4 Nisan 2010 Pazar

Clash Of The Titans


Avatar ve Clash Of The Titans arasında tek fark 4 benzerlik bul deseler;

1. İki film de fantastik türünde
2. Başrolde Sam Worthington
3. Muhteşem soundtrackler
ve 4. İkisi de sinemada izlenmesi gereken filmler.

Tek farka gelirsek; Clash Of The Titans şişirilmemiş, abartılmamış, yedi, düvelde reklamlarla duyurulmamış, herkesin kendini izlemek zorunda hissetmediği film gibi bir film.

Avatar hayranları bana tepki gösterecek ve hatta ciddi cevaplar gelebilir bu yazıma ama içimden geçen bu. Clash Of The Titans; Avatar'daki hayalkırıklığım üzerine içimden döktüğüm göz yaşlarını kat ve kat dindiren bir film oldu. Sinemada ne zamandır böyle harika bir film izlememiş; sinemada olduğumu unutmamıştım. Bugün sinemada değildim zaten; mitolojik bir dünyada buldum kendimi.

Clash Of The Titans'ın senaryosuna orjinal demek ne derece doğru olur tartışılır fakat bütünüyle baktığımızda filme cuk diye oturmuş. Başrol oyuncuları o kadar iyi seçilmiş ki tek bir tanesi için bile başka bir oyuncu düşünemiyorum. Hikayenin geçtiği zaman ve mekana göre atmosfer gayet güzel, müzikler şaheser, tanrılar ve canavarlar harika, dövüş sahnelerinde kesinlikle abartı yok her şey ölçüsünde beyazperdeye yansıtılmış. Diyaloglar abartısız, oyunculuk sade ama aynı zamanda zengin. Hikayenin gidişatını bozan abuk subuk bir aşk yok ortada; bize abartısız olarak yansıtılan birbirine bağlı iki karakter var. Bu karakterlerin birbirleriyle ilişkisi gayet hoş, hikayenin gidişatını bozmuyor ve insan izlerken zevk alıyor. Bana göre filmin en vurucu yeri sonu; evet beklenen bir son ve hayır kahraman ve prenses birbirlerinin kollarına atlamıyor. Aslında kahramanımız görmeye alıştığımız bir kahraman da değil; insan olmak isteyen bir tanrı-insan. Şehri ve insanları kurtardıktan sonra Pegasus'una atlayıp ardına bakmadan gitmeyi seçiyor. Onun ödülü daha sonra Tanrı Zeus tarafından verilecek.

Filmin bana göre tek eksik yanı süresi oldu, o filmi kesintisiz 6 saat izleyebilirdim, aynı zamanda Sam Worthington'ı da.

Geçirdiğim inanılmaz derecede felaket bir haftanın sonunda, beni başka bir dünyaya çektiği için Clash Of The Titans en iyi listemin ilk 10 sırasına tartışmasız girmiş durumda. Filmi izleyecekseniz mutlaka sinemada izleyin. Ben şansıma Türkçe dublajlı izledim ve gayet memnun kaldım; Alice In Wonderland fiyaskosundan sonra oldukça korkmuştum dublajdan ama yine mükemmel bir iş çıkarmışız.

Kıssadan hisseye; karşımızda fantastik türün en başarılı filmlerinden biri; harika oyuncular ve oldukça tatmin edici bir atmosfer + senaryo + müzik + kurgu var. Mutlaka sinemada izlenmesi ve en az 10 kere izlenmesi gereken bir film, tabii benim için.

B.Kumbay / 04.04.2010

14 Mart 2010 Pazar

Spartacus: Blood And Sand





Llamrei bir gün oturur ve Gabriel diye bir film izler. Filme bayılır tabi bunda başrol oyuncusu Andy Whitfield'ın da büyük katkısı vardır. Whitfield'ın ilk filmidir Gabriel, pek tanınmış bir oyuncu değildir. Llamrei der ki "Whitfield büyük adam olacak" ve de olur; Andy Whitfield yıllar sonra herkesin karşısına bomba gibi çıkar Spartacus karakteri olarak.

Spartacus: Blood And Sand'in ilk trailer.ını gördüğümde (yerdeki kumlara damlayan hatta akan kandan ibaretti) çok büyük umutlarla dizinin başlamasını beklemeye başladım. Çok büyük ve kaliteli bir projeydi; yapımcılar arasında Ted Raimi vardı, oyuncuları inanılmazdı ve en önemlisi Andy Whitfield vardı projede, insan nasıl heyecanlanmaz ki. Vee gün geldi çattı; dizi ilk bölümden beni kendine esir etti. Şimdiye dek izlediğim en kaliteli dizilerden biri olan Spartacus: Blood & Sand, birçok filmi arka cebinden çıkarabilecek inanılmaz bir yapım. Şu ara üzerinde kara bulutlar dolaşsa da bu yağmur yağıp geçecek ve etraf yine günlük güneşlik olacak buna yürekten inanıyorum. Şimdi izninizle size diziden bahsetmek istiyorum.


Spartacus: Blood And Sand Eski Roma zamanında geçen bir hikaye üzerine kurulmuş. İlk sahnede bizi mavi gözlerinde öfke ve ümitsizlik olan zincirlere vurulmuş halde üzerindeki arenadan gelen sesleri duyan biri karşılıyor. Kendisi adını belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz sıradan bir Trakyalı. Fakat birazdan inanılmazı başaracak ve yeni kimliğiyle yeniden doğacak; Spartacus olarak.

Spartacus, Romalılar'ın Trakya topraklarında verdiği savaşta kullanmak istedikleri fakat gerçeği anlayarak General'e baş kaldıran, sevdiği kadının yanına döndüğü halde köyünü bozgundan kurtaramayan ve asiliğinin karşılığında Romalılar tarafından köle yapılan bu arada karısı da köle olarak satılan sıradan bir adam. Karısına olan aşkı ona her zorluğa dayanma gücü veriyor ve tek amacı ona kavuşabilmek. Bu uğurda Arena'ya köle olarak çıkıyor ve kumların üzerinde dökülen kanlarıyla şampiyon bir gladyatör olarak yeniden doğuyor. Kimse ismini bilmese de kazandğı ilk zaferin ardından ona Trakya Kralı Spartacus'un adı veriliyor. Spartacus artık karısını bulabilmek ve ona tekrar sarılabilmek için öldürmek zorunda.

Şimdi biraz karakterlerden bahsedelim isterseniz.

Spartacus (Andy Whitfield):

Yurdundan ve karısından koparılmış, Arena'da ölmesi için gladyatörlerin arasına atılmış ama beklenenin aksine hayatta kalarak mucizeler gerçekleştirmiş sıradan Trakyalı bir savaşçı. İlk zaferi sonucu Trakya Kralı Spartacus'un adını alan ve gerçek adını belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz Spartacus; aşkı için kan dökmekten çekinmeyen, kendini fazlasıyla büyük gören kibirli, adil, gururlu ve güçlü bir adam. Haksızlığa dayanamayan Spartacus onu ve karısını köle olarak satan General Claudius Glaber'dan nefret etmekte, kendisini Gladyatör okuluna alan Batiatus'a ise sonuna kadar güvenmektedir. Hem hayatta kalıp hem gladyatör olmaya çalışan Spartacus'un etrafı, onun ölmesini isteyen düşmanları ile doluyken o şansın da yardımıyla kimsenin yapamadığını yapacak ve efsane haline gelecektir. Ne var ki başına gelecek bir felaket eski kimliğini silecek ve artık tamamen Spartacus kimliğine bürünecektir. Spartacus: Blood And Sand Andy Whitfield'ın ikinci dizisi, Gabriel filmi ile tanınan aktörün The Clinic isimli bir filmi daha var.


