22 Aralık 2014 Pazartesi

Exodus: Gods and Kings


19 Sonra RAB Musa`ya şöyle buyurdu: “Harun`a de ki, `Değneğini al ve elini Mısır`ın suları üzerine -ırmakları, kanalları, havuzları, bütün su birikintileri üzerine- uzat, hepsi kana dönsün. Bütün Mısır`da tahta ve taş kaplardaki sular bile kana dönecek.`”
20 Musa`yla Harun RAB`bin buyurduğu gibi yaptılar. Harun firavunla görevlilerinin gözü önünde değneğini kaldırıp ırmağın sularına vurdu. Bütün sular kana dönüştü.
21 Irmaktaki balıklar öldü, ırmak kokmaya başladı. Mısırlılar ırmağın suyunu içemez oldular. Mısır`ın her yerinde kan vardı.
Tevrat, Exodus Bölüm 7’den.

Şu an ost’sinin tam da Exodus isimli parçasını dinleyerek film hakında ne yazsam diye düşünüyorum. Hakkında yazmakta en çok zorlandığım filmlerden biri Exodus olacak sanırım.

Exodus: Gods and Kings, Türkçe meali ile Exodus: Tanrılar ve Krallar bir Christian Bale, Eski Mısır ve görsel efekt şöleni. Yani bu üçlüyü seviyorsanız filmi beğenmeme gibi bir şansınız zaten yok, sevmiyorsanız da umarım koltuğunuz rahattır çünkü önünüzde 150 dakikalık uzun bir süre var.

Filmin konusundan uzun uzadıya bahsetmeye gerek yok, her kültürden her inanıştan insanın bildiği bir hikaye; Musa’nın İsrailoğulları’nı Mısır’dan kaçırışı ve Yahudilik’in doğuşu. Exodus: Gods and Kings’de Musa’yı Christian Bale, Ramses’i Joel Edgerton canlandırıyor, yardımcı rollerde John Turturro, Ben Kingsley, Aaron Paul, Sigourney Weaver gibi isimler var. Yönetmen Ridley Scott ve belirtmeliyim ki kendisi beni yönetmen ve yapımcı olarak hayal kırıklığına uğratmamış sevdiğim isimlerden biridir.

Exodus: Gods and Kings, Seti hükümdarlığı zamanında Mısır’ın yükselişte olduğu bir dönemde geçiyor. Mısır büyümektedir; piramitler, tapınaklar ve hatta Büyük Gize Sfenks’i yapım aşamasındadır. Seti’nin kız kardeşi tarafından büyütülen ve aslen İsrailoğlu soyundan gelen Musa kim olduğunu bilmeksizin Seti’nin oğlu ve varisi II.Ramses ile kardeş gibi büyümüş, onun danışmanı ve yol göstereni olmuştur. Huzur ve bolluk içerisinde yaşamakta olan Mısır Seti’nin ölümü sonrası II. Ramses’in tahta geçmesi, Musa’nın asıl kimliğinin ortaya çıkması ve 400 yıldır köle olarak kullanılan İsrailoğulları’nın ayaklanması ile karışır. Üstüne bir de tanrının Kenan’a gitmek isteyen İsrailoğulları’nı özgür bırakmayan firavunu cezalandırmak için Mısır’a felaketler yağdırması ile çöküşün eşiğine gelir. Türlü felaket sonrasında çaresiz kalan Ramses İsrailoğulları’nı Mısır’dan kovar fakat intikam için orduyu alarak peşlerine düşer. Bu sırada kalabalık bir halkla Kenan’a gitmeye çalışan Musa arkasında Ramses ve Mısır ordusu, önünde Kızıldeniz zor bir kararın eşiğindedir.

Yazının bu kısmından sonrasını okumayı düşünüyorsanız umarım filmi izlemişsinizdir yani bol ispiyon var.

