“Sometimes dead is better” der Jude, karşısında çaresizlik içinde oturan
Louis’e. Öyledir de, bazen ölüm daha iyidir, ölümden beter şeyler de
vardır, sevdiğin insanın yanında olması ve ona asla kavuşamayacak olmak
gibi. Hayvan Mezarlığı okuduğum ilk Stephen King kitabı, izlediğim ilk
King uyarlamasıdır. En sevdiğim, en kıymetlimdir hem kitabı hem filmi;
çöp olan yeni filmden bahsetmiyorum, 1989 yapımı olan gerçek filmi.
Kitap korku türünde değerlendirilemez benim gözümde, Hayvan Mezarlığı
gerçek sevginin hikayesini anlatır, sevgi uğruna insanın
yapabileceklerini, katlanabileceklerini, vazgeçebileceklerini ve bunları
tekrar tekrar yapabileceğini. Hayvan Mezarlığı’nın ruhu vardır,
hikayeyi siz okumazsınız o kendini anlatır size, sayfalarında
kaybolursunuz özellikle kaybettikleriniz varsa hikayeye karışır, gecenin
kör karanlığında yıldızların ışığında micmac mezarlığında yürürsünüz
düşünerek; acaba ben olsam yapabilir miydim? Ve bu sorunun cevabı hep
aynıdır; evet! Hep hayatımızı değiştiren kitaplar diyoruz ya, kitabı da
filmi de hayatımı değiştirmiştir Hayvan Mezarlığı’nın, bende yeri çok
başkadır. King evreninde de yeri başkadır, Kara Kule ile bağlantısı
vardır ve Uykusuzluk’la -ki o da en sevdiğim ikinci King kitabıdır -.
Bana ‘King okumaya hangi kitaptan başlayalım?’ diye soranlara verdiğim
cevap Hayvan Mezarlığı olur, King izlemeye de onunla başlayın, kitabı
sevmezseniz eğer kütüphanenize kaldırın ve bir daha elinize King kitabı
almayın. “o toprak taşlıdır Louis, ellerinle kazarken tırnakların kanlar
içinde kalır, ama insanın kalbi daha taşlıdır."
Burcu Kumbay, 27.10.2019
27 Ekim 2019 Pazar
Sarı Duvar Kağıdı
Yine hakkında yazması çok zor bir kitap. Kısacık bir hikaye aslında ama o
kadar etkiledi ki beni okurken çığlık atmak istedim. Hikayeyi yaşayanın
ağzından dinlememiz, deliliğin o sapsarı uçurumuna yavaş yavaş
kaydığını hissederek okumamız bana gerçek dehşeti yaşattı. İnsan
zihninin ne kadar kırılgan olduğunu ve insanın asıl sevdikleri
tarafından yok edilebileceğini bir kez daha gördüm. Bizi eşsiz yapan
duygularımız, bize her şeye dayanma gücü veren duygular, aynı zamanda
bizi felakete götüren. Yılların yaşanmışlığı, biriktirilen anılar,
yürekteki sevgi, aile, dostlar; her şey bir anda bir duvar kağıdının
desenlerinde yok olabilir, işte bu kadar kırılgan aslında ruhumuz,
karanlığa karışmaya meyilli. Kitabın okuduğum versiyonunda şahane
çizimler var, o kadar şahane ki olayların etkisini on kat artırıyor
belki bu yüzden bu kadar etkilendim hikayeden. En sevdiğim renk sarıdır
benim ama kahramanımızın dediği gibi “Böyle bir sarı yok! Şimdiye dek
gördüğüm tüm sarı şeyleri düşünüyorum ama düğün çiçeği gibi güzellerden
ziyade eprimiş, kokuşmuş sarılıktaki çirkin olanları.” Çeviri de çok iyi
bu arada değinmeden geçemeyeceğim, şahane ve dehşet bir kitap olmuş
emeği geçenlerin emeğine sağlık
Burcu Kumbay, 27.10.2019
Burcu Kumbay, 27.10.2019
22 Eylül 2019 Pazar
Ben, Kirke
Ben, Kirke
(Circe)
Madeline
Miller
Sayfa Sayısı: 404,
Basım Yılı: 2019, İthaki Yayınevi
“Evin
kendisi kesinlikle ceza değildi. Her tarafta hazineler parlıyordu. Oymalı
sandıklar, yumuşak halılar, altın kaplamalar, yataklar, tabureler, süslü
sacayakları ve fildişi heykeller. Denizlikler beyaz mermer, kepenkler dişbudak
ağacıydı. Mutfakta başparmağımı bıçaklarda gezdirdim, bronz ve demirin yanı
sıra sedef ve obsidiyen bıçaklar da vardı. Kuvarz kristalinden ve dövme
gümüşten kaseler buldum. Odalar ıssızdı ama ortada zerre toz yoktu, mermer
eşikten tozların geçemediğini sonradan anlayacaktım. Üstünde ne kadar
gezinirsem gezineyim yerler daima tertemiz, masalar ışıl ışıldı. Küller
şömineden kayboluyor, tabaklar kendi kendilerini yıkıyor, şömine odunları gece
kendiliğinden tazeleniyordu. Kilerde yağ ve şarap kavanozları, peynir ve arpa
kaseleri vardı, her zaman taze, her zaman ağzına dek doluydular.”