Lucretia (Lucy Lawless):

Spartacus'un eğitim gördüğü Gladyatör Okulu'nun sahibi Batiatus'un fazlaca azgın güzeller güzeli karısı Lucretia oldukça zeki ve zekasını kötülük için kullanan tehlikeli bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Lucretia şana ve paraya oldukça düşkün, kocasını sevmesinin yanında gladyatör kardeşliğine mensup Crixus'ı da seviyor. Crixus'la yasak bir ilişki yaşamakta olan Lucretia'nın en büyük üzüntüsü çocuk sahibi olamaması. Spartacus'dan nefret eden Lucretia Glaber'ın karısı Ilithyia ile de garip bir ilişki yaşamakta. Lucy Lawless'ı Xena karakteri ile bilmeyen yok sanırım fakat Lucretia rolüyle oyunculuğun sınırlarını zorlayan Lawless karşımıza çok farklı şekilde çıkıyor.


Batiatus (John Hannah):

Roma'nın en iyi (!) Gladyatör okulunun sahibi Batiatus dizinin başında Spartacus'a karısını bulma konusunda yardım eden iyi kalpli bir karakter olarak karşımıza çıksa da zaman içinde dizinin kötü karakteri olduğu gün gibi meydana çıkan illet bir adam. Tek amacı sikke kazanmak ve düşmanlarını küçük düşürmek olan Batiatus, Spartacus'u birden fazla zor durumdan kurtarır ne var ki Spartacus'un düyasının başına yıkılmasına neden olan olayın bizzat sorumlusu da kendisidir. Sikke için karısını bile satabilecek derecede aşağılık olan Batiatus, çocukları dahi öldürtebilecek derecede acımasızdır. Spartacus'un kazandığı zaferlerle şanını, parasını ve düşman sayısını 5'e katlayan Batiatus'un sonu da bence Spartacus'un elinden olacaktır aha buraya yazıyorum. Batiatus karakterini inanılmaz bir şekilde canlandıran John Hannah'ı Mumya Serisi'nden tanıyoruz.



General Claudius Glaber (Craig Parker):

Her şeyin nedeni olan adam; Roma parlamentosunda kendine yer edinebilmek için Trakyalılar'ı kazanamayacakları bir savaşın içine sokan, kendine karşı gelen Spartacus ve karısı Sura'yı köle olarak satan ve Spartacus'u ilk olarak Arena'da ölümle karşı karşıya getiren Glaber dizide karşımıza pek sık çıkmayan bir karakter ne var ki ismi Spartacus ve kendi karısı Ilithyia tarafından bol bol zikrediliyor ve cismi Spartacus'un intikam planlarında bol bol yer alıyor. Dizinin çok görünmeyen kalleş ve kötü karakterlerinden biri olsa da karısının yanına dahi yanaşamayacağı bir gerçek. Yine eninde sonundas Spartacus tarafından kafasının koparılacağına yürekten inanmaktayım. Glaber rolünde izlediğimiz Craig Parker'ı son olarak Legend Of the Seeker'ın Dark Rahl'ı olarak izlemekteyiz. Kendisini ayrıca Lord Of The Rings'den Haldir karakteri olarak da hatırlayanlarınız olabilir. Parker'ın zamanında Xeyna ve Hercule'de de rol aldığını hatırlatmakta fayda var.



Ilithyia (Viva Bianca):

Bana göre dizinin en kötü karakteri olan Ilithyia, Glaber'ın azgın, sinsi, kalleş, adi, katil karısı rolünde karşımıza çıkıyor. Nüfuz sahibi babası sayesinde Roma'da katlanılmak zorunda kalınan insanlardan biri olan Ilithyia paraya, şaraba ve gladyatörlere oldukça düşkün. Kocasının yükselmesine engel olan Spartacus'den nefret eden Ilithyia bu uğurda Spartacus'u öldürtmeye de çalışmış fakat başarılı olamamış olmasına rağmen asla vazgeçmiyor. 9. bölümde işlerin çığırdan çıkmasına neden olacak, herkesin ağzını açıkta bırakacak olan Ilithyia ayrıca dizinin en korkulacak karakteri. Belasını Spartacus'den mi bulacak bilemiyorum ama karşıma çıksa benden bulacağı kesin.



Varro (Jai Courtney):

Spartacus'le beraber gladyatör okuluna gelen Varro aynı zamanda Spartacus'un kankası. Tek amacı gladyatör olarak kumarda kaybettiklerini kazanmak ve ailesinin yanına dönmek olan Varro; huylu huyundan vazgeçmez deyiminin en güzel kanıtlarından biri. Kumara devam eden Varro, karısının başka bir adamdan hamile kalmasının etkisiyle kendini dağıtmış vaziyette. Spartacus'un "kendine gel kendine" tavsiyelerini dinleyip dinlemeyeceğini zaman gösterecek.



Crixus (Manu Bennett):

Crixus dizinin en önemli karakterlerinden biri, (eski) Capua şampiyonu Crixus'ın tek amacı (gladyatör olarak şerefi ile dövüşebilmek) ve iki görevi (Batiatus'a sikke kazandırmak, Lucretia'nın her daim hizmetinde olmak) var. Crixus başlarda Spartacus'a yapmadığını bırakmıyor fakat Thekolis ile girdikleri büyük savaşta aldığı yaralar sonucu bir süre Arena'dan uzaklaşmak zorunda kalması gözden düşmesine neden oluyor. Onun da yardımlarıyla (yeni) Capua şampiyonu olan Spartacus Crixus'a ona yaptıklarını ödetmekte kararlı ne var ki birgün Crixus yeniden hayatını kurtarıyor ve bu belki de ikili arasındaki bir kardeşliğin başlangıcı oluyor (bence olacak ha gayret). Crixus karakterinden başlarda nefret etsek de; şerefiyle dövüşmek ve Lucretia'nın seks kölesi olmak dışında yaptığı şey olmayan Crixus'ın Lucretia'nın kölesine aşık olması ve devamında çektikleri bizi karaktere oldukça yakınlaştırıyor. Son bölümlerde Spartacus'e Crixus'a yaptıklarından dolayı bol bol sövmem de bu nedenledir (yanlış anlaşılmasın sakın). İkilinin ilerki bölümlerde kanka olacağından neredeyse emin gibiyim.



Doctore (Peter Mensah):

Batiatus'un gladyatör okulunun eli kırbaçlı öğretmeni Doctore oldukça ağır ve adam gibi bir karakter. Kendisi de bir zamanlar gladyatör olan Doctore, Thecolis ile olan savaşta yaralandıktan sonra gladyatör antrenörü olarak çalışmaya başlamış ve bir çok gladyatör yetiştirerek Batiautus'un sikkelerine sikke katmıştır. Spartacus'u ilk gördüğü andan itibaren ondan hiç ümidi olmayan Doctore; Spartacus en büyük düşmanının başını kesince birden en iyi öğrencisini bulduğuna karar verir. Kendisi aynı zamanda Spartacus tarafından uyutulmuştur ve bunu becerebilen bir başkası olmamıştır. Doctore'nin Batiatus'un sonunu getirecek olaylara katkıda bulunacağını düşünüyorum zira Barca'nın özgürlüğünü kazandığından büyük şüpheleri var ve Batiatus'un ipliğini pazara çıkaracak gibi geliyor bana. Doctore karakterini canlandıran Peter Mensah'ı 300 Spartalı filminde Leonidas tarafından kuyuya atılan haberci olarak izlemiştik (şimdi olsa o Leonidas'ı kuyuya atardı valla).



Sura (Erin Cummings):

Kimi kadınlar için şarkılar yazılır, kimileri için savaşlar edilir. Sura için bir efsane doğuyor. Spartacus'un güzeller güzeli karısı Sura, onun yaşaması için tek neden. Spartacus Sura ile birleşebilmek için imkansızı başararak efsane haline geliyor ve çift birleşiyor ne var ki bu birleşme beklediğimiz bir birleşme değil ve bu son her şeyin başlangıcı oluyor. İnsan kendine böyle aşk olur mu diye sormadan edemiyor ayrıca Trakya kadınlarının ne kadar güzel olduğunu da görmüş oluyor. Sura'nın söylediklerinden aklımızda sadece bir tanesi yer ediyor "Kill Them All". Ne demişler; her başarılı erkeğin ardında bir kadın vardır!






