız sıkılmadan izleyebilirsiniz.
(1984) Firestarter (Roman): Yine bir Barrymore filmi, pyrokinetik gücü ile yangın çıkarabilen Charlie, babası ve peşlerindeki kötü adamların hikayesi. Carrie benzeri konusu ile türü sevenler sıkılmadan izleyebilir. Yönetmen Mark L. Lester.
(1984) Children of the Corn (Hikaye): 8 devam filmi çekilmiş, halen de çekilmeye devam eden Children Of Corn araba ile seyahat eden evli bir çiftin yollarının ıssız bir kasabaya düşmesi ve kasabadaki çocuklar tarafından saldırıya uğramalarını konu alıyor. Fritz Kiersch’in yönettiği başrolde Linda Hamilton’ın olduğu orijinal filmi sıkılmadan izleyebilirsiniz ne var ki takibindeki 8 filmden kesinlikle ve kesinlikle uzak durmanız tavsiye olunur.
(1983) The Dead Zone (Roman): Geçirdiği bir trafik kazası sonrası komaya giren ve yıllar sonra komadan çıktığında doğaüstü güçler kazandığını fark eden sıradan bir öğretmen kötü bir politikacıyı durdurmak için silahı kaptığı gibi yollara düşer. Enteresan konusu ve iyi oyuncuları ile izlenebilir bir uyarlama The Dead Zone. Sonradan 6 sezonluk dizi uyarlaması çekilen filmin yönetmeni David Cronenberg, başrolde Christopher Walken var.
(1983) Cujo (Roman): Aynı isimli romandan uyarlanan Cujo kuduz bir köpek, ıssız bir çiftlikte köpekle kapana kısılmış bir anne ve küçük oğlu arasındaki olayları konu alıyor. Sınırlı bir mekanda – çoğunlukla araba içinde – geçen hikayeye rağmen uyarlama özellikle Saint Bernard cinsi Cujo’nun oyunculuğu için bile izlenebilir. Yer yer yerinizden hoplayacağınız sahneleri ile gerilim türünün iyi örneklerinden. Yönetmen koltuğunda Lewis Teague oturuyor.
(1982) Creepshow (Hikaye): George A. Romero’nun yönettiği 5 farklı hikayeden oluşan Creepshow yapım yılına inat korku-komedi türünde izlenmesi gereken filmlerden biri. Stephen King’in bizzat oynadığı “The Lonesome Death of Jordy Verrill” özellikle izlenmeli. King hayranlarının izlerken kesinlikle sıkılmayacağı, buram buram King kokan bir uyarlama. Tek dezavantajı yaşı ve efektleri, oyuncular arasında Leslie Nielsen, Hal Halbrook ve Ed Harris de var.
(1979) Salem's Lot (Roman): Kara Kule Evreni’nde önemli bir yeri olan, daha sonra mini dizi olarak da uyarlanmış Salem’s Lot yapım yılına rağmen gerilim-korku özelliğini yitirmemiş vampirlerin başrolde olduğu bir uyarlama. Yönetmen koltuğunda Tobe Hooper var.
(1976) Carrie (Roman): Stephen King’in yayınlanan ilk romanı olma özelliğini taşıyan Carrie aynı zamanda King’in ilk sinema uyarlaması. Telekinezi güçleri olan Carrie lisede sevilmeyen biriyken mezuniyet balosunda eşek şakasına kurban gittiğinde olan olur, Carrie balonun olduğu salondan başlayarak tüm kasabayı yakıp yıkar. Brian De Palma’nın yönettiği ve şu an remake’i çekim aşamasında olan Carrie’de Sissy Spacek, John Travolta, Amy Irving, Piper Laurie gibi önemli isimler oyuncu kadrosunda. Carrie’nin mutlaka izlenmesi gerekenler listesinde olmamasının nedeni karakteri sevmememdir, film olarak gerilim türünün iyi örneklerinden biridir, konu olarak birçok filme ilham kaynağı olmuştur.