İşte böyle
bir eve sürgüne gönderiliyor Kirke, Aiaie Adası’na, güneş tanrısı olan babası
Helios tarafından. Tek suçu doğduğundan itibaren bir şeylere, bir aileye ait
olmaya çabalaması fakat maalesef ölümsüz bir tanrıça olmasına rağmen aradığını
bulabilmek için onca trajediyi, felaketi, acıyı sırtlamak zorunda kalıyor.
Kitabın konusuna daha fazla giremem sadece şunu söyleyebilirim ki; Yunan
mitolojisini biliyorsanız inanılmaz zevkle okuyacağınız bir hikaye. Yazar
karakterleri çok güzel seçmiş ve birbirleri ile etkileşimlerini çok güzel
kurgulamış. Hikayenin anlatım dili hem şiirsel hem destansı olunca ortaya
başarılı bir mitolojik dram çıkmış. Yunan mitolojisine hakim olmayanlar için de
kitabın arkasına bir mitoloji sözlüğü eklenmiş, kapaktaki Aiaie haritasıyla ve
kapağın muhteşemliğiyle şahane bir kitap çıkmış ortaya. Benim Yunan
Mitolojisi’nde en sevdiğim karakterler Artemis ve Perseus’tur, keşke hikayeye
dahil olsalardı ama kim bilir belki başka bir Madeline Miller kitabında karşıma
çıkarlar.
Kitabı
okuduktan sonra her şeyin daha bir yerli yerine oturması ve zihnimde
görselleşmesi için başucu kitabım ‘Mitoloji’ (Essential Visual History of World
Mythology, 2009)’yi gözden geçirdim; Clash Of The Titans (2010) ve Wrath Of The
Titans (2012)’ı izledim ve şu an ‘Mitoloji 101’ (Mythology 101, Kathleen Sears,
2014)’i okuyorum. Üstüne bir de Homeros’un Odysseia’sını okursam tam olacak.
Ben, Kirke’yi sevdiyseniz bahsettiğim kitapları okumanızı şiddetle tavsiye
ederim, Mitoloji’yi bulmanız çok zor ama Mitoloji 101’i kesinlikle
kütüphanenize ekleyin.
Peki kitabı
sevdim mi? Tabii ki evet fakat çok üzdü beni özellikle finali gözlerimi
doldurdu.
“Dünya
çirkin bir yer, biz de dünyada yaşamak zorundayız.”
Burcu
Kumbay, 21.09.2019
1 Eylül 2019 Pazar
Türk Kültüründe Vampirler
Türk Kültüründe Vampirler
Seçkin Sarpkaya & Mehmet Berk Yaltırık
Sayfa Sayısı: 170, Basım Yılı: 2018, Karakum Yayınevi
Doğaüstü yaratıklara inanıyorum çünkü bu gezegen, üzerinde tek marifeti
alet kullanmak olan insanoğlunun yaşayamayacağı kadar mucizelerle dolu.
Türkiye’de yaşayan bir fantastik-korku severin en büyük derdi okuyacak,
öğrenecek, izleyecek malzemenin azlığıdır. Bu kitap Türk tarihindeki mevcut
malzemeleri bir araya getirerek size güzel bir yemek sunuyor. Yazarlar, vampir
nedir sorusundan başlıyor, dünyadaki inanışlardan devam ederek Türk kültüründe
geçmişten günümüze vampir olgusunu inceliyor, bu sırada Türkçe kaynaklardan,
masallardan, yazılmış kitaplardan örnekler de veriyor. Kitap sıkmayan dili,
verilen güzel örnekler ve bölümlerin birbirine bağlanışı açısından çok güzel
bir çalışma olmuş.