Dizinin ana karakterleri yaklaşık olarak bu kadar dersem haksızlık etmiş olurum. Olayların çevresinde döndüğü daha birçok karakter var ama saatlerce yazmakta olan bendeniz için bu seferlik bu kadar. Karakterleri ve senaryosunun yanında oldukça iyi oyunculuğu, inanılmaz efektleri ve enfes müzikleri ile Spartacus: Blood And Sand, son yılların izlenmesi gereken en kaliteli dizilerinden biri. Dizinin tek olumsuz yanı + 38 olması, şimdiye dek gördüğümüz (göreceğimiz demiyorum çünkü her yeni bölümde daha çok dumur oluyorum) en açık seks sahnelerine sahip fakat bu sahnelerle çok gerçekçi ve doğal bir deneyim yaşatıyor izleyenlere. Aynı zamanda Roma'nın eski dönemlerini de tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor (gerçek anlamda tüm çıplaklığı ile).


Tarihin ilk özgür ruhlu başkaldıran insanı, "zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var!" diyen devrimci Spartacus'un hikayesini izlemek ve bunu ciddi anlamda kaliteli bir yapım olarak izlemek isterseniz Spartacus: Blood And Sand her cuma Starz'da. Umuyorum ki en az 3 sezon bizlerle olacak ve inanıyorum ki Andy Whitfield sağlığına kavuşarak bizleri oyunculuğu ile büyülemeye devam edecek.


B.Kumbay - 14.03.2010

2 Ocak 2010 Cumartesi

Avatar


Küçükken masallarda dinlediğimiz, büyüyünce ucundan bucağından filmlerde gördüğümüz bir dünya; Pandora. Barışçıl yaratıkların doğa ile iç içe yaşadığı, hiç bir canlının gerçek anlamda yok olmadığı, tüm canlıların ve ruhların iç içe karıştığı destansı bir orman ve bu ormanın güzel mavi yaratıkları. Bu masal insanların akla hayale sığmayacak derecede zengin madenleri ile gezegeni keşfetmesiyle cehenneme doğru bir adım atıyor. Bilimadamları, askerler ve madenin peşindeki hükümet görevlileri birbirleri ile güç savaşına giriyor, arada kalan Na'vi halkı evlerinden, birbirlerinden ve tanrılarından kopmama mücadelesine giriyor. Bu mücadelede en büyük kozları ise önce aralarına casus olarak gönderilmiş fakat daha sonra gerçek bir Na'vi'ye dönüşmüş olan sakat eski asker Jake Sully. Jake kendini Pandora'nın büyüsüne kaptırıyor ve kendi ırkını öldürme pahasına Na'vi'lere yardım ediyor. Bu gergin çekişme olanca hızıyla devam ediyor taa ki insanlar Na'viler'in evi olan yüce ağacı yakıp yok edene kadar.

Avatar gerçek anlamda masalsı bir sinema şöleni, bilimkurgu-fantastik türü filmlerin iyi örneklerinden biri. 3 saat boyunca sizi sıkmadan perdenin karşısında tutmaya yetecek bir görsele, kurguya, müziklere ve oyunculuğa sahip. Bize hiç görmediğimiz bir dünyanın kapılarını açıyor, o dünyada korkuyor, kaçıyor, koşuyor, seviyor, nefret ediyor ve hatta uçuyoruz. Yine hiç bilmediğimiz erdemli yaratıklarla tanıştırıyor bizi, insanoğlunun bencilliğini, katil yanını aynı zamanda kahramanlığını, fedakarlığını ve cesaretini önümüze seriyor. İçimizde hem bir melek hem de şeytan olduğunu ve birbirleri ile nasıl mücadele ettiklerini bir kez daha farketmemizi sağlıyor.

Avatar'a giderken herhangi bir yorum okumadım, genelde yaptığım gibi çekim arkası videolarını izlemedim hatta trailer'ı bile izlemedim. Bunları yapmamamdaki amaç filmi nötr izlemek istememdi ve de öyle olduğuna inanıyorum. Film hakkındaki güzel düşüncelerimi söylediğime göre asıl meseleye gelebiliriz artık.

Avatar'ın pek çok olumlu tarafı olduğu gibi olumsuz tarafları da var. Öncelikle filmin konusu bütününe göre oldukça zayıf kalmış. Sanki efektlere ve Pandora'ya biraz fazla ilgi göstermişler ve konuya üvey evlat muamelesi yapmışlar. Oldukça bildik ve klişelerle dolu bir senaryo. Karakterler de artık ezbere bildiğimiz karakterler; doğayı ve yabancıları korumaya çalışan bilimadamları, para peşindeki yöneticiler ve etrafı yakıp yıkıp, önlerine geleni öldürmekten başka amacı olmayan askerler. Karşımızda uzaylı (Dünya'dan olmadıkları için uzaylı demek durumundayım) bir halk var ki onlar da barışçıl, artık bazı şeyleri aşmış, yaşadıkları yerle bütünleşmiş varlıklar (ya fazlasıyla gelişmişler ya da tam tersi; büyüyünce insan olacaklar). İki tür genelde olduğu gibi değerli bir doğal kaynak için karşı karşıya gelir; gelişmiş ırkın barutlu silahları gelişmemiş ırkın ok ve yayları ile karşılaşır. Tabii ki teknoloji galip gelecektir ama cesur ve fedakar bir gelişmiş ırk mensubu çıkar, hayatını ortaya koyar ve masumlara karşı yapılan amansız savaşa önderlik ederek tüm gezegeni kurtarır. Sonunda da en baştan aşık olacağını bildiğimiz güzel (ve de kabile reisinin-kralın-başkanın vs. kızı) hatuna aşık olur. Gerekli fedakarlıklar yapıldıktan sonra sonsuza dek mutlu yaşarlar.

Filmin sonunu tahmin etme konusunda kimsenin sıkıntı çektiğini sanmıyorum. James Cameron'ın böyle bir son yapmış olması gayet anlaşılır çünkü Avatar masalsı bir film. Malumunuz masallarda ölüm de olur savaş da ama sonu daima iyi biter. Filmin sonundan memnun musun derseniz kesinlikle hayır; Jake Sully'nin kendi bedeninde bacaklarına tekrar sahip olmasını isterdim. İşte böyle bir son beni gerçekten tatmin ederdi.

Filmdeki avatar moduna geçişler biraz aklımı karıştırdı doğrusu, avatar sahipleri ne zaman uyudu, ne zaman yemek yedi, ne zaman tuvalete gitti (duş almadıklarını biliyoruz en azından Jake'in) belirsizdi. Demek ki benden avatar olmaz yoksa zombi bir avatar olurum o uykusuzlukla.

Pandora'nın ormanı ve ağaçlar çok hoştu, özellikle geceleri Pandora cennetimsi bir hal alıyor. Fakat hayvanlar beni pek tatmin etmedi, değişik bir gezegende değişik hayvanlar görmeyi beklerdim ama Jurassic Park'ı andım durdum. Neyse buna da şükür.

Jake'in kutsal ağaçla konuştuğu sahnede içim cızz etti. Bir gün Dünya'nın aslında Pandora olduğunun farkına varabilecek miyiz yoksa gelecek nesiller onu ancak masallarda ve filmlerde mi izleyebilecekler.

Na'viler'in hayvanlarla olan bağları harika detaylardı, üzerinde düşünülmüş ve orjinaldi. Filmin diğer bir orjinalliği de avatar ve sahibi arasındaki bağ; gerisi oldukça tanıdık en azından bana.

Ben Avatar'ı Titanic gibi görüyorum. Bunun birçok nedeni var ama film Titanik'in başka bir gezegende geçen versiyonu gibi geldi bana. İşin içinde James Cameron'un olması ya da filmi görmek için sinemalara akın eden; en az 2-3 kez izlemek için tekrar tekrar sinemaya giden izleyiciler de değil. Titanic'te de aynı pazarlama kampanyaları yürütülmüş, izleyicilerin çoğu kendilerini filmi izlemek zorunda hissetmişti (tanıdıklarım dahil ve sırf onlar filmi nasıl izleyecek diye Titanic'e 2 kere gittim ve göreceğimi gördüm). Avatar'da da durum oldukça benzer ve birkez daha gördüm ki gişe hasılatı bir filmin iyi olduğunu kesinlikle ve kesinlikle göstermiyor.