Exodus: Gods and Kings’i bir yılı aşkın bir süredir bekliyordum. İşin içinde Antik Mısır, Christian Bale ve Ridley Scott olunca işin dini kısmı ile pek ilgilenmedim açıkçası. Özellikle Noah’ı izledikten sonra bu tür dini uyarlamalara mesafem artmıştı, zaten Noah gibi bir film izlemeyi asla beklemiyordum bu nedenle Exodus beni oldukça şaşırttı hatta üzerinde düşündükçe şaşırtmaya devam da ediyor.

Exodus: Gods and Kings’in kutsal bir kitaptan uyarlama olduğunu bilerek filmi izlemenin getirdiği rahatsız bir ruh hali içerisindeyim. Sinema salonunda 150 dakika boyunca Christian Bale’in inanılmaz ötesi oyunculuğu, cidden sağlam efektler ve muhteşem müziklerle bezenmiş muhteşem bir Eski Mısır manzarasına maruz kalıyorum. Bilime inandığım kadar dine inanan bir insanım, Tevrat’ı okumamış olsam da Musa ve Kızıldeniz’i yaran asası ve secde etmiş halde denizin altında kalan kötü firavunun hikayesine oldukça aşinayım. Tüm bunlara rağmen filmi izledikten sonra tahmin etmediğim bir ruh haline bürünüyorum, aklım karışıyor ve eminim ki Ridley Scott’ın istediği bu ve istediği de oluyor.

Filmi uyarlama yönünden değerlendirmenin pek de mantıklı olmayacağı kanaatindeyim; bunun tarihsel ve dinsel nedenleri var. Tarihsel olarak baktığımızda;

Seti’nin ölümü MÖ 1279
II. Ramses MÖ 1290-1279 yılları arasında Mısır’da yaşadı
Musa MÖ 1392’de Mısır’da doğdu  (tarihsel olarak kanıtlanmış bir bilgi değildir)
Filmde yapımını gördüğümüz Büyük Giza Sfenks’i MÖ 2723 – 2563 yılları arasında tamamlanmıştır.

Görüldüğü üzere birbiri ile tutan tek tarih Seti ile II. Ramses’in hayat zaman döngüleridir. 3000 yıllık varoluşu boyunca tüm firavunların hayatlarından mumyalamada kullanılan baharatların miktarlarına kadar her türlü bilgiyi kayıt altına almış Antik Mısır uygarlığında Musa ve İsrailoğulları ile ilgili tek bir hiyeroglif bulunmaması da bu durumun üstüne tuz biber ekmektedir.

Dini açıdan baktığımızda; Musa Tevrat’ta anlatılığı kadarıyla konuşma ve ikna yeteneğinden yoksun, sürekli yapamam edemem ruh haline sahip bir karakter. Hatta Exodus yani Mısır’dan Çıkış bölümünde bir çok yerde
Musa RAB`bin huzurunda, “Ben iyi konuşan biri değilim” diye karşılık verdi, “Firavun beni nasıl dinler?”
şeklinde ibareler bulunmakta. Bunun yanında Musa ile firavunun kardeş gibi büyüdüğünü geçin birbirlerini tanıdığı ile ilgili bir kesinlik yok. Hep bildiğimiz Kızıldeniz’i ikiye ayıran yılana dönüşen sihirli asayı bile kardeş Harun kullanıyor, firavunla Harun konuşuyor, yükü Harun çekiyor yani. Hatta Tevrat, Exodus Bölüm 7’de şu ibare mevcut;
1 RAB, “Bak, seni firavuna karşı Tanrı gibi yaptım” dedi, “Ağabeyin Harun senin peygamberin olacak.

7 Firavunla konuştuklarında Musa seksen, Harun seksen üç yaşındaydı.
Yaş da tutmuyor anlayacağınız, filmdeki Musa taş gibi maşallah.

Ve malum Kızıldeniz’in asa ile ikiye yarılması, filmde bu sahneyi görmeyi bekleyenler hayal kırıklığına uğradı mı bilmiyorum ama bu da çok enteresan bir detay olmuş. Exodus’ta ne asa var ne Kızıldeniz yarılıyor. Onun yerine bir nevi Arthur ile Excalibur’u yaşıyoruz ve oldukça da hoş olmuş bana göre.