Kitapta beni memnun etmeyen iki nokta var; birincisi Voyvoda III. Vlad
Tepeş’den ve Osmanlı bağlantısından bahsedilmemesi. Merak edenler için yazının
en sonunda kendi fotoğrafının altında kısa bir bilgi paylaşımı yaptım. İkincisi
ise Tarihçi (The Historian)- Elizabeth Kostova kitabından bahsedilmemesi ki
Tarihçi’de hikayenin önemli bir kısmı İstanbul’da geçer ve şahane bir vampir
romanıdır, bizim için önemli olduğunu düşünüyorum, görememek büyük hayal
kırıklığıydı. Bunun dışında iki yazarın kitabı ikiye bölmesi ve birbirini
tekrar etmemesi güzel, içerik illüstrasyonlarla zenginleştirilse çok daha güzel
olabilirdi. Vampirlere ve doğaüstü varlıklara ilginiz varsa kaçırılmayacak bir
kaynak kitabı.
Yazının devamında kitaptan beğendiğim kısımların alıntılarını paylaşacağım,
süprizi kaçsın istemiyorsanız bu cümlenim sonundan itibaren ayrılabiliriz,
şimdiden iyi okumalar dilerim.
Vampir, bir tür yaşayan ölüdür ve gömüldüğü yerden çıkıp gelerek
yaşayanların kanını emen bir ceset veya ruhsuz bir bedendir.
Türk Vampirleri arasında başlıcaları; Yek, Obur, Upir, Veber, Yalmavuz,
Cadı, Albastı, Dev, Emegen, Erlik Han, Celbegen.
“Pertev Naili Boratav, Türk kültüründeki cadının Avrupa inançlarındaki
vampirle eş olduğunu belirtirken cadıların mezarlardaki yeni gömülmüş ölüleri
yediğini ve geçmişte cadıları etkisiz hale getiren uzman cadılar olduğunu ifade
eder. Türkiye sahası masallarına baktığımızda da cadıların evlerine
hapsettikleri çocukları yedikleri görülür. Afyonkarahisar’dan derlenen bir
masalda ise cadı, evine hapsettiği kız kaçınca kızın evini bulur ve kızın kapıdan
uzattığı parmağından kanını emer.”
“Türk kültüründe vampir olarak kabul edebileceğimiz mitolojik varlıklar,
mitler, destanlar, halk inançları, efsaneler ve masallarda vardır. Vampir
kelimesinin kökeni Türkçedir. Kırım, Batı Sibirya ve Balkanlarda yaşayan
Türklerim dilindeki upir ve benzeri ifadeler batıdaki vampir kelimesinin
kökenini teşkil etmektedir.”
“Lisan-ı tatarda “obur”caduya ve sihirbaz avrete ve mezarda dirilene
derler.” Evliya Çelebi, Seyahatname (XVII. yy)
Evliya Çelebi Seyahatname 7. Ciltte 24 Nisan 1666 tarihinde Kafkaslar’da
tanık olduğu gökyüzünde geçen Obur-Uyuz Cengi’nden bahseder.
Bram Stoker’ın Batı korku edebiyatının önemli eserlerinden sayılan Dracula
(1897) adlı romanını yazarken, ünlü Türkolog Arminius Vamberly’den edindiği bilgilerden
faydalandığı bilinmektedir.
Türkçe edebiyatta ilk korku romanı aynı zamanda ilk vampir romanı Kazıklı
Voyvoda - Drakula İstanbul’da 1928 yılında Ali Rıza Seyfi tarafından
yazılmıştır.