Filmin bana göre olumlu iki tarafı daha var; Sam Worthington ve James Horner. Worthington'ın çizdiği bacaklarına kavuşabilmek için her şeyi yapabilecek eski asker portresi (bu adam yeniden yürüyebilmek için değil Pandora'yı Dünya'yı bile satar) her ne kadar bizi yeterince germese de o havayı bir sahnede hissedebiliyoruz, Jake Sully-tipik kahraman karakterini güzel bir şekilde canlandırmış Worthington. Kendisinden bir şey beklenmeyen eski asker, laboratuarda kurbağa kesmekle sınırlı bir bilim kariyeri ama sonuçta koskoca bir gezegeni kurtarıyor. Oyunculardan bahsedip de Sigourney Weaver'dan bahsetmemek de olmaz; cadaloz biliminsanı Grace'i hakkıyla oynamış. Ve de James Horner, hakikaten iyi bir ost yapmış, özellikle savaş sahnelerinde çalan müzikler bir harika. Filmin ost'sini filmden 2 kat daha fazla beğendiğimi söylememe bilmem gerek var mı; bir de ost'deki "I See You"'yu dinlemenizi tavsiye ederim.

Uzun lafın kısası Avatar, kendisinden çok şeyler beklemediğim için (sağolsun herkes güzel deyince beklentilerimi minimuma indiriyorum) izlerken gayet güzel vakit geçirdiğim güzel bir bilimkurgu-fantastik-macera. Ama yüzyılın en iyisi, son yılların en iyisi hatta 2009'un en iyisi??? Sadece 2 kelime: District 9.

Sonuç olarak; sinemaya gidin ve izleyin diyorum.

Önemli Not: Filmi Türkçe dublajlı ve 2D izledim. Pişman olacağımı düşünmüştüm ama Yüzüklerin Efendisi'ndeki gibi muhteşem bir dublaj (Türkiye'nin en iyi olduğu şey dublaj sanırım) çıktı karşıma. 2D veya 3D olması benim için çok şey ifade etmiyor önemli olan hikayeyi hissedebilip kendimi filmin içinde bulabilmemdir. Avatar'da bu istediğim şekilde olmadı ama yine de orjinal blue ray'ini indirip arşivime katacağım.


B.Kumbay - 02.01.10

23 Kasım 2009 Pazartesi

The Prisoner




The Prisoner'ı anlatmaya nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum. En iyisi konu ile başlayayım.

The Prisoner genç bir adamın gözünü ıssız çölde açması ile başlıyor. Silah sesleri duyuluyor, yaşlı bir adam hem kaçmakta hem de yaralanmış. Genç adam yaşlı adamı kurtarıyor fakat yaşlı adam ellerinde ölüyor. Ölmeden önce yaşlı adamın adını öğrenebiliyoruz; 93. Genç adamın ise kim olduğunu bilmiyoruz, kendi de hatırlamıyor ama çölde bir köye vardığında hep birlikte görüyoruz ki adı 6 (Six). Ne var ki 6 New York'dan geldiğinden başka hiçbir şey hatırlamamakta. Oysa ki köy halkı New York diye bir yer olmadığından oldukça emin. Elbette başka köyler de var; evrende bir yerlerde.

Yazımın bol spoiler.lı kısmına geçmeden evvel başroldekileri biraz tanıtayım sizlere. The Prisoner'da oldukça tanıdık ve iyi oyuncular var; Jim "James" Caviezel; Outlander - favorimdir -, Deja Vu, Unknown, The Count of Monte Cristo, Frequency, The Thin Red Line, The Passion of the Christ gibi iyi yapımlardan tanıdığımız sinemanın iyi bilinen yüzlerinden biri. Ian McKellen'ı LOTR serisinin ak sakallı büyücüsü Gandalf olarak hepimiz iyi biliriz bunun yanında X-Men Serisi, The Da Vinci Code, Richard III, Restoration, Gods and Monsters, Apt Pupil gibi muhteşem yapımlardan da göz aşinalığımız vardır kendisine.

6 bölümlük bu mini dizi 6 bölümü ard arda verilmiş (ben 2 günde izlediğim için daha bir muhteşem oldu fakat tadı damağımda kaldı) heyecan ve gizem dozajı alışık olmayanları çarpabilecek özellikte bir yapım. Aman canım 6 bölümlük dizi sonuçta dememişler ve hiçbir masraftan kaçınmamışlar ki bu gibi dizilerde fazla özenilmeyen müzikler bile inanılmaz. Dizinin her bölümünde birden fazla yerde amanın aman diyebilir, ağzınız açık kalabilir ve örneğin benim gibi izlerken hareket etmeyi unutunca her yeriniz tutulabilir. Ortadaki gizem (bkz. yazımın 2. kısmı) her bölümde küçük dozlarla damarlarınıza verilirken bu zehirin panzehiri de aynı anda kan akışınıza karışıyor. Daha ne olabilir, nasıl olabilir, kim olabilir diye düşünürken soruların cevaplarını bir bir alıyorsunuz. Dizinin en çarpıcı öğelerinden biri de "The Village". Dünya üzerinde böyle bir yerin varlığına insanın inanası gelmediği gibi bir de köylü halkın isimlerinin sadece numaralardan oluşması enteresan kelimesini bile gölgede bırakıyor. Bununla da bitmiyor; köy halkı sahil nedir, okyanus nedir bilmiyor, tek bir dizileri var izleyecek, havanın iyi olması için domuz besliyor ve küçücük köylerinde her gün şehir turu yapan otobüslerde gezinip duruyor. Anlatmakla bitirelemecek bu yaşam tarzı hakikaten görmeye değer. İşte böyle bir senaryo, böyle bir atmosfer ve gerçek anlamda "iyi" iki oyuncu bir yeniden çevrim için biraraya geliyor ve ortaya inanılmaz bir dizi çıkıyor. Ne kadar inanılmaz olduğunu milyon kere söyleyebilirim ama görebilmeniz için izlemeniz gerekir.

Beni tanıyanlar, film-dizi zevkime güvenenler, diziyi zorla verdiklerim, şantaj ile zorla izlettirdiklerim ve sabahtan akşama beyinlerini yediğim için izlemek zorunda kalanlardan değilseniz ve gerçekten izlemeyi düşünmüyorsanız ya da diziyi izleyenlerdenseniz yazımın bundan sonraki kısmını okuma hakkına sahipsiniz. Buyrunuz.

6 kendini köyde bulur, önüne gelen ilk kişiye (Taksi şöförü 147'dir bu) NY'a nasıl gideceğini sorar ama aldığı cevap kesindir; Köy'den başka gidecek bir yer yok! Daha sonra karşımıza 2 çıkar; 2 köyü yöneten bir nevi validir, 11-12 adındaki oğlu ve komadaki karısıyla köy'ün en güzel evinde yaşamakta ve düzeni sağlamaktadır. 6'yı 6 olduğuna inandırmak için çeşitli yöntemler deneyen 2'nin en büyük kozu 6'yı Klinik'te tedaviye göndermektir. 6, 6 olduğunu kabul etmez ve her fırsat bulduğunda Köy'den kaçmayı dener fakat karşısına uçsuz bucaksız çölden başka bir şey çıkmaz. Bu arada güzelller güzeli doktor 313 ile tanışır, 147 ile arkadaş olur ve bir abisi ve yeğenleri olduğunu öğrenir. Gerçekten 6 olduğuna inanmaya başlayan 6, köydeki yaşama ayak uydurmaya karar verir, mesleği olan otobüs şöförlüğünü yapmaya ve uyum sağlamaya başlar. Ne var ki gerçek hayatına ait görüntüler ve hayaller peşini bırakmayınca, abisi 16'nın da gerçekte abisi olmadığı itirafı üzerine 6 kim olduğunu yavaş yavaş hatırlamaya başlar.

