3 Ocak 2016 Pazar

Gulyabani


Hüseyin Rahmi Gürpınar kimdir? Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944)  İstanbul halkının toplumsal, töresel yaşantılarını, aile geçimsizliklerini, batıl inançlarını, yaşadığı çağdaki Türk toplumunun geçirmekte olduğu krizleri hümuristik bir mizah dehasile anlatır. Servet-i Fünuncuların yaşıtı olduğu halde, ayrı bir sanat görüşünü sürdürür. Romanlarındaki kahramanların çoğu 19. yy sonu İstanbul’un canlı, renkli insan, hayat manzaralarıdır. Eserlerinde Anadolu yoktur. Mizahı, güldürücü olduğu kadar, gülünç yönlerimizin yansıtılması, hicvedilmesi için gerekli bir araçtır. Hüseyin Rahmi, seçtiği tipleri seviyelerine uygun, ustaca konuşturur ve olayları gülünçlü, acıklı yönleriyle belirtir. Kuvvetli bir gözlem gücü vardır. Realist, natüralist bir görüşle "toplum için sanat" yapar.
Kaynak: wikipedia.org

Gulyabani'nin 1913 basımı orijinal kapağı.


Dikkat, bu yazı kitabı okumayanlar için yer yer ispiyon içerebilir!

Bir yazarsınız, günlerden bir gün okuyucularınızdan birinden bir mektup alıyorsunuz; bir nevi meydan okuma. Uzun mektup şu şekilde bitiyor;

“Bilimsel, aklı ve deneyi esas alan ve toplumsal konulardan kaçacaksınız. Konunuz cin, peri gibi esrarengiz ve garip şeyler ya da bir Çarşamba karısı, bir dev, bir gulyabani olacak… Olay o kadar merak verici bir ustalıkla kurgulanacak ki, büyük bir istekle bekleyen biz kocakakarılar hikayenin sonunda acaba ne olacak diye tandır başında titreşeceğiz. Bu merakla, zaten zayıf olan sinirlerimiz büsbütün harap olacak. İşte sizden bunu bekliyoruz. Rica bizden, lütuf sizden. Çok dualar. Övgülerle evladım. Okurlarınızdan bir hanımnine.”

Ne yaparsınız?
Hüseyin Rahmi Gürpınar aşağıdaki gibi cevap veriyor ve oturup Gulyabani’yi yazıyor;

“Hanımnine, affedersiniz, beni çok sıkıştırdınız. Ama buna da eyvallah… Peki, dediğiniz gibi olsun…
Eseri yazdığım sırada iyi saatte olsunlar rüyama girdiler. Bakalım okuduktan sonra size neler olacak? Saygılarımla… Hüseyin Rahmi.”

Çok da iyi yapıyor, ruhu şad olsun.

Mektup ve Hüseyin Rahmi’nin cevabı Gulyabani’nin girişinde bulunuyor. Bu karşılıklı yazışma kurgu gibi görünse de gerçek olup olmadığını bilmiyorum ama gerçek olduğunu düşünmek istiyorum, öyle bir dünyanın var olduğunu düşünmek kendimi harika hissettiriyor yani düşünün ki Stephen King’e bir hikaye ısmarlıyorum ve o da yazıyor, ütopik ve mükemmel bir dünya!

Gulyabani okuduğumu sandığım fakat ikinci kere okumaya oturduğumda dehşet içinde aslında hiç okumamış olduğumu farkettiğim bir kitap. Gulyabani’yi daha önce okumamış olmam hayatımdaki büyük bir hata, büyük bir yanlış. Kitap tam anlamıyla ruhumu ele geçirdi, kitap ayracı baş ucumda öksüz ve yetim olarak kaldı, kitabın sayfalarıyla buluşamadı. Hikayeyi okumaya başladım ve yerimden kalkmadan okumayı bitirdim, okurken yer yer sesli güldüm, yer yer hüzünlendim ve bolca heyecanlandım. Hüseyin Rahmi iyi saatte olsunları rüyasında görmekte haklı, ben de gördüm, Hanımnine de görmüş ve tandır başında titremiştir muhakkak.