BKumbay, 31.08.2019
Kazıklı Voyvoda olarak bilinen III.Vlad Tepeş 1431 yılında Macaristan’ın
Segesşvar bölgesinde doğdu. III.Vlad’ın dedelerinin Eflak bölgesinde yaşadığı,
Eflak bölgesinin en köklü ve güçlü ailesi olarak bilinir. Moğol istilası
sırasında Anadolu’ya gelen Bizans ve Rumeli toprakları üzerine akın yapan
Osmanlı Türkleri, kısa sürede Tuna kıyılarına dayanan ve yer arayan Türk
akıncıları karşısında III.Vlad’ın ataları çaresiz kalmış ve Türk tabiine
girmişlerdir. III.Vlad’ın babası (II.Vlad) 1431 yılında Osmanlı İmparatorluğuna
karşı müttefik bulmak için Almanya’nın Nürnberg şehrinde bulunan ve Avrupa’nın
çeşitli ülkelerini yöneten kraliyet ailelerinden gelen prenslerin kurduğu
ejderha tarikatına katıldı. (Adı geçen tarikat günümüzde halen devam etmekte,
faaliyetlerini vakıf adı altında sürdürmektedir). II.Vlad’ın asıl amacı Osmanlı
akınlarını durdurmaktı. Bu örgüte girdikten sonra ejderha sembolünü ailenin
simgesi yaptı ve bu sebeple ona Romen dilinde ejderha manasına gelen “Drakul”
ismi verildi. Bu nedenle oğullarına ejderhanın oğlu manasına gelen Drakula adı
verildi. Böylece Prens III.Vlad doğduğunda Drakula adıyla anılmaya başlandı.
Tabii III.Vlad’da babası gibi Türklerin himayesine girmeyi reddetti. Daha sonra
prens III.Vlad’ın babası (II.Vlad) Türk saldırılar karşısında pes ederek tekrar
Osmanlı İmparatorluğuna bağlandı.
III.Vlad, 12 yaşındayken babasının Osmanlılarla yaptığı anlaşma gereği,
1442 yılında küçük kardeşi Radul ile birlikte Edirne sarayında tutuluyordu.
İşte asıl efsane burada başladı, Şehzade Mehmed (II.Mehmed) ile birlikte Molla
Gürani’den eğitim alan Drakula 1448 yılına kadar Osmanlı ülkesinde kaldı.
Osmanlı’da iken sürekli öldürülme korkusu yaşadığı ve bu dönemde aklını yitirip
sadistleştiği ve psikopatlaştığı söylenir.
Drakula adı verilen prens III.Vlad otoritesini sağlamlaştırmak için
hükümdarlığı boyunca uyguladığı terörle her yere korku saldı. Romen
kayıtlarında cellat, Almanların cadı, Türklerin Kazıklı Voyvoda dediği prens
Drakula, işkenceleri ile ün salmıştır. Her işkenceleri adeta şenlik havasında
yapmıştır. Drakula’nın en sevdiği işkence şekli olan kazık işkencesiydi. Kazığa
geçirdiği insanların oluşturduğu bir dairenin ortasında saray halkı ile beraber
yemek yemekten büyük zevk alırdı. Eline Türk esirler geçince, ayaklarındaki
derinin yüzülmesini, açığa çıkan etin üzerine tuz dökülmesini ve ızdırabın
artması için keçilere yalatılmasını emrederdi. Venedik elçileri şapkalarının
düşmesinden çekindikleri için önünde eğilemeyince, şapkalarını kafalarına
çivilemiştir. Bir gün şehirdeki bütün dilencileri çağırtarak büyük bir ziyafet
verdi. Dilencileri iyice doyurduktan sonra masayı ateşe verdirip, hepsini diri
diri yaktı. Bir defa da birkaç kadının göğüslerini kestirip yerlerine
çocuklarının başlarını diktirmişti. Bazı kadınları da kazanlara attırıp
haşlatıyor, etlerini çocuklarına yediriyordu. İnsanları doğramak, kazanlarda
kaynatmak için özel yöntemler uygulamıştı. Bir gün eşek üzerinde tesadüf ettiği
bir papazı eşekle birlikte kazığa geçirtti. Hamile olduğunu söyleyen bir
sevgilisinin karnını yarıp doğru söyleyip söylemediğine bakmıştı. Dil öğrenmek
için Eflak’a gelen dört yüz Macar ve Erdelli genci casus oldukları gerekçesi
ile diri diri yaktı. Bohemyalı altı yüz kadar tüccarı da Pazar yerinde kazığa
vurdurdu.