O ana dek 6 olarak bildiğimiz adam Michael adında Summakor adında bir şirkette çalışan gizli görevdeki bir çalışandır. Michael bazı şeylerin ters gittiğini farkedip istifa edene kadar her şey normaldir ne var ki Summakor'dan kimse istifa edemez, Michael dahil. Michael Lucy adında genç ve çekici bir şirket çalışanı tarafından tuzağa düşürülür ve kendini Köy'de buluverir.

Bu andan itibaren Köy'ün ne olduğu, kim tarafından ne amaçla kurulduğu ve köy'den nasıl kurtulunacağı inanılmaz bir gizem ve aksiyon eşliğinde, heyecan dozajı her bölüm kademe kademe artarak önümüze sunuluyor. Michael aslında kim, 2'nin amacı ne, 11-12'nin annesi ve babası ile olan ilişkisi ne olacak, 313 ve 6'nın arasında olanlar ve araya giren 4-15, hayalcilerin ve geçmişini hatırlayanların feci ölümleri, Köy'deki deliklerin gizemi, çöldeki okyanus, gizemi çözmeye yaklaşanları öldüren canavar top, 3 hapın işlevi ve bunun gibi düzinelerce soru ve tüm bu sorulara inanılmaz yanıtların verildiği final bölümü hakikaten çarpıcı.



Ben en iyisi yaza yaza yazı getirmeden yazımın sonuna geleyim. Kendi kendine yazmak bir garip oluyor ama böyle yapımlar izledikçe içimdekiler yazı olarak dışarıya çıkmak istiyor ne yapayım. Umarım The Prisoner'ı izlersiniz ve siz de bir şeyler yazarsınız bu yazımın üzerine.

The Prisoner'ı izlemeniz ve beğenmeniz dileklerimle.

390

1 Kasım 2009 Pazar

Supernatural 5. Sezon Yorumları





5.01 Sympathy for the Devil

Geçen seneki kadar olmasa da gayet güzel bir sezon başlangıcı yaptık. Supernatural'da artık sona yaklaşıldığının sinyalleri her dakikada belli oluyor, başlangıç jeneriğinde bile (ortalık kana bulanmış ötesi var mı?).

Bu sezon sadece Lucifer ve melekler değil Lucifer - Melekler, Lucifer - İnsanlık, Melekler - İnsanlık ve Melekler - Meleklere karşı olacak gibi görünüyor. Lucifer geldi, kendine beden de buldu (keşke daha albenili bir beden bulsaydı çünkü bu çirkin herifi asla tutmam - kötüler yakışıklı olunca daha zevkli oluyor), ne idüğü belirsiz Zach de Dean'in bedenini Michael (Mikail dersem çarpılır mıyım ki)'a tahsis etme planlarında ama karşısında Castiel'i buluyor hem de ölmüş, dirilmiş ve gelişmiş modelini. Bu durumda bir kısım melekler Winchestar kardeşleri alt etmeye çalışırken bir kısım melekler o melekleri alt etmeye çalışıyor; Lucifer herkese karşı, Dean deseniz ümidini kaybetmiş, Sam yaptıklarının altında ezilirken abisinden " bir daha sana güvenemem" sözünü duyuyor. Anlayacağınız işler oldukça karışık bu sezon.

Michael'ın kılıcı olayı düşündürücü (Michael bu mu, Cate Blanchett'a benziyor!), Michael Dean'in bedenine girecek ve Lucifer ile karşı karşıya gelecek ama Castiel bunu istemiyor. Peki Castiel'e kim emir veriyor bizzat tanrı mı yoksa Gabriel (Cebrail) mi? Evet itiraf ediyorum her şeyin Gabriel filmindeki gibi olmasını istiyorum. Michael hain olsun Gabriel da dünyayı kurtarmaya gelsin hatta Andy Whitfield gelsin direkt valla yerlerde sürünürüm zevkten.

Peki illaki birilerinin gelmesi şart mı dünyayı kurtarmak için? Dean'i çok sevsem de evet çünkü işler baya bir ciddileşti.

Daha karanlık, daha sarsıcı ve daha heyecanlı bir sezon izleyecekmişiz gibi geliyor bana, ayrıca % 95 son sezonu izliyoruz. Kahroluyorum ama zezkini çıkarmaktan başka yapabileceğim bir şey yok.


5.02 Good God Y'all

Kıyamet yavaş yavaş kopmaya başladı, Mahşerin Dört Atlısı'ndan ilki olan kırmızı atlı savaş da çıktı karşımıza hem de kırmızı bir mustang'le peki sonraki atlı salgın hastalık ve ölüm getiren soluk renkli atlı mı olacak yoksa kıtlık, açlık ve yoksulluk getiren siyah atlı mı? Beyaz atlının çoktan gelmiş olduğu kesin tabi.

Bu bölümde Dean ve Sam'in küçük bir kasabada başlayan insan kıyamete karşı hareketinde bulunması ve Mahşerin Dört Atlısı olayını çözmesini izledik. Bu arada Bobby hala tekerlekli iskemlede, Castiel tanrıyı bulmak için Dean'in küçükken Sam'in ona hediye ettiğinden beri boynundan çıkarmadığı tılsımına ihtiyacı var. Bu bölüm Jo ve annesini de gördük, ikisi birlikte avlanır olmuşlar.

Bölümün en önemli olgusu bence Castiel ve güçlerinin alınması, tanrı tarafından yeniden yaratılarak Dean ve Sam'e yardım etmek için geri gönderilmesi idi. Ortada kurgulanmış bir olay gerçekleşiyor; buna dahil olmaması gereken tanrı yine de boş durmuyor ve Castiel ile gizli kapaklı olaylara müdahale etmeye çalışıyor. Peki Castiel tanrıya nasıl ulaşamıyor? Tanrı nasıl kaybolmuş o her yerde değil mi? Bahsettikleri tanrı isa olduğu için değil; bence Kudüs'te tatilde olabilir Cas o taraflara baksın.

Dean ve Sam'in kaburgalarına kazınmış tılsımı gösteren röntgen filmi ve Castiel'in cep telefonu macerası güzel ayrıntılardı.

Dean ve Sam yine ayrıldı. Bu durum her ne kadar Dean'in Sam'e güvenmemesi sonucu olmuş gibi görünüyorsa da bence durum şu; Dean hiçbir şekilde bu savaşı kazanamayacaklarını biliyor, asıl belanın onun başında musallat olduğunu bildiği için de Sam'i olaylardan mümkün olduğunca uzaklaştırmak istiyor. İlk sezonda yine ayrılan kardeşler bence bu ikinci ayrılığa fazla dayanamayacaklar.

Vahiy 6. bölüm:

Birinci at ve binicisi: Kral olan İsa'yı temsil eder.

Sonra Kuzu'nun yedi mühürden birini açtığını gördüm. O anda dört yaratıktan birinin, gök gürültüsüne benzer bir sesle, ‹‹Gel!›› dediğini işittim. Bakınca beyaz bir at gördüm. Binicisinin yayı vardı. Kendisine bir taç verildi ve galip gelen biri olarak zafer kazanmaya çıktı.

İkinci at ve binicisi: Savaşları temsil eder.

Kuzu ikinci mührü açınca, ikinci yaratığın ‹‹Gel!›› dediğini işittim. O zaman kızıl renkte başka bir at çıktı ortaya. Binicisine dünyadan barışı kaldırma yetkisi verildi. Bunun sonucu olarak insanlar birbirlerini boğazlayacaklar. Atlıya ayrıca büyük bir kılıç verildi.

Üçüncü at ve binicisi: Kıtlıkları temsil eder:

Kuzu üçüncü mührü açınca, üçüncü yaratığın ‹‹Gel!›› dediğini işittim. Bakınca siyah bir at gördüm. Binicisinin elinde bir terazi vardı. Dört yaratığın ortasında sanki bir sesin şöyle dediğini işittim: ‹‹Bir ölçek buğday bir dinara, üç ölçek arpa bir dinara. Ama zeytinyağına, şaraba zarar verme!››

Dördüncü at ve binicisi: Ölümü temsil eder. Bu ölüm savaşlarla, açlıkla, salgın hastalıklarla ve yabanıl hayvanlarla gelir.