Diziler, Mini-Diziler:
(2002-2007) The Dead Zone (Roman): 6 sezonluk bir Johnny Smith macerası. Başrolde Anthony Michael Hall var, modern bir Deadzone uyarlaması.
(2004) Kingdom Hospital: Stephen King'in 2004 yılında Lars von Trier'ın "The Kingdom" adlı eserini tv'ye uyarladığı 13 bölümlük dizidir. Kasvetli atmosferi ve sınırlı bir mekanda geçmesini saymazsak izlenebilirler listesinde. Başrolde Andrew McCarthy var.
(1997) The Shining (Roman): Mick Garris’in yönettiği üç bölümden oluşan bir mini dizi olan The Shining doğaüstü güçleri olan Danny’nin alkolik bir yazar olan babası ve annesiyle perili yazlık otel Overlook’a kış bekçiliği için taşınmasını ve orada yaşadıklarını konu alıyor. Uyarlama yönünden baktığımda gayet iyi bulduğum The Shining romanın ruhunu yakalama ve yansıtma konusunda oldukça başarılı.
(1993) The Tommyknockers (Roman): Televizyon için çekilmiş bir film olan The Tommyknockers aynı isimli King romanından uyarlanmış. Efekt ve oyunculuk yönüyle baktığımızda pek başarılı olmasa da kitabı okuyanlar için iyi bir seyirlik olabilir. Yönetmen John Power, filmin Emmy adaylığı bulunuyor.
(1991) Golden Years: 7 bölümlük bir mini dizi olarak çekilmiş Golden Years’ın senaryosu King’e ait. The Stand ve Firestarter karışımı bir konusu olan mini dizi fazla beklentiniz olmadan izleyebileceğiniz yapımlardan.
Ve gelelim uzak durulması gereken King uyarlamalarına.
Uzak Durulması Gereken King Uyarlamaları
Filmler:
(2006) Desperation (Roman): Sağlam hikayesi ve karakterlerine rağmen Desperation insanı dibine kadar sıkan boğucu bir tv filmi uyarlaması. Henry Thomas, Ron Perlman, Steven Weber gibi iyi oyunculara rağmen olmamış, yönetmen Mick Garris’in kötü King uyarlamalarından biri.
(1997) Trucks (Hikaye): Katil kamyonlar insanları kovalıyor, konu enteresan fakat senaryo bir türlü oturmamış. Oyunculuk yönüyle de zayıf olan uyarlamanın yönetmeni Chris Thomson.
(1997) The Night Flier (Hikaye): Oldukça iyi olan uyarlandığı hikayeye rağmen boğucu atmosferi, kötü müzikleri, vasat bir oyunculuk ve makyaj ile başarısız bir uyarlama. Uçağı ile seyahat eden ve yediği insanları uçağın altına pisleyen yüzlerce dişi olan garip gureba bir vampir ve peşindeki gazeteciyi anlatan film benim için sadece vakit kaybı.
(1995) The Mangler (Hikaye): Cehennemden gelen ve bir çamaşırhanedeki mengenenin içine yerleşen ruhu anlatan enteresan hikayeye rağmen uyarlaması maalesef oldukça başarısız. Tobe Hooper’ın yönettiği ve başrolde kabus Freddy Robert Englund’un olduğu filmde sadece kan gövdeyi götürüyor geriye de pek bir şey kalmıyor.
(1990) Graveyard Shift (Hikaye): Eski bir fabrikayı dev sıçanlar basar ama bodrumda çok daha tehlikeli bir sır saklanmaktadır. Uyarlama bildiğiniz basit korku filmlerinden öteye gidemiyor. Yönetmen Ralph S. Singleton.