Drakula, katoliklerden bir prenses ile evlenip, himayesini genişletmesiyle
ve Macar kralının desteğini de almasıyla birlikte, 1459 yılından itibaren
Osmanlı’ya ödemesi gereken vergiyi ödememeye başladı. Drakula, 1460-1461
yılları arasında Tuna nehrini geçerek bölgede katliamlar yapmıştır. Binlerce
Türk ve Bulgar öldürmüştür. Bunun üzerine 1462 yılında Sultan II.Mehmed Eflak
Voyvodası üzerine sefere çıkmıştır. Osmanlı askerleri 1462 de Targovişte
kalesini alınca III.Vlad yani Drakula, daha fazla dayanamayıp Macaristan’a
kaçtı ve kardeşi Radu tahta geçti. Fatih Sultan Mehmet’in saldırısından çekinen
Macar kralı Corvinus, Drakula’yı tutuklatıp hapsetti ve 12 yıl boyunca tutsak
kaldı. 1475 yılında kardeşi Radu ölünce Drakula tahta geçmek ve Macar desteğini
almak için katolik olmayı seçti. 1476 yılında ülkesine dönerek tahtı ele
geçirdi. III.Vlad Tepeş’in tekrar Eflak Voyvodası ilan edilmesinden sonra
Osmanlı akıncıları tekrar sefere çıkmış ve Drakula Osmanlı akıncıları
tarafından Aralık 1476 Bükreş yakınlarında öldürülmüştür.
Kazıklı Voyvoda Yani Vlad Tepeş (III.Vlad), Romanya Tarihinde kahraman
olarak anılmaktadır. Romanya ordusu ürettiği bir helikoptere onun ismini
vermiştir. Hüküm süresi boyunca bir çok vahşete imza atmış olan Vlad kan
dökücülüğü sebebiyle vampir olarak efsaneleşmiş ve filmlere konu olmuştur.
Kaynak: tarihkitabi.com
19 Haziran 2019 Çarşamba
Kült
Kült
Orkun Uçar
Sayfa sayısı: 195, Basım Yılı: 2019, Dedalus Kitap
Baştan açık açık yazıyorum; Orkun Uçar sevdiğim (ve okuduğum) bir avuç Türk
yazardan biridir. Bu incelemeyi okurken bunun etkilerini bol bol göreceksiniz
fakat tabi ki fanatik bir okur olmadığım için kitabı her yönüyle ele almaya
çalıştım ki bunu Stephen King incelemelerimde de görebilirsiniz (Sadık Okuyucu
olmama rağmen). Yazıda ispiyon var ama yeri gelince uyarısını göreceksiniz
zaten, o halde başlayalım.
Öncelikle; hayatımın yarısını Kara Kule’nin ve Habis Üçlemesi’nin bitmesini
bekleyerek geçirmiş bir okuyucu olduğumu belirtmeliyim, hala da bekliyorum ama
sabrın sonu selamet demişler (ya da ölüm). Kült’ü elime aldığımda Habis
Üçlemesi gibi bir kitap beklemiyordum, konusunu da okumamıştım açıkçası sadece
seveceğimi hissetmiştim, çok şükür öyle de oldu. Kitabı yazılacak milyon tane
raporum olduğu bir günde başladım ve bitirdim, elimden bırakabilirdim ama
istemedim; bir günde bir sezonu biten diziler gibi tükettim çünkü bitmese gözüm
arkada kalırdı.
Kült, kahramanımız Ouz Kök’ün imza günüyle başlıyor. Güzel bir hayranı
tarafından bilinmeyen bir maceraya çekilen Ouz’un başına gelmeyen kalmıyor.
Orkun Uçar hikayenin türü için ‘psikedelik punk bilimkurgu’ demiş, ben
‘bilimkurgu-fantastik-inception’ diyorum. Kült, Inception gibi katmanlardan
oluşuyor ve çok da konsantre ve renkli (aynen kapağı gibi) olmasına rağmen
Orkun Uçar’ın sade ve eğlenceli dili ile yapısındaki kaosu en iyi şekilde
aktarıyor okuyucusuna. Hikayedeki benzetmeler ve atıflar (Starwars, Star Trek,
LOTR, Annie Wilkes’den tutun ve devam edin) hoşuma gitti, yazar kaliteli
malzemeyi seçmiş ve bundan lezzetli bir uzay pastası yapmış. Bilimkurgu
sevenlerin beğeneceğini düşündüğüm bir kitap Kült, bir şans verin derim.
Bundan sonrası ispiyonlu topraklar.
Orkun Uçar Kült’ü yazarken bir çok eserden (kitap, film, dizi) esinlenmiş.
Bariz anlaşılanlar ve tahmin ettiklerim var özellikle kitabı okuyanlardan yorum
alabilmek için burada paylaşmak istiyorum.