Kuzu dördüncü mührü açınca, ‹‹Gel!›› diyen dördüncü yaratığın sesini işittim. Bakınca soluk renkli bir at gördüm. Binicisinin adı Ölüm'dü. Ölüler diyarı onun ardınca geliyordu. Bunlara kılıçla, kıtlıkla, salgın hastalıkla, yeryüzünün yabanıl hayvanlarıyla ölüm saçmak için yeryüzünün dörtte biri üzerinde yetki verildi.

Yabanıl hayvanlarla kastedilen ise bu özellikleri gösteren insanlardır ve onların eylemleri ölüm getirir: Ölüme yolaçan ağır adi suçlar, terör ve katliamlar.



5.03 Free To Be You and Me

Dean: Geber Twilight! (bir vampiri öldürürkenki savaş nidası)

Dean: Raphael'i bir salata sosu ile mi tuzağa düşüreceğiz? (Castiel'ın getirdiği kutsal yağa yaptığı yorum)

Dean: Tüm bu kurum ilgisiz babalar sayesinde ayakta duruyor, bu doğanın bir düzeni! (Castiel'a genelevin inceliklerini öğretirken)


Bu bölüm Dean'in espri patlatma bölümüydü; adam kıyameti engellemek için bedenini bir baş meleğe kaptıracak ve Lucifer ile karşıkarşıya gelecek ama yine aynı kafada; bayılıyorum.

Castiel tanrıyı arıyor ama bulamıyor, bu arada geçen bölüm yorumumda dediğim üzre Kudüs'e gitmiş (aferim) ve melekleri dahi öldürebilecek bir kutsal yağ ile geri dönüyor. Kutsal yağ Raphael üzerinde deneniyor ama fazla bir bilgi sağlamıyor; baş melekler tanrının öldüğünü düşünüyor yoksa insanlığın bu hale gelmesine izin verir miydi hiç? İşte burası bana göre oldukça saçma; sonuçta kıyamet zaten kopacak, alametler de önceden yazılmış, her şey tanrının kurguladığı bir senaryo. Peki baş melekler (bazıları diyelim) neden saçma sapan fikirlere kapılıyor yoksa Gabriel filmi gerçek mi olacak (Andy Whitfield gelsin valla sürünecem yerlerde!)?

Dean ve Castiel kendi dertlerindeyken Sam'in başı daha büyük bir belada. Sam'e zorla iblis kanı içiriliyor; Allahtan bir şey olmuyor ama Lucifer rüyalarda da olsa Sam'i buluyor ve asıl içinde olacağı bedenin Sam'in bedeni olacağını söylüyor. Bu da tarihin tekerrür edip Kabil ve Habil'in karşı karşıya gelecekleri anlamına geliyor. Michael ve Lucifer Dean ve Sam'in bedenlerinde kıyamet için birbirleriyle dövüşecekler.

Bundan sonra ne olsun isterim; Gabriel gelsin artık ben onu yerim.

Supernatural'ı seviyorum!



5.04 The End

"The End" 5. sezonda şimdiye dek izlediğim en güzel bölümdü diyebilirim.

Dean kendini birden 5 yıl sonrasında buluveriyor hem de tanımakta zorluk çektiği geleceğin lideri Dean'in yanında.

Geleceğin dünyasında Croation virüsü her yerde, insanları zombiye çeviriyor. Şehirler yıkılmış, medeniyet çökmüş, kıyamet son safhasına gelmiş artık.

Castiel kendini felsefeye, uyuşturucuya ve grup sekse adamış, ölümlü olmuş.

Geleceğin Dean'i Lucifer'i öldürebilmek uğruna 5 yıl boyunca Colt'un peşinde koşmuş ve sonunda elde etmiş; Lucifer ile hesaplaşmak için harekete geçiyor. Bu uğurda arkadaşlarını yem olarak kullanabilecek kadar katılaşmış, Michael'a evet diye bağırmış defalarca ama melekler dünya'yı çoktan kaderine terk etmiş.

Ve Lucifer Sam'in bedeninde geleceğin Dean'i ile karşlılıklı geliyor; Dean kardeşinin bedenindeki şeytan tarafından öldürülüyor.

Lucifer ve şimdinin Dean'i karşılıklı geliyor; Dean asla vazgeçmeyeceği konusunda bir nutuk çekiyor Sam'e ama Sam kendinden emin. Dean'e onu engellemek için yapabileceği 2 şeyin olduğunu söylüyor;

Sam'i öldürmek ya da Michael'a teslim olmak.

Ama Dean'in bu ikisini de yapmayacağından emin o yüzden her zaman kazanan o olacak.

Zach, olacakları görmesi ve Michael'a teslim olması için geleceğe getirdiği Dean'i şimdiki zamana geri getiriyor ve sorusunu soruyor; Kabul ediyor musun?

Dean "hayır" cevabını veriyor, ne Michael'a teslim olacak ne de Sam'i öldürecek.

Peki Dean bu işin içinden nasıl çıkacak? Hep beraber göreceğiz.



5.05 Fallen Idols

Espri düzeyi yüksek bu bölüm bir hayli hoşuma gitti. Kötü bir pagan tanrısı eski zamanlarda kendine tapan insanlarla yücelmişken günümüzde ünlülere tapılması canını sıkmaktadır. Kıyametin start almasıyla kafasına estiği gibi yaşamaya karar verir ve günümüzün tanrıları olan ünlülerin kılıklarına girerek hayranlarını yemeye başlar. Küçük bir kasabadaki mumya müzesine dadanan kötü kalpli tanrı Winchester kardeşleri karşısında bulunca eski günlerimi mumla arayacaktır.

Bölümde Paris Hilton konuk oyuncuydu ve beklediğimden çok daha iyiydi. Bölümün bombaları Dean'in James Dean'in arabası için yaptığı "Christine" benzetmesi (Christine kurguydu bu gerçek!) ve tabii ki muhteşem "Ben daha Mumya Evi'ni bile izlemedim" repliği ile Sam'in mükemmel bakışlarıydı. Dean'e bir çift sözüm olacak: Paris Hilton hayranı olmadığını söylüyorsun ama ilk sezon kızılötesi kamera olayını hatırlatırım sana Dean Efendi. Buna cevap da kekeme'den gelsin; bunun için Paris Hilton hayranı olmasına gerek yok ki!

Beğendiğim bölümlerden biri, Mumya Evi'ni muhakkak izleyiniz :=)


5.06 I Believe the Children Are Our Future

Küçük bir kasabada inanılmaz olaylar olmaktadır ve tabii ki bu kıyamet olayından uzaklaşmak için avlanmaya devam eden Winchester'ların ilgisini çeker. İpuçları bizimkileri gerçek olduğuna inandığı şeyleri gerçekleştiren küçük bir çocuğa götürür; Castiel'in devreye girmesiyle çocuğun Deccal olduğu anlaşılır. Deccal ölmelidir, Castiel iş üzerindeyken çocuk tarafından bibloya dönüştürülür, Winchester'lar çocuğun güvenini kazanır ve ona doğruyu söylerler. Çocuk evden kaçar, Deccal artık süper güçleriyle dışarıda bir yerdedir. Peki iyiliği mi seçecek kötülüğü mü? Sizce?

Kasvetli kıyamet konusuna geri dönüş; kıyamet olayını sevmiyorum ben. Bana tek hatırlattığı bu sezonun son sezon olabileceği ihtimali. Yine de bu bölüm oldukça heyecanlıydı. Dean'in bu duygusallığı bana gına getirdi artık, kıyameti engelleyip Dünya'yı kurtarmak istiyorsa biran önce silkinip kendine gelmesini tavsiye ederim.