(1986) Maximum Overdrive (Hikaye): Stephen King’in ilk ve son yönetmenlik denemesi. Makinaların canlanıp katil moduna geçmesi sonucu kurtulmaya çalışan bir grup insanın hikayesini anlatıyor. King hayranları izleyebilir fakat sadık olmayanlar izlemese de olur. Başrolde Emilio Estevez var.
(1985) Silver Bullet (Roman): Daniel Attias’ın yönettiği uyarlama küçük bir kasabadaki kurtadam ve peşine düştüğü küçük çocuk ile ilgili. Eski korku filmlerini ve kurt adamları sevenler sıkılmadan izleyebilir.
(1982) The Boogeyman (Hikaye): Çocukları öcü tarafından öldürülen bir adamın mücadelesi, oyunculuk ve efekt yönünden zayıf. Yönetmen Jeff Schiro.
(1980) The Shining (Roman): Stanley Kubrick tarafından yönetilen, başrolde Jack Nicholson’ın olduğu ve sinema tarihinin kült filmlerinden biri olarak kabul edilen The Shining berbat bir King uyarlaması. Uyarlamalar konusunda çok da hassas olmayan, sadece birkaç uç örnekte tepki gösteren King The Shining’in Kubrick versiyonu hakkında “nefretle hatırlayacağım tek uyarlamadır” şeklinde konuşmuştur. Hikayenin özünü hiçe sayan filmin orjinaliyle alakası karakter isimleri ve Torrance Ailesi’nin Overlook’a gelmesi ile sınırlı kalmıştır. İzlerken 142 dakika cehennem azabı yaşadığım şimdiye dek izlediğim en kötü King uyarlamasıdır, The Shining’e yapılan bir hakarettir. 1997’de çekilen mini dizi çok daha iyi bir uyarlamadır.
Diziler, Mini-Diziler:
(1994) The Stand (Roman): Kara Kule Evreni’nde belki de başköşede, bizzat Randall Flagg’i barındıran harika bir roman olan The Stand’in uyarlaması 4 bölümden oluşan bir mini dizidir. Başrollerde Gary Sinise ve Rob Lowe gibi iyi isimlere, aldığı 2 Emmy Ödülü’ne ve 7.2 gibi yüksek bir imdb puanına sahip olmasına rağmen son bölümünü sıkıntıdan izleyemediğim bir uyarlamadır. Birbiri ile bağlantılı birçok karakter ve hikaye içeren roman uyarlamaya tam anlamıyla yansıtılamamış, bölümler arası kopukluklar ve anlaşılmaz sahneler içeriyor. İnanılmaz gereksiz ve uzun diyaloglar ile sinirlerinizi sınayan uyarlama kesinlikle kitabın yanına dahi yanaşamaz. Son bölümü önümüzdeki 10 sene içerisinde izlemeyi planlasam da bu hedefi tutturabileceğimi düşünmüyorum. Bana sorarsanız uzak durmanızda fayda var.
King Evreni’nde beyazperde ve beyazekranda gün yüzüne çıkmamış, inanılmaz potansiyeller taşıyan o kadar iyi eser var ki bunları da belirtmeden geçemeyeceğim. Bunlardan ilki Kara Kule’dir fakat Kara Kule’nin uyarlanması Sadık Okuyucu için tamamıyla bir ütopyadır. Yine de insan hayalleriyle var olur o yüzden ilk sırada Kara Kule bulunuyor. Kara Kule’yi
The Talisman (Roman – yapım aşamasında olduğu söyleniyor)
The Ten O'Clock People (Hikaye – yapım aşamasında, sinema filmi oluyor)
11/22/63 (Roman - yapım aşamasında, sinema filmi oluyor)
Insomnia (Roman)
The Stand (Roman)
Under The Dome (Roman, Dreamworks tarafından dizi olarak uyarlanacağı söyleniyor)
Duma Key (Roman)
Lisey’s Story (Roman)
Cell (Roman - yapım aşamasında, sinema filmi oluyor)
Black House (Roman)
From A Buick 8 (Roman)
Rose Matter (Roman)
The Tommyknockers (Roman)
The Eyes of the Dragon (Roman)
takip ediyor. Özellikle Insomnia, Lisey’s Story ve The Eyes of the Dragon doğru bir yönetmen, senarist ve oyuncu kadrosuyla görsellik açısından inanılmaz tatmin edici filmler olabilirler, o potansiyele sahipler.