Sadık Okuyucu olarak Stephen King esinlenmelerinden başlayayım; öncelikle
açık seçik bir Kara Kule esinlenmesi hatta bağlantısı var hikayede.
“Görüntüdeki piramidin tepesini işaret ettim. ‘En üst kata kadar çıkmalı ve
gerçeği öğrenmeliyim. Bu makineyi kim neden yaptı, nereye gidiyoruz? Bunun için
üretildim, eğitildim. Ben veya kardeşlerimden biri bunu başaracak. Gölgeler
yanıtı bulana dek bizleri göndermeye devam edecek.’”
Gözünüzün önüne Kara Kule’nin tepesine çıkmak için yollara düşen Roland ve
Ka-Tet’i geldi mi? Geldiyse bendensiniz.
Bunun yanında, Dünya Madun’un hükümdar ‘Kızıl Kraliçe’si, Dokuz’un tepesine
ulaşmak için uğraştığı piramidin dışında mekanik örümcekler olması. Dokuz’un
bir ‘Bahçıvan’ olması. Düzalem’in üzerinde devasa bir kubbe bulunması, ilk
başta gözüme çarpanlar.
Gelelim ikinci esinlenmeye, aslında bu da açıkça bir saygı gösterisi olmuş.
Kitabın içindeki Ouz’un bizlerle paylaştığı hikaye bariz bir şekilde The
Expanse’e bir saygı-sevgi gösterisi olmuş hatta Ceres ve Kuşak’ı olduğu gibi
kullanmış Ouz Bey. Bunu kesinlikle kınamak için yazmıyorum hatta bence çok da
güzel olmuş, diziye bayılıyorum ve yeni sezon gelene kadar bu hikaye bana ilaç
gibi geldi. Keşke herkes Ouz Bey gibi sevdiklerine sıkı sıkı sarılıp onlardan
hikaye yazabilse (Ouz Bey’den kaçan kurtulamıyor gerçi)
Ve sonuncu ‘bence esinlenmesi’. The Nines (2007) diye bayıldığım bir film
vardır, kitabın son bölümü ‘Bahçıvanın Dönüşü’nü okumaya başladığım an aklıma
direkt The Nines geldi ve sonunda Ouz’un adının aslında ‘Dokuz’ olduğunu
görünce bu hipotezim birazcık teoriye dönüşmüş olabilir, tesadüf de olabilir
tabi (tesadüf diye bir şey olmasa bile). Bir de Ouz-Kroton ilişkisi azıcık
Guardians of the Galaxy Peter-Ego ilişkisine mi kaymış? Tamam susuyorum.
Orkun Uçar bu yazımı okur mu bilmiyorum (umarım okumaz) ama tekrar söylemek
istiyorum tarzını çok beğeniyorum. Başka yazar olsa büyük ihtimal ‘onu da
çalmış bunu da çalmış’ şeklinde bir inceleme olurdu bu ama o kadar güzel
esinlenmiş ve saygı duruşu yapmış ki o kadar olur. Kitapla ilgili tek sıkıntım
kısa olması onun dışında yok, antikahraman kahramanımızı bile sevdim ki ben
sevmem deadpool tarzı karakterleri. Keşke Orkun Uçar Stephen King gibi her yıl
bir kitap yazsa da zevkle okusak. Bu ülkeye daha çok Orkun Uçar’lar lazım,
bilimkurgu lazım, fantastik lazım. Bu kitabın film uyarlaması lazım bize ya da
daha güzeli dizi uyarlaması lazım, isteyelim kim bilir belki olur.
Burcu Kumbay, 18.06.2019
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Apple Airtag ile Kedi Takibi
Özellikle yaşadığımız 6 Şubat depremi sonrası, dostlarımızın ve çocuklarımızın kaybolma riskini ortadan kaldırmak bir ihtiyaçtan öte gerek...
-
Bir insan hiçbir zaman hikayeler için fazla büyük olmaz. Erkek veya kadın, kız veya oğlan, fark etmez. Hepimiz hikayeler için yaşarız. ...
-
Stephen King Uyarlaması mı dediniz? O halde orada durun bakalım, izlediğiniz o filmleri dizileri hakkını vererek eleştirebilmek iç...
-
BAY MERCEDES Mavi Unutmanın Rengidir… 10 Nisan 2009, sabaha karşı. Ekonomik krizden nasibini almış binlerce işsiz in...