5.07 The Curious Case Of Dean Winchester

Yine espri dozu zirvelerde ve oldukça heyecanlı bir bölüm. Kıyamet ortalarda gözükmüyor, yatzee. Yine küçük bir kasaba ve bir sihirbaz. Bu sihirbaz aynı zamanda insanların hayatları ile kumar oynayan bir cadı ve de oldukça karizma (Hal Ozsan'ı sayısız diziden tanıyoruz bunların arasında Roswell, Dawson's Creek, Kyle X/Y ve Californication sayılabilir. Severim kendisini çok karizmadır yine öyleydi). Bobby olaya el koymaya (ve belki tekerlekli sandalyeden kurtulurum ümidi ile oyuna katılmaya) karar veriyor ve pokerde 25 yılını kaybediyor. Dean de Bobby'yi kurtarmak için 50 yılından olunca olay The Curious Case of Dean Winchester haline dönüyor. Dean artık merdiven çıkamıyor, domuz pastırmalı hamburger yiyemiyor, mezarları ağrı sızı olmaksızın kazamıyor. Patrick'i durduracak tek büyü artık yaşamaktan bıkan sevgilisi tarafından bizimkilere veriliyor ne var ki Patrick zehir gibi akıllı olduğundan durumu hemen çakarak Dean Dede'yi ölümün eşiğine getiriyor. Artık her şey Patrick ile poker oynamak zorunda kalan Sam'e bağlı.

Yine çok zevkli bir bölümdü, Sam'in şansı ile kazanması gerçekten çok iyiydi çünkü 5 sezondur ilk defa elleri kolları bağlıydı her şey şansa kalmıştı ve Sam başardı. Ayrıca bölümün kötüsü Patrick elini kolunu sallaya sallaya kendi yoluna gitti ki bu pek rastladığımız bir durum değil. Gerçi Patrick'in kötü olduğunu düşünmüyorum zira kumar oynayan insanların sorunu Patrick'in değil. Dean'in normal haline gelmesi hakikaten görülmeye değerdi. Bobby'nin iyileşmesi gerek çünkü adam kendini işe yaramaz hissediyor ve çok üzülüyorum. Gerçi böyle giderse yaşayacak bir Dünya kalmayacak o ayrı mesele. Dean Dede'yi oynayan aktörü süper oynamış onu da tebrik etmek gerek, izlerken katıldım diyebilirim.

5. sezonun en iyilerindendi. 10 kere daha izlerim.


5.08 Changing Channels

Supernatural'ın en eğlenceli bölümlerinden biri Changing Channels idi buna itirazı olan olmaz sanırım. Winchester kardeşlerin başını birden fazla belaya sokan, Dean'in defalarca ölüp dirilmesine neden olan Şakacı bu sefer bizimkileri tv'nin içine sokuyor. Dean ve Sam kendilerini sitkom'dan tutun, hastane dizisine (Dr. Sexy MD), yarışma programından cinayet dizisine kadar oyunculuklarını sergileyebilecekleri çeşitli yapımlarda hapis buluyorlar. Castiel'ın yardım girişimleri Şakacı tararfından bertaraf edilince ne kadar güçlü olduğuna şaşırıyoruz ama işin içinde başka güçler var. Bölüm finalinde Dean, Sam ve Castiel tarafından kutsal yağ ile tuzağa düşürülen Şakacı'nın aslında Gabriel olduğunu öğrenmek bana büyük bir şok yaşattı. Gabriel'ın ortaya çıkmasını bekliyordum ama iyiliğin yanında güçlü bir müttefik olacağını düşünüyordum fakat ne yazık ki Gabriel Dünya'ya inip gününü gün eden ve Lucifer-Michael savaşına tarafsız kalan bir melek olarak karşımıza çıktı. Yine de Gabriel'dan yana ümidimi henüz kaybetmiş değilim. Bölümün en bomba ve beni yerlere yatıran sahnesi Impala-Rider idi. Dean Michael Knight olmuş Sam de Knight Rider. Arabanın kokpitinde bildiğimiz Kara Şimşek'in göstergesi ile Sam'in Dean ile konuşan sesini duymak beni benden etti. Kırmızı ışık da impala'ya pek yakışmış.



5.09 The Real Ghostbusters

Yine kıyametten uzak eğlenceli bir bölüm; The Real Ghostbusters. SN'nin bir numaralı hayranı Becky'nin yardım talebiyle küçük bir kasabadaki otele gelen Dean ve Sam karşılarında Chuck'ı ve hayranlarını buluveriyor; Supernatural 1. Hayran Buluşma Toplantısı'na hoşgeldiniz. Hayranlar SN FRP oynamak için toplaşmış; her biri bir Supernatural karakterine bürünmüş. Ortalık Dean, Sam, Bobby kaynıyor. Yalnız bir sorun var, FRP'nin konusu gerçek! Yalancıktan yakalanmaya çalışılan hayaletler can almaya başlayınca gerçek hayalet avcıları harekete geçiyor. Bu bölümde oyuncu seçiminin ne kadar yerinde olduğunu da görmüş oluyoruz (Bkz. gerçek Dean ve şişman Dean).



5.10 Abandon All Hope

İki eğlenceli bölümden sonra kıyamet konusuna kıyamet gibi bir giriş karşımızda; Abandon All Hope. Dean ve Sam dörtyol ağızlarının meşhur iblisi Crowley'den Colt'u alıyor ve Lucifer'i öldürmek için yola koyuluyor. Bu sefer yalnız da değiller; Jo ve Elllen da onlarla birlikte. Hedefleri olan kasabaya vardıklarında Castiel etrafın onlarca Reaper ile dolu olduğunu farkediyor. Lucifer ile kasabada bulunan Meg'in kontrol ettiği cehennem köpekleri tarafından feci şekilde yaralanan Jo, annesi Eellen ile köpekleri öldürmek için kurdukları tuzakla kendilerini feda ediyorlar. Dean ve Sam Lucifer ile karşı karşıya geliyor; Dean Lucifer'i colt ile başından vuruyor ne var ki Lucifer Colt'un öldüremediği 5 türden biridir. Lucifer ayağa kalkıyor; Mahşerin dört atlısından biri olan Ölüm'ü diriltiyor ve bölüm Dean, Sam, Castiel ve Bobby'nin son çektirdikleri fotoğrafın şöminede yanışını izlemeleri ile sona eriyor.



Bu bölümden çok da hoşnut olduğumu söyleyemeyeceğim, Jo ve Eellen'a üzüldüm ama Crowley'i görmek oldukça zevkliydi. Mark Sheppard'ı pek severim (BSG, Dollhouse, Leverage) iyi oyuncudur ve yine oyunculuğunu konuşturmuş. Dean-Sam-Crowley sahneleri inanılmaz zevkliydi. Bunun dışında Meg'in gebermiş olmasını diliyor, gelecek bölüm neler olacak düşünmek bile istemiyorum.


B.Kumbay

2 Ekim 2009 Cuma

District 9

Bu yazı filmi izlemeyenler için ciddi spoiler içermektedir.



District 9'a film demek içimden gelmiyor, District 9 geleceğe dair bir öngörü, olması ihtimal bir olayın belgeseli niteliğinde müthiş bir yapım.

Normalde bir uzaylı filminde genel olarak olabilecek iki şey vardır; Uzaylılar kötüdür kahraman bir insan çıkar ve tüm insanlık için hepsine gününü gösterir. Uzaylılar iyidir yine de kahraman insan çıkar ve insanlık adına hepsine gününü gösterir. Bunun dışındaki durumları nadir izleriz ve açıkçası özlemini çekeriz. District 9'da bu özlemini çektiğimiz nadir konulardan biri işlenmiş.

Filmin konusu kısaca şöyle: Bir gün Johannesburg semalarında (Amerika veya Avrupa'da değil Afrika'da) devasa bir uzay gemisi görünüyor, Gemi şehrin kenar mahalle bölgesi üzerinde asılı kalıyor; gemiyi hareket ettiren kumanda modülü arızalanarak yere düşüyor ve ortadan kayboluyor. Güney Afrikalılar ne ile karşılaşacaklarını bilemeden bir kurtarma operasyonu düzenliyor ve karşılarında milyonlarca aç bilaç ve bitap uzaylı buluyorlar. Uzay gemileri hiçbir şekilde hareket etmediği için evlerine dönemeyen uzaylılar, geminin altında dikenli tellerle ayrılmış askeri bölge olan District 9'a yerleştiriliyor ve 20 yıl boyunca burada yaşamaya mecbur bırakılıyor.