Stephen King uyarlamalarında ilginç bir konu da oyuncular, ustanın uyarlamalarında birden fazla rol alan 16 isim var. Bu isimlerden biri olan Thomas Jane annesinin koyu bir Stephen King hayranı olduğunu ve onun ısrarı ile iki King uyarlamasında yer aldığını söylemişti. Zaten birbiri ile bağlantılı eserlerin uyarlamalarında aynı yüzleri görmek bir nevi “ikizlileri” izlemek gibi geliyor bana, çok hoş bir ayrıntı. Aşağıda Stephen King uyarlamalarında birden fazla yer alan oyuncuların listesi mevcut. Son söylentilere göre John Cusack da Cell’de başrolü oynayacak yani 1408 ile birlikte kendisi de iki uyarlamada yer alan oyuncular arasında yerini alacak. Bu isimler haricinde ustanın uyarlamalarında rol alan Tom Hanks, Johnny Depp, Anthony Hopkins, Tim Robbins, River Phoenix, Samuel L. Jackson, Ian McKellen, Arnold Schwarzenegger, Jack Nicholson, Christopher Walken, Linda Hamilton, Leslie Nielsen, Sissy Spacek, John Travolta gibi isimler de var.
Oyuncular:
Thomas Jane – Dreamcatcher, The Mist
Morgan Freeman – Dreamcatcher, The Shawshank Redemption
Kathy Bates – Misery, The Stand, Dolores Claiborne
Timothy Hutton – The Dark Half, Secret Window
Pierce Brosnan – The Lawnmover Man, Bag of Bones
Drew Barrymore – Firestarter, Cat’s Eye
Ed Harris – The Stand, Needful Things, Creepshow
Steven Weber – The Shining mini series, Nightmares & Dreamscapes: From the Stories of Stephen King – You Know They Got a Hell of a Band, Desperation
Gary Sinise – The Green Mile, The Stand
Rob Lowe – The Stand, Salem’s Lot mini series
William Sadler – The Mist, The Shawshank Redemption, The Green Mile
David Morse – Hearts In Atlantis, The Green Mile, The Langoliers
James Cromwell – Salem’s Lot, The Green Mile
Jeffrey DeMunn – The Mist, The Green Mile, Storm of the Century, The Shawshank Redemption
Ron Perlman – Sleepwalkers, Desperation
Tom Skerritt – The Dead Zone, Desperation
Enteresandır ki King uyarlamalarında en çok görünen kişi bizzat Stephen King'in kendisidir. Creepshow’da bir hikayede başrolde oynayan King diğer uyarlamalarda birkaç dakika görünmek suretiyle toplam 14 King uyarlaması film ve dizide oyuncu olarak rol almıştır. Aşağıda tam listesi yer alan kendi uyarlamalarında görünen King bunlar dışında George A. Romero'nun yönetmenliğini yaptığı 1981 yapımı Knighriders'da ve 2010 yılında yayınlanan Sons of Anarchy'nin 3. sezonu 3. bölümünde Bachman rolü ile karşımıza çıkıyor ve izleyenlerin gayet iyi farkettiği üzere King'e oyunculuk gayet yakışıyor.
