25 Mart 2012 Pazar

The Hunger Games


Seriler güzel oldu mu benim için dünyanın en büyük nimetlerindendir, yıllarca okur, izler; karakterleri dostunuz, kardeşiniz, düşmanınız olarak görür, acılarıyla üzülür, sevinçleriyle mutlu olursunuz. Hikaye bittiğinde sanki yaşamınızdan bir parçaymışçasına benliğinize işler, hayallerde de olsa hayatınızın bir parçası olur. İsimlerini duydukça kah silik bir gülümseme belirir yüzünüzde, kah gözleriniz dolar. Fakat bir hikayenin bu denli içinize işleyebilmesi kolay değildir, her hikaye bir Kara Kule, bir Taht Oyunları, bir Yüzüklerin Efendisi olamaz. Yazım-çekim tekniği, karakterler-oyuncular, senaryo-kurgudan daha fazla şeyler gereklidir bunun için; hikayenin ruhunuza işleyebilmesi gerekir, ona dokunabilmeniz gerekir kalbinizle, DNA’nıza işleyebilmesi gerekir. Tüm bunları yapabiliyorsa eğer, bir seri benim için dünyalara bedeldir, beni başka dünyalara çekip götürebildiği ve zaman zaman orada yaşayabilmemi sağladığı için.

Twilight felaketi sonrası cesaretimi toplayarak okuduğum Açlık Oyunları bittiğinde seriden duyduğum memnuniyeti uzun bir yazı ile dile getirmiştim. Uyarlamalara ve özellikle uyarlamalardaki farklılıkları uzun uzadıya yazmaya bayılırım. Açlık Oyunları’nın ilk filmini asıl bunun için merakla beklemekte idim ve nihayetinde gösterim günü geldi çattı, filmi büyük bir zevkle huşu içerisinde izledim ve sonuç beklediğimden de iyiydi diyebiliyorum gönül rahatlığıyla. Asıl meselemize gelmeden önce kitabı okumamışlar için kısaca konudan bahsetmek gerekirse;

Dünya ilerlemiş ve büyük bir savaş sonrası mıntıkalara bölünmüştür. Mevcut 13 mıntıka Panem denilen ülkenin başkenti Capitol tarafından idare edilmekte iken başkaldıran 13. Mıntıka ordu tarafından haritadan silinir. Geriye kalan 12 mıntıka ise özgürlüğün ne denli tehlikeli olduğunu hatırlamaları için her yıl yapılacak Açlık Oyunları’na bir kız bir erkek olmak üzere 12-18 yaşları arasında çocuklar göndermekle cezalandırılır. Açlık Oyunları Capitol tarafından gaddar oyun kurucular ve gelişmiş bilgisayarlar ile idare edilen arenalarda yapılmakta; katılan 24 çocuktan sadece biri sağ kalıp şampiyon olmaktadır. 12. Mıntıka’da annesi ve kardeşi Prim ile zorluklar içinde yaşam mücadelesi veren Katniss Everdeen, babasının bir maden kazasında ölmesi sonrasında ailesinin karnını avcılık yaparak doyurmaya çalışan 16 yaşında bir genç kızdır. Günlerini arkadaşı Gale ile birlikte ormanda avlanarak geçiren Katniss Açlık Oyunları için çekiliş zamanı geldiğinde kurada kardeşi Prim’in adının çıkması ile yıkılır ve Prim’in yerine gönüllü olur. Katniss’in Açlık Oyunları’ndaki ortağı fırıncının oğlu, Katniss’in okul arkadaşı Peeta Mellark olur. Akıl hocası olarak yanlarında 12. Mıntıka’nın tek şampiyonu alkolik ve aksi Haymitch olduğu halde Açlık Oyunları için Capitol’e giden ikili ümitsizce hazırlanmaya başlar. Oyunlar öncesi yapılacak ve tüm Panem tarafından izlenecek olan gösteri ve mülakat için hazırlanan Katniss ve Peeta genç stilist Cinna’nın sayesinde tüm dikkatleri üzerine çekerler. Mülakat sırasında Peeta’nın Katniss’e olan aşkını itiraf etmesiyle işler çığırından çıkacak, arenadaki kanlı savaş aşk uğruna yapılacak bir mücadele ile gölgelenecektir. Bu durumdan hoşlanmayan Panem’i yöneten Başkan Snow Peeta ve Katniss’in hayatını cehenneme çevirmeye kararlıdır. 