Sokaklarda "Uzaylı Giremez" tabelaları, uzaylılara harcanan paraların kendilerine harcanmasını isteyen fakir bir halk ve isyan. Karşımızda birbirini öldüren iki farklı gezegenin iki farklı yaratığı var. İnsanoğlunu zaten tanıyoruz iyi demek pek olası değil peki insanların "karides" lakabını taktığı böcek görünümlü, olağanüstü silahlara ve teknolojiye sahip fakat işçi sınıfından oldukları için emir almaktan başka bildikleri bir şey olmayan, kedi maması, çiğ et ve lastik ile beslenen uzaylılar iyi mi kötü mü? Filmi izlemeye başladığınızda insanların gözünden bu yaratıklardan iğrenebilir, nefret edebilir hatta onlara karşı yapılan tüm o iğrenç uygulamaları haklı görebilirsiniz. Ama filmin iki yüzü var ve birazdan siz diğer yüze bakmaya başlayacaksınız.

District 9, insan ve insan olmayan bir tür arasındaki ilişkiyi müthiş bir şekilde anlatıyor. Uzaydan gelmiş olan tür kültür ve belki de zeka yönünden insandan üstün değil ama kulandığı silahlar ve teknoloji tüm dünyanın iştahını kabartmakta. Yalnız bir sorun var; bu silahları sadece onlar kullanabiliyor. İnsanlar her ne kadar silahlarını ve teknolojilerini kedi maması karşılığı ellerinden alsa da kullanamadıkları için başka çareler aranıyor; uzaylıların DNA'sı ile deneyler yapılıyor hatta bazı Nijeryalı çete üyeleri uzaylıları yiyor çünkü genel kanı olarak ne yersen o'sundur.



Hikayenin iki baş kahramanı var; birincisi ilk gördüğünüzde "bu kimdir?" diye soracağınız Wikus Van De Merwe. MNU (uzaylılar ile ilgilenen devlet birimi)'nun baş yöneticisinin damadı olan Wikus insanoğlunu kurtarmak için her şeyi yapabilecek bir kahraman olmaktan çok uzak biri. Ona verilen görev artık District 9'a sığamayan 2.8 milyon nüfuslu karidesleri yerleşim alanına 200 km mesafede kurulmuş bir toplama kampı olan District 10'e tahliye etmek ve bunu karideslerin rızalarını alarak yapmak durumunda oysa bu her zaman kolay olamayabiliyor zira Christopher takma isimli karides oğlu ile birlikte Wikus'u oldukça zorluyor; görüyoruz ki karidesler o kadar da aptal değilmiş.

Bundan sonra olanlar da bir hayli ilginç; Wikus tahliye emrini karideslere imzalatırken arama yaptığı barakalarda silah, çalıntı mallar ve yasa dışı yumurtalar (bu durumda hemen kürtaja başvuruluyor) yanında siyah bir tüp bulur, ne olduğuna bakarken tüpün içindeki siyah sıvıyı solur. O dakikadan itibaren Wikus çok sevdiği karısından, hayatından ve insanlığından gittikçe uzaklaşmaya başlar, tüm MNU, basın, polis ve Nijeryalı çeteler peşine düşer çünkü Wikus karidesleşmeye ve dolayısıyla karides silahlarını kullanabilmeye başlar. Fakat siyah sıvı Christopher ve oğlu için gereklidir; 20 yıl boyunca üzerinde çalıştıkları sıvı aslında kumanda modülünü ana gemiye çıkaracak olan yakıttır. Christopher halkına yardım getirmek için gezegenine gitmek zorundadır dolayısıyla siyah sıvıya ihtiyacı vardır, aynı şekilde Wikus da siyah sıvının peşindedir çünkü insanlığını geri istemektedir. Bir ortak nedenle bir araya gelen bir insanoğlu ve bir uzaylı aynı amaçla birlikte çalışmak zorundadır.



Filmin konusu klişe olmadığı gibi oyuncular da kesinlikle klişe değil. Öncelikle tanınmamış oyuncuların seçilmesi inanılmaz derecede isabetli bir karar olmuş çünkü filmin tanınmış bir oyuncuya ihtiyacı yok. Filmi izlemeye başladığınız ilk dakikadan itibaren olaylar sizi içine alıyor ve gerçek anlamda bir belgesel gibi izliyorsunuz her şeyi. Uzaydan gelmiş tanımadığımız bir ırk, başroldekiler, insanoğlunun amacı kısaca filmdeki her olgu size ayrıntılı bir şekilde açıklanıyor. Kafanızda kesinlikle soru işareti kalmadığı için filmin içine daha rahat giriyorsunuz; evinizde veya sinemada değil District 9'dasınız artık. Yani filmi izlemiyor yaşıyorsunuz, aranılıp da nadir bulunan bir özellik.

Mekan seçimi, kostümler, kamera açıları vb. teknik özellikler konusunda şimdiye dek izlediğim en gerçekçi filmdir District 9. Yönetmen ve senarist Neill Blomkamp Stargate SG1 ve Dark Angel gibi dizilerin 3D animatörü olarak çalışmış, sinemada yönetmen olarak pek tanınmasa da Peter Jackson'ı böyle müthiş birini sinemaya kazandırdığı için tebrik etmek gerek. Filmin müzikleri Clinton Shorter'a ait ve muhteşem. Efektler konusunda kesinlikle söylenebilecek hiçbir şey yok zaten filmi izlediyseniz ne demek istediğimi anlıyorsunuz.

District 9, izlerken yer yer üzüldüğüm, şaşırdığım ve inanamadığım bir bilimkurgu, inanılmaz bir film. Filmin afişlerinden birinde yazdığı gibi "Supprt Non-Human Rights" diye bağırmak istedim izledikten sonra. İnsanlar birbirlerinin haklarını bile hiçe sayarken insan olmayan bir yaratığın hakları çiğnenmiş az mı diyebilirsiniz. Filmi izlerken insanlığın özünü tüm çıplaklığıyla görecek ve kendi kararınızı kendiniz vereceksiniz.



District 10 gelir mi bilemiyorum ama Wikus insanlığını geri kazansın ve başına gelenleri tüm gezegene haykırsın istiyorum. Peki Christopher yardım için geri geldiğinde karidesler gezegenimizi terk mi edecek yoksa bizi kedi maması niyetine yiyecekler mi? Şansımız varsa District 10'de hep beraber izleriz.


Kesinlikle ve kesinlikle sinemada izlemenizi tavsiye ederim.

B.Kumbay - 02.10.2009

28 Eylül 2009 Pazartesi

Tanıdık Kimler Var Kimler?

Özellikle 2007 yılından sonra dizilerdeki hem kalite hem zenginlik patlaması sonucu biz dizi severler dizilerimizde sinemadan tanıdık bildik yüzler de görmeye başladık. Özellikle bu sezon bu tanıdıkların sayısı bir hayli fazla. Ne diyeyim Allah bereket versin de bereketini görelim.

Peki 2009 - 2010 sezonunda dizilerde tanıdık kimler var kimler?

İşte birkaç tanesi:



Caprica (Daniel Graystone) - Eric Stoltz





Defying Gravity (Maddux Donner) - Ron Livingstone





Lie To Me (Dr. Cal Lightman) - Tim Roth





Flash Forward (Mark Benford) - Joseph Fiennes





Hung (Ray Drecker) - Thomas Jane





Leverage (Nathan Ford)- Timothy Hutton



NCIS Los Angeles (G. Callen) - Chris O'Donnell





The Forgotten (Alex Donovan) - Christian Slater





The Good Wife (Alicia Florrick) - Julianna Margulies


B.Kumbay

Apple Airtag ile Kedi Takibi

  Özellikle yaşadığımız 6 Şubat depremi sonrası, dostlarımızın ve çocuklarımızın kaybolma riskini ortadan kaldırmak bir ihtiyaçtan öte gerek...