Oyuncu Olarak Stephen King:
2005 Gotham Cafe (kısa film) - Mr. Ring
2004 Kingdom Hospital (TV dizisi) - Johnny B. Goode
2002 Rose Red (TV mini-dizi) - pizzacı
1999 Storm of the Century (TV mini-dizi) Avukat / Kırık TV’de spiker
1997 The Shining (TV mini-dizi) - Cage Creed
1996 Thinner - Dr. Bangor
1995 The Langoliers (TV filmi) - Tom Holby
1994 The Stand (TV mini-dizi) - Teddy Weizak
1992 Sleepwalkers - Mezarlık Bekçisi
1991 Golden Years (TV dizisi) - Otobüs Şöförü
1989 Pet Sematary - Rahip
1987 Creepshow 2 – Tır Şöförü
1986 Maximum Overdrive – Banka ATM’sindeki Adam
1982 Creepshow - Jordy Verrill
Oyuncular cephesinde yaşanan bu durum yönetmenler cephesinde de yaşanıyor. En iyi King uyarlamalarının yönetmeni olan Frank Darabont başta olmak üzere toplam 9 yönetmen iki ve daha fazla King uyarlaması film ve diziyi yönetmiştir. Bunlardan yine Frank Darabont ve Mick Garris Stephen King’in yakın arkadaşıdır, uyarlamalar sırasında King’in bizzat desteğini aldıkları biliniyor. Bu 9 isim harici King uyarlamalarını yöneten yönetmenlerden bazıları Brian De Palma, David Cronenberg, Stanley Kubrick, John Carpenter, Bryan Singer, Lawrence Kasdan’dır, Stephen King yönetmen olarak sadece bir film uyarlamasında görev almıştır.
Yönetmenler:
Frank Darabont - The Mist, The Green Mile, The Shawshank Redemption
Tom Holland - The Ten O’Clock People, Thinner, The Langoliers
Mick Garris - Bag of Bones (mini series), Desperation, Riding the Bullet, Quicksilver Highway, The Shining (mini series), The Stand (mini series), Sleepwalkers
Craig R. Baxley - Kingdom Hospital (tv series), Rose Red (mini series), Storm of the Century (mini series)
Rob Reiner – Misery, Stand by Me
George A. Romero - The Dark Half, Creepshow
Tobe Hooper - The Mangler, Salem’s Lot
Lewis Teague - Cat’s Eye, Cujo
Mikael Salomon - ‘Salem’s Lot (mini series), Nightmares & Dreamscapes: From the Stories of Stephen King (mini series)
Uzun lafın kısası; Stephen King evreni hayal gücü ile yoğrulmuş uçsuz bucaksız bir paralel dünyalar topluluğudur. Tam ortasında Kara Kule’nin kırmızı bir gül denizi ile çevrili olduğu bu evreni oluşturan hikayeleri görselliğe aktarmak imkansızı başarmaktır. Hal bu olunca ister Sadık Okuyucu olun ister King’i tanımayan bir sinema izleyicisi; herhangi bir King uyarlaması izlerken beklentinizi minimumda tutmanızda fayda var. Önünüze çıkan yapıt şimdiye dek izlemiş olduğunuz en iyi uyarlama da olabilir en kötüsü de ama bilin ki orijinali ile kesinlikle kıyaslanamayacak bir şey izlediniz.
B.Kumbay / 04.11.2012
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Apple Airtag ile Kedi Takibi
Özellikle yaşadığımız 6 Şubat depremi sonrası, dostlarımızın ve çocuklarımızın kaybolma riskini ortadan kaldırmak bir ihtiyaçtan öte gerek...
-
Bir insan hiçbir zaman hikayeler için fazla büyük olmaz. Erkek veya kadın, kız veya oğlan, fark etmez. Hepimiz hikayeler için yaşarız. ...
-
BAY MERCEDES Mavi Unutmanın Rengidir… 10 Nisan 2009, sabaha karşı. Ekonomik krizden nasibini almış binlerce işsiz in...
-
Ah şu Sadık Okuyucu neler çekti yıllardır senin kitaplarının hikayelerinin uyarlamalarından ey Stephen King; ortada tam bir uyarlama d...





