 
Dolayısıyla Exodus’u uyarlama olarak göremiyorum, görmem gerekirse de oldukça zayıf bir uyarlama. Filmi uyarlama dışında değerlendirmem gerekirse de karşımda gayet sağlam bir yapım duruyor, izlerken hiç sıkılmadan zevk aldığım zengin görseller ve harika bir oyunculukla bezenmiş, beni Antik Mısır’a götüren yani zaman yolculuğu yaptıran bir 150 dakika. İlk yarım saat cidden iyiydi, sonrasında inanç ve gerçekler arasındaki savaş başlıyor hem beyaz ekranda hem zihninizde. 

Exodus gösterime girmeden önce Christian Bale Musa’yı “barbar ve şizofren” olarak gördüğü açıklamasını yapmıştı. Filmi izleyince nedenini açıkça görebiliyorsunuz. Ridley Scott tehlikeli sularda yüzerken hikayeyi kendinize göre yorumlayabilmenizi sağlamış. Örneğin Musa’nın inançlı karısı Musa oğullarını körü körüne yaradana ve hurafelere inanmaktansa mantığının sesini dinlemesi yönünde yönlendirmeye çalışında ona kızıyor fakat kocası tanrıyı gördüm dediğinde kafanı çarptın hepsi halüsinasyon bunların demesini de biliyor. Aynı Musa gençliğinde dine, tanrılara, hurafelere, fallara gülüyor geçiyor, mantığının sesini dinleyen iyi bir general. İsrailoğulları denilen insanların 400 yıldır işkence çekmesinin, öldürülmesinin yanlış olduğunu anca kendinin de aynı soydan geldiğini öğrendiğinde farkediyor. Sürgün ediliyor, ölümlerden dönüyor, bir aile kuruyor çoluk çocuğa karışıyor ve 9 yıl sonra bir gün çıkması yasak olan dağda yanan bir çalı ve küçük bir çocuk görünce pılını pırtısını toparlayarak bu haksızlığı durdurmak için Mısır’a geri dönüyor. Amacı kesinlikle intikam değil (!), bağırıp çağırıp bu aslında doğru değil dediği, belki de hiç inanmadığı bir tanrının emirleri doğrultusunda kalabalık bir halkı katiller ve hırsızlarla dolu bilinmeyen topraklara götürmek ve oraya yerleştirmek. Bunu yaparken de karşısına koskoca Mısır ordusunu almak. Bu arada cinayet, yağmacılık ve insanları savaşa teşvik gibi faaliyetleri de bulunan Musa için Christian Bale’in az bile söylemiş olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.

Musa’nın gelgitli karakteri dışında filmde en çok zevk aldığım yerler – ilk yarım saatin haricinde – Mısır’ın başına gelen felaketler ve son yarım saatteki kovalamaca sahneleri; özellikle uçurumdan düşen atlı arabalar sahnesinde yerimde hopladım. Kızıldeniz’in yarılma sahnesi haliyle beklenilen gibi değildi ama Scott burda da bir hoşluk yapmış; kutsal kitaplarda geçen bir mucizeyi “doğala en yakın” şekilde çıkarmış ortaya. Asa yerine kılıç ve ortadan ikiye yarılma yerine gelgiti kullanması oldukça manidar geldi bana ve de gayet hoş olmuş.


