11 Aralık 2011 Pazar

Sunshine



Yıl 2057 Güneşimiz ölüyor. İnsanoğlu yok olma tehlikesiyle yüz yüze.

Yedi yıl önce, Icarus Projesi Güneş’i yeniden canlandırmak için bir görev düzenledi. Ama görev Güneş’e ulaşamadan başarısız oldu. 16 ay önce ben Robert Capa, yedi mürettebatla birlikte solar bir kışta dünyadan ayrıldık. Kargomuz Manhattan adası büyüklüğünde bir yıldız bombası. Amacımız bir yıldızın içinde başka bir yıldız oluşturmak. Sekiz astronot bir bombanın arkasına bağlı. Benim bombamın.

Icarus II'ye hoş geldiniz.


Yukarıdaki paragraf Sunshine’ın açılışından, Icarus II’nin fizik bilimcisi Robert Capa bize olanları kısaca anlatıyor. Bunun üzerine filmin konusunu anlatmaya gerek yok her şey ortada. İnsanlık tarihin başlangıcında tanrı olarak görerek taptığı Güneş’in ölmeye başlamasıyla yok olmanın eşiğindeyken bir gurup bilim adamını yıldızı canlandırabilmek için belki de geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkıyor, daha önce benzerlerinin gittiği ama dönemediği bir yolculuğa.

Bilimkurguya bayılırım, özellikle gerçekçi ise ve sanki geleceğe yolculuk etmişim gibi hissettirirse aynı filmi bıkıp usanmadan onlarca kez izleyebilirim, Sunshine da benim için işte bu filmlerden biridir. Normalde bilimkurgu izlerken alışık olduğumuz muhteşem gelişmiş teknolojili lazer silahlarla donatılmış, uzay boyutları arasında yolculuk yapabilen ses hızında seyahat eden uzay gemilerinin aksine Icarus’un oldukça basit ve uyduya benzeyen bir yapısı var – ki eğer yakın gelecekte uzaya gideceksek anca bu tür bir gemi ile gidebiliriz – bu da filmin ilk dakikasından itibaren tüylerimin diken diken olmasına neden olur. 

Karanlık ölümse aydınlık hayat mıdır, sadece bakarak yanabileceğiniz Güneş'in aydınlığı bile olsa?

Oldukça basit bir sorun “Güneş’in tükenmesi” yine oldukça basit bir çözüm “Dünya üzerindeki tüm radyoaktif madenlerle bir yıldız bombası yapılması” ile önümüzde. Bombanın Güneş’in merkezine gönderilmesi gerek ve bunu yapabilecek bir avuç korkusuz bilim adamı ışığına dahi çıplak gözle bakamadığımız yıldızın merkezine doğru 16 aylık bir yolculuğa çıkarlar. Gemideki oksijen küçük bir yeşil bitki bahçesinden sağlanmakta, su geri dönüşümlü olmasına rağmen yiyecek sınırlı. Daha önce bu yolculuğa çıkmış olan Icarus I’in görevinde başarısız olmasının yanında iletişimin birden kopması içindeki sekiz insanın ve geminin akıbetinin ne olduğu gibi soru işaretlerinin yanında, 16 ay boyunca uzayda olmanın verdiği sıkıntı ve gerginlikle mürettebatın üzerindeki baskıyı anlayabilir miyiz hele ki tüm insanlığın kaderi onların elindeyken çünkü başka bomba yapacak malzeme kalmamıştır Dünya’da, bu bizim son şansımızdır.

Tüm bu baskının yanında Icarus II, Merkür’ün yanından geçerken Icarus I’e ait yardım çağrısı sinyallerini alır. Aradan 7 yıl geçmiş olmasına rağmen mürettebatın halen hayatta olma ihtimali vardır. Bundan daha da önemlisi belirsizliklerle dolu görevlerini tamamlamak için ellerinde tek şansları varken bu şansı ikiye katlayabilecek olmalarıdır; Icarus’daki yıldız bombasını da Güneş’e gönderebilirlerse insanlığı kurtarma olasılıkları artacaktır. Mürettebat konu hakkında uzlaşamaz, Kaptan kararı yıldız bombasını kullanabilecek tek kişi olan Fizikçi Robert Capa’ya bırakır. Capa Icarus’a gitme kararı verince geminin yörüngesini manuel olarak ayarlayan mürettebatın kalkanları hesaba katmaması felaketler zincirinin başlangıcı olacaktır. 

Mürettebat hayati bir karar vermek için bir arada ama insanlığın geleceği söz konusuyken dahi uzlaşılamaz.

Sunshine’ın yönetmeni çok sevdiğim ve özellikle “28 Days Later”la müdavimi olduğum Oscar ödüllü Danny Boyle. Başrollerde yine “28 Days Later”da Danny Boyle ile çalışmış, Inception’dan da hatırlayacağımız Cillian Murphy (Robert Capa), son olarak Captain America’da izlediğimiz Chris Evans (Mace), sinemanın tanınan yüzlerinden Rose Byrne (Cassie), Hiroyuki Sanada (Kaptan Kaneda), Michelle Yeoh (Corazon), Cliff Curtis (Searle) ve Mark Strong (Pinbacker) var. Senaryo “28 Days Later”ın senaristi Alex Garland’ın kaleminden, müzikler usta John Murphy’ye ait.

Sunshine herkesin anlayabileceği dilde bir bilimkurgu filmi. Yer yer mantıksız noktalar görebilirsiniz ama detaylar ve olaylar o kadar güzel işlenmiş ki film bittikten sonra aklınıza bile gelmeyecek. Konu olarak daha önce izlemediğimiz “güneş’in tükenmesi” olgusunu işlemesi filmin artılarından. Oyunculuk ve yönetmenlik açısından yine oldukça başarılı bir film, mürettebat arasındaki elektrik, diyaloglar, gereksiz bir aşkla kirletilmemiş kurgu, yersiz kahramanlık gösterileri olmaksızın insani yönlerini açıkça sergileyen karakterler sizi ele geçiriyor. İzlerken “ben de korkardım, ben de olsam böyle yapardım” diyebiliyorsunuz bu açıdan gerçekçi bir bilimkurgu olduğu aşikâr. Yine gerçekçi bir final ve insanlığa gönderme ile biten Sunshine bana göre izlenmesi gereken bilimkurguların başında geliyor. En azından 107 dakika boyunca bu dünyadan kopmak istiyorsanız hiç durmayın derim.  



İnsanoğlu’nun tek düşmanı yine insanoğlu, uzayda Güneş’in yolunda bir uzay gemisinde insanlığı kurtarmanın peşinde olsa bile.


B.Kumbay / 11.12.11

Hiç yorum yok:

Justice League

Ve bir yıldır beklediğim Justice League'i sonunda izledim hem de 4dx olarak. Beklediğime değdi mi: evet, bayıldım mı: hayır. Sonuç...