Gulyabani’nin sıradan bir konusu olsa da – perili ev ve masum hizmetçi kızın aşkı – o konu öyle bir işlenmiş; karakterler öyle bir anlatılmış ki, tek mekanda geçmesine ve bir avuç karakterine rağmen hikayeyi beğenmemek mümkün değil. Hüseyin Rahmi’nin o halk için sanat anlayışı ve kullandığı sade fakat aynı zamanda zengin dili; espirili anlatımı, tam ayarındaki tasvirleri ciddi anlamda başarılı. Kitabı okurken sıkılmak ne kelime kendinizi kaybediyorsunuz, bir bakıyorsunuz ki Yedi Çobanlar Çiftliği’ndesiniz, bir yanınızda Şah bir yanınızda Şeytan iyi saatte olsunlara tütsü yakıyor, şerbet hazırlıyorsunuz. Sonra gece bastırıyor, sular kararıyor ve davul zurna eşliğinde dehşet ve saf korku tepenize biniveriyor.

Hikayenin baş kahramanı Muhsine; öksüz yetim kimi kimsesi olmayan saf ve kendi halinde bir kızcağız. Anasının tanıdığı Ayşe Hanım tarafından git git bitmeye ne idüğü belirsiz bir yerdeki (1913 yılının Ümraniye Bulgurlu tarafları, şu an bile git git bitmez bir yer o zamanlar nasıldır tahmin etmesi bile ürkütücü) Yedi Çobanlar Çiftliği’ne hizmetçi olarak götürülüyor. Muhsine yolda öğreniyor ki bu konak hiç de tekin olmayan, inin cinin mekan edindiği ve yöre halkınca ölesiye korkulan Gulyabani Ahu Baba’nın sık sık uğradığı bir yer. Muhsine bu durumdan kurtulmak için elinden geleni yapıyor fakat olmuyor; kendini konakta Çeşm-i Felek Kalfa, Ruşen Kadın, şirin fino köpeği Şeytan ve kara kedi Şah ile hapsedilmiş bir halde buluveriyor. Hizmetini gördüğü hanımefendi zır deli, inlere cinlere karışmış, gece olunca odasından çıkması yasak, mavi giymemeli, saç örgüsünü geceleri muhakkak bozmalı, tehlikede olduğunda ayak tırnaklarını birbirine sürtecek ve bastığı yerlere muhakkak dikkat edecek çünkü Allah göstermesin iyi saatte olsunların üstüne bastı mı çarpılıp kalacak. İlk gecesinde konakta davul zurna gürültü kıyamet kopunca aklını kaybedecek gibi olan Muhsine zamanla duruma alışıp merakına yenik düşüyor. Konakta girmemesi gereken odalara, açmaması gereken kapılara merak salınca inlerin cinlerin dikkatini çekiyor hatta erkek cinlerden aşk teklifleri birbiri ardına yağıyor. İşte tam da o sıralar önce cin sonra insan suretinde gördüğü Hasan tek derdi oluyor; Hasan’a abayı yakınca kendi ve konak halkının hayatını tehlikeye atacak yanlışlar serisine başlanmış oluyor. Bir yanda yasaklar, bir yanda aşkı, diğer yanda vicdanı, zavallı Muhsine ne yapsın ki?