Musa’nın karakteri dışında bayıldığım iki karakter daha var; ilki Ramses – ki tarihe göre II. Ramses, kendisi oldukça başarılı savaşlara ve zaferlere imza atmıştır -, ne kadar kötü gösterilmeye çalışıldıysa da ki ben pek inanmıyorum buna, adam sadece ülkeyi yönetmeye çalışıyormuş. Babasının kahinlerine, hurafelere inanmayışı, savaş meydanında donup kalışı, zevke sefaya muhteşem Mısır giysilerine ve takılarına düşkün oluşu adamı kötü yapmaz. Aksine anne ve çevre baskısına karşı gelip Musa’yı sürgüne göndererek hayatını kurtarması, yaptıkları onca isyana rağmen İsrailoğulları’nı toptan öldürmemesi (her gün bir aileyi sallandırması çok mu hunharca geliyor, “Ben Benim” isimli tanrı yetişkin-bebek-hayvan demeden önüne geleni katlediyordu oysa ki) takdire şayan. Ben Ramses’i çok sevdim, Scott’ın finalde kendisini öldürmemesinde de vardır bir hikmet diye düşünmekteyim.

Bayıldığım üçüncü karakter “Ben Benim” oldu. Özellikle kurtuluş sonrası dağdan aşağıdaki müritlerine o bakışı aklımdan çıkmıyor, sanki “Musa beceremedi bunlar azıtacak gibi, Hitler’le bitiririm ben bu işi” der gibiydi. Filmde gülme krizlerine girdiğim sahnelerden biridir, Scott bunu da bilerek yaptıysa bir şey demem artık. Ayrıca Musa bu çocuk görünümlü tanrının (gerçi bir yerde elçi diyor kendisine ama üstü kapalıydı) her dediğini neden dinledi, neden “ya sen şeytansan pis velet” demedi onu da anlayabilmiş değilim. Bu da filmde açıklanmayan konulardan biri.


Açıklanmayan konulardan bir diğeri Musa’nın nikahında okunan türkünün Türkçe olması. Maalesef filmi Türkçe dublajlı izledim (nedenini hala çözemiyorum bu filme neden dublaj yapılmış olabilir acaba) ve bir ara şarkının da dublajdan nasibini almış olduğunu düşündüm ama imdb’deki bilgiye göre şarkı Türkçe. Belki Musa bir Türk kızıyla evlendi de haberimiz yok, adama “başla” komutunu verene kadar işkence çektiren bu kişinin soyundan gelmiş olmam oldukça mantıklı, sanki kendimi izler gibi oldum bir an.

Bu yazıyı yazmak için yarım saat boş boş ekrana bakmış olsam da başlayınca bitmek bilmedi, iki saattir yazıyorum ve daha yazılacak şey de var ama son olarak ben size Exodus: Gods and Kings’in soundtrack’ini şiddetle önereyim. İçinde yer yer Lord of The Rings, Narnia, District 9 ve Game Of Thrones’dan esintiler olsa da Alberto Iglesias’ın ellerine sağlık muhteşem olmuş. Özellikle “Exodus” ve “Moses’ Camp” bir şahane.


Son olarak; bu yazı kesinlikle ve kesinlikle Yahudi dini ve Yahudiler ile dalga geçmek ve aşağılamak amacı ile yazılmamıştır. Zaten yukarıda da belirttiğim üzere filmi uyarlama olarak görmüyorum, Tevrat ile senaryo arasında da sadece benzerlikler var. Benim üzerine yazdığım Musa Cristian Bale suretindekidir. Bu yazının gerçek kişilerle ve olaylarla ilgisi alakası yoktur.

Dip Not: Ridley Scott şu an Killing Jesus isimli bir dizinin yapımcılığını yapmaktadır.

Bkumbay / 22.12.2014

 




16 Kasım 2014 Pazar

Interstellar




Evvel zaman içinde kalbur saman içinde teknolojinin geliştiği fakat kaynakların tükendiği bir gezegen varmış. Ekinlerin büyümediği, canlıların tozla dolan ciğerler ile yavaş yavaş boğulmakta olduğu bu gezegende tek çare yaşamı başka dünyalarda aramakmış. Ailesiyle sıradan bir yaşam sürmekte olan mühendis-pilot Cooper kendini birden olayların ortasında buluvermiş ve eşyalarını topladığı gibi Satürn’ün yörüngesinde ortaya çıkan solucan deliğinin yolunu tutuvermiş.