The Hunger Games yani serinin ilk filmi 142 dakikalık uzun süresine rağmen tek bir gereksiz sahnesi olmayan ve şimdiye dek izlediğim aslına sadık en iyi uyarlama filmlerinden biri. Oyuncular önceleri olmamış gibi görünse de filmde kimse sırıtmıyor, her oyuncu karakterine yakışmış. Özellikle Jennifer Lawrence (Katniss), Josh Hutcherson (Peeta), Liam Hemsworth (Gale), Elizabeth Banks (Effie), Stanley Tucci (Caesar), Donald Sutherland (Snow), Woody Harrelson (Haymitch) ve Amandla Stenberg (Rue)’ü başarılı buldum. Rollerine yakışmadığını düşündüğüm iki oyuncu Lenny Kravitz (Cinna) ve Willow Shields (Prim) oldu, bu iki karakter kitapta hissettiğim gibi değildi. Filmin sürprizi ise Wes Bentley oldu, Seneca Crane’i sadece isim olarak biliyorduk filmde önemli karakterlerden biri olarak görmek gayet güzel oldu. Filmin yönetmeni Pleasantville ile tanıdığımız ve yönetmenlik tecrübesi fazla olmayan Gary Ross. Ross filmde mümkün olduğu kadar az müzik kullanarak karanlık ve ciddi bir atmosfer yaratmak istemiş, karakterler üzerinde fazla durmamış bu nedenle kitabı okumayanlar özellikle Katniss, Peeta ve Gale arasındaki ilişki ve Katniss’in görünenden çok farklı olan kişiliği hakkında gerekeni alamayacaklar fakat dolu dolu olan ilk kitabı 142 dakikaya sığdırmak pek de kolay olmasa gerek bu bakımdan Ross’un elinden geleni yaptığını düşünüyorum.

Gelelim kitap ve film arasındaki farklara;

• Filmde haliyle daha yüzeysel olarak işlenen ana karakterler bize hissettirmeleri gerekenleri hissettiremiyor bu bir ama görsel olarak karakterlerin düşüncelerini işlemek oldukça zor ve işlenmesi gereken zengin bir hikaye var o yüzden bu maddeyi geçebiliriz.
• Hikayede önemli bir yere sahip olan Alaycı Kuş İğnesi kitapta Katniss’e okul arkadaşı valinin kızı Madge tarafından veriliyor. İğne sıradan bir armağan değil; Capitol tarafından soyları tüketilmeye çalışılmış, 12. Mıntıka için özgürlük demek olan Alaycı Kuş’un sembolü bu iğnenin hikayesi daha önce Açlık Oyunları’na katılmış olan Madge’in teyzesi ve Katniss’in annesine kadar uzanıyor. Üç kitapta da Madge önemli bir karakter ne var ki filmde tamamen silinmiş olması pek de yerinde bir karar olmamış bana göre.
• Kitapta Katniss Capitol yolunda trende ve oyunlar öncesi otelde yemekleri büyük bir iştahla yiyor, hatta meşhur bir kuru erikli yahni var ki bu yemek daha sonra Katniss ve Peeta mağarada kalırken ikiliye Haymitch tarafından paraşüt ile gönderiliyor fakat filmde Katniss’i yemek yerken neredeyse hiç göremiyoruz. Oysa Katniss hayatında sayılı kez ekmek görmüş, çektiği tüm acılara rağmen aç kalmamak uğruna zevkle yemek yiyen bir karakter, filmde bu yansıtılamamış ve 12. Mıntıka’da ölümlerin en büyük nedeni olan açlık ve yoksulluk seyirciye yeterince hissettirilmemiş.
• Haymitch kitapta alkolik, özellikle Katniss’le hiç anlaşamayan, ağzından cımbızla laf alınan aksi bir karakterken filmde neredeyse günü kurtaran kişi olarak gözler önünde. Hatta Katniss ve Peeta’yı kurtaran oyunların galibi aynı mıntıkadan iki kişi olabilir fikrini Seneca’ya veren de kendisi imiş meğer. Özellikle ikinci kitapta Katniss’in Haymitch’e duyacağı kin ve nefret olayların gidişatını tamamen etkileyecekken iki karakter arasında görülen bu zıtlık filmin devamı ve gidişat için pek de hayırlı değil.
• Prim kitapta olmadığı kadar korkak ve silik bir karakter olarak işlenmiş oysa Prim tüm seride ilk filmdekinin yarısı kadar bile ağlamayan metanetli ve güçlü bir karakter.
• Filmde Katniss ve Peeta arasındaki ilişki yeterince derinlemesine işlenmemiş, kitapta aralarındaki bağ; özellikle trende ve oyunların sonuna doğru mağarada geçen diyaloglar oldukça detaylı idi ve karakterleri anlamamız açısından oldukça da önemliler. Yine zaman sorunu deyip geçelim ama Peeta’nın gereken etkiyi izleyiciler üzerinde bırakmasına engel teşkil ettiği yadsınamaz bir gerçek.
• Hikayede yine önemli bir yeri olan Avoxlar’ı filmde otel odasına giriş sahnesinde 2 saniyeliğine görebiliyoruz, özellikle Lavinia yok oysa ki Katniss ve Peeta için çok önemli biri, bir ihtimal ikinci filmde görebiliriz.
• Daha önce söylediğim gibi Seneca Crane’i ve özellikle oyun kurucuların çalışma mekanı olan odayı kitapta hemen hemen hiç görmemiştik; filmde görmek oldukça heyecanlı idi. Bu arada kostümlere değinmeden geçemeyeceğim, fevkin de fevkiydi; Capitol ve diğer görseller de oldukça iyiydi.  



