8 Eylül 2011 Perşembe

Last Night

Geçen gece “Last Night” ı izledim, aslında bu tür filmleri izlesem de hakkında bir şeyler yazdığım pek görülmemiştir fakat Last Night her zaman savunduğum evlilik müessesesinin kutsallığı ile ilgili olunca, bir de işin içinde Worthington varsa bir şeyler karalamak farz olur tabi.

Filmin konusu üzerinde fazlaca yazmaya ya da düşünmeye gerek yok; yeni evli sayılabilecek bir çift bir akşam bir davete giderler. Karısı (Knightley) kocasını (Worthington) iş arkadaşı fettan bir kadınla (Mendes) biraz (!) samimi görünce paranoya krizine girer ve kocasına geceyi zindan eder. Yataklar ayrılır, ayaküstü “aldattın, aldattın mı, aldatır mıydın, aldatır mısın” kıyameti kopar. Koca ertesi sabah fettan iş arkadaşıyla iş gezisine çıkacaktır, gece boyunca yeminler edilir, seni seviyorum sözleri verilir, sarılma ve uyuma faslından sonra koca işe gider. Karısı kocasının aldatma katsayısını hesaplamaya çalışırken çarşıya kahve ve çörek almaya çıkar ama o da ne; karşısında eski sevgilisini (Canet) buluverir.

Buradan itibaren yazacaklarım ispiyon sevmeyen bünyelere zarar verebilir, uyarayım.

Last Night’ın hitap ettiği belirli bir seyirci kitlesi var, hani bana Worthington kısmı hitap ediyor itiraf ediyorum ama gerisi de evli çiftlere fazlasıyla dokunabilir. O kadar ki evliyseniz filmi izledikten sonra ciddi şekilde depresyona girebilir ve paranoyak olabilirsiniz. Neden mi, dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım.

Filmin karakterlerinin oldukça sıradan olması bu durumun nedenlerinden biri. Bildiğimiz evli çift; evden çalışan ve ev hanımı sayılabilecek sıradan bir kadın Joanna Reed, sıradan bir işi olan ve haftada 6 gün (ve çoğu gece) çalışan sıradan bir adam olan kocası Michael Reed. İkisi üniversitede tanışıp 4 yıl sonra evleniyor, evliliklerinin 3. yılındalar, henüz çoluğa çocuğa karışmamışlar, partilere gidiyorlar, geceleri yumurta kırıp birbirlerine sarılarak uyuyorlar filan. Michael oldukça masum görünen, bir ters lafta gözleri dolu dolu olan hisli erkeklerden, hani sizin de vardır çevrenizde; herkes yapar ama o yapmaz, ölse aldatmaz dediklerinizden. Zaten karısını seviyor, öyle çapkın bir erkek filan da değil hayatta aldatmaz! mı dersiniz? Bal gibi de aldatıyor çatır çatır, öyle birden de olmuyor saatlerce flört ediyor hem de her gün gözünün içine baktığı iş arkadaşıyla. Ama her erkek yapmaz mı zaten? Peki her erkek yaparsa o zaman herkesin yaptığı şey normal sayılmaz mı? Ya da seks yapmakla aldatmak mı daha kötüsü yoksa daha şeytani yöntemler de var mı? İşte ana meselemize geldik.

Efendim Michael şehir dışında karısını aldata dursun, bir önceki gece boyunca hiç durmadan onu yalan söylemek ve aldatmakla suçlayan Joanna karşısına dikilen Fransız eski sevgilisiyle barda iki tek atma, yemek yeme, partiye gitme ve asansörde masumca (!) öpüşme dışında bir şey yapmıyor. Tamam, otel odasında birazcık ileriye gidiyorlar sanki ama yine de bir şey olmuyor, sarılıp uyuyorlar. Sabah da vedalaşıyorlar, evli evine köylü Paris’e dönüyor. Yalnız küçük bir detay var ki, Joanna Alex’in A’sından kocasına bahsetmemiş, kitapların içine gizlediği resimlerini göstermemiş, Michael’ın eski sevgiliye sarf edilen “seninle olabilmek için her şeyi yapardım” sözünden haberi yok, eski sevgiliden de haberi yok, hiçbir şey bilmiyor, karısının tek aşkı olduğunu sanıp tek gecelik bir heyecana kaptırıyor kendini. Peki, önemli olan tek gece mi her gece mi işte bütün mesele bu sanki.

İşte bundandır ki evliyseniz bu film bünyenize dokunabilir, tek eşlilik, ruh eşliliği, düşünceyle veya hareketle aldatma gibi kavramlar beyninize üşüşecek ve aynı evde belki de yıllardır yaşadığınız hayat arkadaşınızı “acaba acaba acaba” diyerek paranoyak şekilde sorgulayacaksınız. Bu sırada kendinizi de sorgulamanız olası tabi, orasını biz bilemeyiz.

Filmde konunun işlenişi dışında hoşuma giden oyunculuk fakat yarı yarıya diye de belirtmeliyim. Worthington’ın masum fakat saman altından su yürüten sopalık karakteri oldukça hoş ve korkutucu (düşmanımın başına). Canet’in doğru düzgün tanımadığı bir kadını delicesine isteyen fakat ayrı dünyalardan olduklarını da bal gibi bilen ümitsiz aşık karakteri de iyi yansıtılmış. Bunun dışında Knightley her zamanki gibi oynamış; aristokrat burjuva, ulaşılması zor şımarık ve zeki kadın; bu bakımdan bana oldukça yapmacık geldi. Yine Mendes’in karakteri oldukça abartı, resmen erkek peşinde koşan ve evli erkekleri baştan çıkarmanın kitabını baştan sona yazmış avcı amazon kılığında yarı deli bir kişilik sergilemiş. Eh istediğini de elde ediyor sonuçta.

Filmin sonundaki o sahne çok iyi düşünülmüş, o iki insanoğlunun birbirine bakışı; yaptın ama ben de yaptım! psikolojisi, gerçeklerin idrak edilirken vicdanların sızlayış anı; görülmeye değer.

Yine de tüm karakterler filmi ilginç kılmış, müsaitseniz sizi kolayca delirtebilirler. İzledikten sonra cebinizi elinize alarak özellikle bu gece de mesaiye kaldıysa “aşkım”ın numarasını çevirebilirsiniz, olmadı gidin ceketinde saç taraması yapın, gömleklerini filan koklayın. Ama tüm bunları yaptıktan sonra da çorap çekmecesine sakladığınız eski resimlere bakmayın.

Kıssadan hisse; bence izleyin. İlerde evlenirseniz filan lazım olur. Evliyseniz de başınızın çaresine bakın, ben mi dedim evlenin diye?


B.Kumbay / 08.09.2011

Hiç yorum yok:

Justice League

Ve bir yıldır beklediğim Justice League'i sonunda izledim hem de 4dx olarak. Beklediğime değdi mi: evet, bayıldım mı: hayır. Sonuç...