Öncelikle belirtmek isterim, filme önyargılı gittim ve herhangi bir beklentim yoktu ama cidden iyi bir bilimkurgu çıktı karşıma ve Interstellar’ı gerek konusu olsun, gerek kurgusu ve efektleri olsun, oyunculuğu olsun oldukça tatmin edici buldum. Inception kadar iyi olamayacağını biliyordum ve değil de fakat türün hakkını veren bir film olmuş. Kusurları yok değil ama bilimkurgu karadeliğinin derinliklerinde kaybolabilecek kusurlar bunlar. Özellikle kafamı kurcalayan tek bir soru var, onun dışında tümünü görmezden gelebilirim.

Bu paragraf itibari ile filmi izlemeyenlerin bu yazıyı okumasını tavsiye etmemekteyim zira aklıma takılan konu ve yazacaklarım filmin sonunu açık açık belli etmektedir.

  

Interstellar 169 dakikalık bir bilimkurgu filmi. Süre her ne kadar uzun gibi görünse de, kuantum fiziği, zamanda yolculuk ve izafiyet teorisi gibi fizik biliminin en derin ve anlaşılmaz kulvarlarını konu edinmiş bir film için uzun bir süre sayılmaz. Sürenin yetmediğini zaten henüz giriş bölümünde anlıyorsunuz. Dünya tehlikede, uzaya yolculuk edebilen insanoğlu –büyük ihtimalle Ay kaynaklı bir mevsimsel değişimin eşiğinde – kuraklık, türlerin yok olması ve buna bağlı hastalık ve açlıkla mücadele etmekte. Mühendis NASA pilotları bile nasıl iyi çiftçi olurum derdine düşmüşken kimsenin aklına su altına yerleşmek gelmemektedir. İnsanlar okyanuslar yerine uzayın bilinmeyenini seçip bilinmeyen bir medeniyet tarafından nereye çıktığı belli olmayan bir solucandeliğini araştırmak için kaynak, insan ve para harcamaya karar verirler. Bundan sonrası kaderin cilvesi, Cooper kendini kızı Murph sayesinde olayların merkezinde bulur. İnsanlığı ama en çok da ailesini kurtarmak için NASA’nın elinde kalan son pilot olarak (!) uzay giysisini giyer ve Satürn’ün yolunu tutar.

Filmin konusunu uzun uzadıya anlatmaya gerek yok zaten bu yazıyı okuyorsanız filmi izlediniz demektir. Benim aklıma takılan birkaç konu var onlar ile ilgili içimi dökmem gerekiyor zaten yazmamın nedeni de bu yani, ilgilenmiyorsanız dağılabilirsiniz (espri seviyesi %90).

İlk olarak, Interstellar belirli bir bilim dalından teoriler içermekte olan bir film, yoruma ve değerlendirmeye oldukça açık en azından fizikçi izleyicileri için. Ama ya fizik bilmeyen izleyiciler? Bu nedenledir ki Interstellar’ı beğenmeyen bir kesim söz konusu olabilir. Beğenmeme nedeni anlaşılabilir, herkes benim gibi ağzında emzik BattleStar Galactica izlememiş olabilir, Star Trek ile büyümemiş olabilir, Stargate’in her bölümünü hatim indirmemiş olabilir, Einstein’ın izafiyet teorisini bilmiyor olabilir ve hatta – düşünmesi bile korkutucu ama – Back To The Future’ı izlememiş ve hatta sevmemiş olabilir. E o zaman interstellar’a neden gitmişler diye sorabilirsiniz ve bu çok yerinde bir soru olur.  Sorunun cevabının bir kısmını bugün filmi izlerken salonu terk edenleri görünce bir miktar anlamış oldum. “Çok süper filmmiş voovv, imdb puanı da 9 ouuvv, gidelim izleyelim yeah” diye gelenlerin bir kısmı gösterim sırasında salonu terk ederek bir kısmı da film sonrası “ben pek bir şey anlamadım yaahh” diyerek sorumuza cevap vermiş oluyorlar, kendileri bilir artık ne diyelim (espri seviyesi %75)