Bunlar dışında bazı ufak tefek farklılıklar (Katniss’in kariyer haraçlarının yiyeceklerini havaya uçurması sırasında bir kulağını kaybetmesi, ölen haraçların cesetlerinin hava araçlarıyla alınması, Rue öldükten sonra mıntıkasının Katniss’e yarımay şeklinde ekmek göndermesi, oyunun kuralı değiştiğinde Katniss’in Peeta’nın adını haykırması, Katniss ve Peeta’nın mağaradaki asıl yakınlaşmaları; sağanak yağmur, Peeta’yı iyileştiren ilacın şırıngada olması, mağarada ve nehir kenarında geçirilen zamanın uzunluğu, Cato’nun zor ölümü vb.) da mevcut fakat asıl üç büyük fark var ki yine hikayede çok önemli faktörler. Bunlardan ilki finaldeki savaşın verildiği Muttalar; kitapta ölen haraçların mutant halleri idi. Aralarında Rue’nin de olduğunu düşünürsek Cornucopia’da bütün gece süren kanlı savaşı filmde neredeyse hiç görememiş olmamız bana göre büyük kayıptır. Buna bağlı olan ikinci büyük fark ise Peeta’nın zaten tam anlamıyla iyileşmemiş olan bacağının Muttalar tarafından parçalanması, Katniss’in yaptığı turnike sonucunda ise bacağını kaybetmesi ve yerine protez takılması. Filmde Peeta çok şükür sapasağlam ama bunun atlanmış önemli bir detay olduğunu düşünüyorum. Ve en önemli farka geldik; kitapta Katniss ve Peeta arasındaki yakınlaşmaya ve büyük aşkın başlangıcına tanık olan bizler maalesef filmde bunun çeyreğini bile göremiyoruz. Senaryonun Gary Ross, Billy Ray ve Suzanne Collins tarafından yazıldığını ve Suzanne Collins’in tüm değişikliklere onay verdiğini düşünürsek “vardır bir bildikleri” demekten başka bir şey gelmiyor elimizden.

Yine de tüm farklara rağmen bence olabildiğince güzel bir uyarlama yapılmış. Seriyi bitirmiş biri olarak sonuçtan memnunum, tabii ki daha iyisi olabilirdi ama ben daha iyisini devam filmlerinde göreceğimize inanıyorum. Özellikle 3. Filmde kurgu değişmezse Peeta uğruna gözyaşı bile dökebilirim gibi geliyor bana, filmi o derece başarılı buldum.

Kıssadan hisse; seriyi okuyanlar kesinlikle izlemeli, izleyenler kesinlikle seriyi okumalı. Oscar’lık olmayabilir ama tam izlemelik, gidilesi ve sevilesi bir film The Hunger Games.

Açlık Oyunları kutlu olsun ve şans her daim sizinle olsun!


B.Kumbay / 25.03.12

Hiç yorum yok:

Bill Hodges (Mr. Mercedes) Üçlemesi

BAY MERCEDES Mavi Unutmanın Rengidir…    10 Nisan 2009, sabaha karşı. Ekonomik krizden nasibini almış binlerce işsiz in...