“…Elinin körü…Yeme beni…Yerim seni çörek otu, çömlek otu…Manda!...Küt…Pat…Geber yat…Aman etme darılırım…Gıdıklama bayılırım…Dayanamam sarılırım…”

Hikayenin dilinden ve akıcılığından bahsetmiştim fakat bahsetmekle olmaz, ne denli iyi olduğu muhakkak ki okumakla anlaşılır. Hüseyin Rahmi ve Aziz Nesin benim için Türk edebiyatının önde gelen iki yazarıdır. İki yazar da Türk’ü nasıl gördülerse o şekilde anlatmış, hurafeler ve yersiz inanışlarla dalga geçmiş ve bu dalga geçişi yazıya o kadar güzel aktarmışlardır ki günümüzde bile bakarsınız ve eserlerinin halen Türk halkını anlattığını görürsünüz. Gulyabani bu açıdan cin (aman iyi saatte olsunlar) ve Gulyabani inanışını her yönüyle ele alıyor ve hikayenin sonunda bu inanışı yerin dibine sokuveriyor ama son ana kadar gerçek olmadığını bildiğiniz halde okurken yer yer kanınız çekiliyor. Her şey zengin halanın parasını yemek için kurulmuş bir düzen olsa da “yahu yoksa gerçek mi” diyorsunuz, o derece gerçekçi anlatılmış. Hikayenin en büyük bombası Muhsine, tipik bir Türk kadını. Biz Muhsine gibi Türk analarının torunlarıyız ve bu yüzdendir ki içimizdeki çocuğu ve hayata o “hadi ordan” bakışını hiç kaybetmedik, ağlarken gülen gülerken ağlayan bir milletiz kitaptaki hemen hemen her karakter gibi.

Gulyabani’nin başlangıcı, gelişmesi ve sonucu tam kıvamında, hikayenin ne bir eksiği ne bir fazlası var bu yönden belki de şimdiye dek okuduğum en mükemmel hikayedir. Kitapla ilgili araştırma yaparken “Ertem Eğilmez tarafından 1976 yılında çekilen Süt Kardeşler sinema filminin konusu Hüseyin Rahmi'nin Gulyabani (1913) isimli romanından uyarlanmıştır.” bilgisine rastladım. Filmi izlemiştim ama hatırlamadığımdan üşenmedim  oturdum izledim ve dehşet içinde kalarak büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Süt Kardeşler ile Gulyabani’nin tek benzerliği kitapta tasvir edilen Gulyabani’nin filmde görünmesi. Misal çok bilmiş bir yönetmenim; Pennywise’ı alıyor ve bir komedi filmine koyuyorum. İki sahne gösterdikten sonra da “Bu film Stephen King’in It kitabından uyarlanmıştır” diyorum, Süt Kardeşler de aynı bu hesap. Bu durumda bu film nasıl bir uyarlamadır? Kitapların her zaman uyarlamalardan önde olduğu tartışılmaz bir gerçektir fakat bu tür uyarlamacıklara başka isim bulsunlar; mesela Gulyabani’nin ucundan uyarlanmıştır ya da Gulyabani’den esinlenmiştir ya da Gulyabani’den uyarladığımızı zannediyoruz desinler, yeter artık beni delirtmesinler. Süt Kardeşler kendi başına iyi bir film olabilir ama Gulyabani ile uzaktan yakından alakası yoktur ve Gulyabani gibi muhteşem bir hikaye halen nasıl uyarlanmamıştır cidden hayret edilesi, bağıra bağıra ağlanası ve başları taşlara vurulası bir durum. Ola ki Süt Kardeşler’i “aaa Gulyabani’nin uyarlamasıymış” diye izleyeceğiniz tutar, böyle bir yanlış yapmayın, kendinize yazık edersiniz.

Kıssadan Hisse; ben Gulyabani’ye bayıldım. Muhsine ve Hasan’ın aşklarına bir başka bayıldım. Hüseyin Rahmi Gürpınar usta, mekanın cennet olsun.

Burcu Kumbay – 03.01.2016
 


Hiç yorum yok:

Bill Hodges (Mr. Mercedes) Üçlemesi

BAY MERCEDES Mavi Unutmanın Rengidir…    10 Nisan 2009, sabaha karşı. Ekonomik krizden nasibini almış binlerce işsiz in...