 

Interstellar’ı anlamama gibi bir sorun yaşamadım hatta Inception hakkında yazabilmek için filmi ikinci kez görmem gerekmişti Interstellar’da böyle bir ihtiyaç da hissetmiyorum. Filme önyargılı gitmemin nedenlerinden biri olan kara deliğe giren adam nasıl çıkmış konusunu bile kabullendim çünkü senaryo mantıklı ve kurgu çok güzel örülmüş. Nolan fiziğin bilinmeyen denklemlerini bilimkurgu ile çözmüş. Filmin zaman çizelgesi tamamen mantık çerçevesinde her şey yerli yerinde ve fakat Sayın Nolan’a bağırarak soracağım bi sorum var; 30 küsür yıl durduğu yerde pili bitmeyen analog bir saate kara delik içerisindeki 5. Boyuttan oldukça komplex veriler nerede olduğu dahi bilinmeyen bir robot – kendisi Tars olur ve pek bir şekerdir – tarafından mors alfabesi kullanılarak Cooper’ın parmağı aracılığı ile nasıl yüklendi? Soruyu siz anlayamamış olabilirsiniz ama anlayan anladı. Sayın Nolan, o saat dijital olsaydı ciğerimi yiyin ama olmamış, hele o parmakla yükleme olayı hiç olmamış, nasıl olmuşsa da biri bana anlatabilirse çok iyi olurmuş.

Bunun dışında filmin hızlıca geçiştirilmiş sahneleri mevcut örneğin hayın Dr. Mann’in büyük çabası sonucu haşat olan uzay gemisine zorlu giriş sonrası iki insan ve iki robot hangi arada derede araçlara dağıldı, Dr. Miller’ın gezegeninde inilen yer bilek seviyesinde su iken o dev dalgaların orada ne işi vardı (tsunami desem kıyıyı vurur, ortada ne kıyı var ne su dışında bir şey, bir de iki devasa dalganın arasındaki boşluk ama bilek seviyesinde su üzerindeler)? Kahramanlarımızın yemeksiz, susuz, tuvaletsiz geçirdiği saatleri (yani yılları) saymıyorum hadi neyse. Gelecekten solucan deliği yollayan 5. Boyut insanları neden yaşama tek elverişli (ve tesadüfen en uzak) gezegeni hedef göstermek yerine 12 gezegenlik bir çin işkencesi sundu 3. Boyut ahalisine, yine bu kadar gelişmiş bir ahali tek bir mesaj (mors alfabesi ile yazılmış da olabilir) gönderemiyor ama Cooper’ı kara delikten alıyor, zamanı elle tutulur hale getirip adamı kızının yatak odasına koyuyor hatta eline yerçekimi gücü veriyor hatta parmağı ile veri aktarmasını sağlıyor hatta işi bitince kara delikten alıyor solucan deliğine koyuyor ve deliğe girdiği yere geri gönderiyor ama mesaj gönderemiyor. Hadi bunların hepsine tamam, hepsi kabulümüz ama o saat analog yahu, analog saat ve insanlığı kurtaran bir fizik formülünün yüklü olduğu bir ileri üç geri giden saniye kadranı. Cııkkk!


Eh biraz da övelim, filmin senaryosu kurgusu efektleri oldukça tatmin edici. Oyunculardan hiçbirini sevmememe rağmen –Wes Bentley dışında ki onun da öleceği belliydi- karakterlere yakımışlar, Anne Hathaway bile çok batmadı gözüme ama Matthew McConaughey’in şivesi halen kulaklarımda yankılanmakta. Michael Cane, Casey Affleck, John Lithgow, Topher Grace, Matt Damon ve TARS filme renk katmış. Jessica Chastain’i bir türlü sevemedim, yerine başkası oynasa da olurdu zannımca. Yönetmen Christopher Nolan, senaryo Nolan kardeşlere ait. Nolan’ın elinden çıkan kötü bir film izlemedim şu ana dek ama Interstellar bir Inception değil benim için.

Gelelim müziklere, Hans Zimmer ne yapsa dinleyen biri olarak ost’yi tek başına dinlendiğinde oldukça karanlık ve durağan bulduğumu belirtmeliyim fakat filme uymuş. Ben Inception’ın soundtracki gibi bir ost beklerdim ama umduğumu maalesef bulamadım.

Son olarak aşağıda Interstellar için hazırlanmış iki adet timeline göreceksiniz. İlki daha basit ve anlaşılır fakat ikincisi oldukça karmaşık görünmesine rağmen filmde ne var ne yok içeriyor bu bakımdan oldukça faydalı bir kaynak olduğunu düşünmekteyim. O kadar detaylı olmasına rağmen saat ile ilgili bir şey yok, Nolan’a sormak şart oldu yani (espri seviyesi %60).


Hayalgücü insanoğlunun sahip olduğu en büyük silah, bu silahı beyaz perdede bol bol izlemek dileklerimle. Bilimkurgu candır, Einstein’a da ayrıca selamlar olsun.

B.Kumbay / 16.11.2014

11 Ocak 2013 Cuma

Upside Down


Sinemada bilimkurgu işlemesi, anlatması, sevdirmesi zor bir türdür. İzleyenlerin yarısı hiç anlamaz; diğer yarının yarısı anlamış gibi yaparken, kalan yarının yarısı filmden nefret eder, yarısı filme aşık olur. Durum böyle olunca büyük bütçe ile hele de tanınmış oyuncularla bilimkurgu filmi çekmek sonu başından belli bir maceraya döner. Yine de sinema tarihinde en çok saygı duyduğum ve takdir ettiğim yapımcı-yönetmen kesimi bilimkurgu ile uğraşanlardır. Hele ki türe hasret kaldığımız bu devirde Upside Down’ın fragmanını görünce nasıl heyecanlandığımı tahmin edersiniz. Ne var ki unutulmamalıdır ki fragmanlar insanları kandırmak ve yanıltmak için yapılmış reklamlardan ibarettir, en azından büyük bir kısmı öyle.

Upside Down ana teması “ayrı dünyaların insanlarıyız ama bizi kimse ayıramaz” olan, buram buram aşk kokan ve aşktan fırsat buldukça bilimkurguya değinmeye çalışan enteresan bir film. Hikayemiz bilinmedik bir evrende, üst üste konumlanmış ve bir şekilde birleşmiş iki gezegende geçiyor. Aşağıdakiler yukarıdakiler misali aşağı gezegen ne kadar fakir ve mutsuzsa, yukarıdaki gezegen bir o kadar zengin ve mutlu. Bu iki gezegeni ayıran yalnızca ince bir hava tabakası, gökyüzü diğer gezegen ile birleşmiş, yukarı baktığınızda öteki dünyayı görüyorsunuz. Bu iki gezegen birbirine bu denli yakın olsa da aşılması imkansız olan çift yerçekimi kanunları ile ayrılıyorlar. Bu garip ortamda yaşıyorsanız bilmeniz gereken üç kural var;

- Tüm maddeler ait oldukları gezegenin yerçekimi tarafından çekilirler, diğeri tarafından değil.
- Herhangi bir nesnenin çekim kuvveti, diğer gezegenden gelen bir maddenin çekim kuvveti ile dengelenebilir (Karşıt Madde).
- Ait olunmayan gezegende geçirilen belirsiz bir süre sonucu, karşıt madde ile temasta bulunan madde yanarak kül olur. 



Tabii hikayemizin kahramanları Adam ve Eden için bu kurallar pek bir şey ifade etmemektedir. Adam’ın ailesi yukarıdaki gezegen için çalışan bir petrol rafinerisinde çıkan yangın sonucu ölmüştür ki henüz küçükken Eden ile tanışır. Zamanla arkadaş ve sonrasında aşık olan Adam ve Eden buluşmak için ortak bir nokta bulabilmişlerdir ne var ki Yukarıdakiler buna izin vermez; çıkan çatışma sonrası Adam vurulur, Eve kendi dünyasına düşer ve iki sevgilinin yolları ayrılır. Yıllar sonra Eden’ı Yukarıdakiler’in televizyon şovunda gören Adam Eden’ı aramak için yollara düşer, daha doğrusu göğe doğru tehlikeli bir yolculuğa çıkar.

Upside Down üzerinde biraz daha çalışılsa benzersiz bir bilimkurgu filmi olabilirmiş bana göre. İçerdiği öğeler, aşağı yukarı gezegenlere yapılan geçişler, nesnelerin karşıt yerçekimine verdiği tepkiler gayet güzel işlenmiş. Filmde aynı ofiste çalışan, aynı restoranda yemek yiyen, aynı sahada basketbol oynayan farklı dünyaların insanlarını görmek oldukça enteresan fakat dikkat etmezseniz kafanızın karışmasına neden olabilir. Örneğin yukarıdaki bir restoranda aşağıdan gelen bir içki bardak masaya kapanmış şekilde içiliyor; aşağıdaki bir evde bir sobada yukarıdan gelen bir metal parçası sobanın tavanına yapışmış bir şekilde için için yanarak ısı verebiliyor (Çift Yerçekimi’nin 3. Kanunu). Madem metal parçası yanıyor peki içkiye ne oluyor, aynı şekilde yukarıdan aşağıya ya da aşağıdan yukarıya yağan yağmur nasıl su olarak kalıyor gibi. Her zaman söylediğim “bilimkurguda mantık aranmaz” sözünü siz yüzüme çarpmadan hepsine kabul diyorum, gelelim kadroya. 



Filmin yönetmen koltuğunda ilk uzun metraj denemesi olan Juan Diego Solanas oturuyor. Senaryoyu (yine kendinin de katkısı olan) hesaba katmazsak ilk deneme için bence başarılı. Filmin kurgusu, iki dünya arasındaki geçişleri, iki farklı dünyanın gayet başarılı yansıtılmış farklı atmosferleri, kullanılan teknolojik öğeler ve müzikleri de başarılı buldum ama filmi benim için bütün olarak izlenebilir kılan oyunculuktur. Başrollerdeki Jim Sturgess ve Kirsten Dunst gayet iyi bir ikili olmuşlar. İki karakter de anlatmak istenen zıtlık ve çekimi gayet güzel yansıtıyor. Gerçi oyunculuk için Jim Sturgess asıl övgüyü hak ediyor zira Dunst genelde sırıtmak ve gülümsemek arasında gidip gelen silik bir karakteri canlandırıyor. Filmin efektleri de gayet başarılı, özellikle Adam’ın Inceptionvari hareketleri, yanmadan kurtulmak için kaçılan sahneler, ofiste geçen sahneler gayet güzeldi. Çekimler sırasında bir hayli eğlendikleri aşikar. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, filmin bütçesi 60 milyon dolar.

Upside Down final açısından da beni hayal kırıklığına uğratmış olsa da, uslanmaz romantiklerin beğeneceğini tahmin ettiğim “garip ve romantik” bir sonla bitiyor film. Evet biliyorum bilimkurguda mantık aranmaz ve yine susuyorum. Bu film hakkında neden yazdığımı da bilmiyorum, büyük ihtimalle Adam’ın ümitsizce beslediği ümidi tarafından çekildim, yanmadan ait olduğum yere dönsem iyi olacak.

B.Kumbay / 11.01.2013 



Apple Airtag ile Kedi Takibi

  Özellikle yaşadığımız 6 Şubat depremi sonrası, dostlarımızın ve çocuklarımızın kaybolma riskini ortadan kaldırmak bir ihtiyaçtan öte gerek...