2 Temmuz 2011 Cumartesi

Super 8

Aşağıdaki yazı film hakkında ciddi ispiyon içermektedir.


Super 8'e iki türlü yorumum olacak; biri iyi biri kötü en iyisi iyiden başlayayım.


Filmin son 5 dakikası, manyetik özelliği olan her şeyin havada uçtuğu ve bombaların patladığı sahneler gerçekten iyi, efektlere söylenecek tek kelime dahi yok. Özellikle o gökyüzü sahnesi çok güzeldi. Filmdeki oyunculuk da iyi, çocuk oyuncular son yıllarda göz dolduruyor zaten geleceğin oyuncuları hepsi.


İyi bu kadardı evet, devam edelim.


Spielberg kelimesini duyunca sazan moduna geçen bendeniz böyle bir filmi sinemada izlemeyi hak ettim, cezama razıyım. J.J. Abrams'ı sevmiyorum, projelerini beğenmiyorum (Alias ve Fringe dışında diyeyim). Adamın gizem ve duygusallık yönü ağır basan bir tarzı var. Tarzı sevenler çok ama bu iki tarz feci görünüşlü bir uzaylının insanları çıtır çerez gibi tükettiği bir filme ciddi anlamda yakışmamış.


Abrams hikayeyi bir grup çocuk üzerine kurmuş, aslında temel sağlam; 1979 yılında ellerindeki sınırlı imkanlarla zombi filmi çekmeye çalışan bir grup çocuk. Biz Stephen King'ciler arkadaşlık üzerine hikayelere alışığızdır ve severiz de ama filmdeki çocukların derin arkadaşlık bağları beyaz perdeye gereği kadar yansıtılmamış ya da yansıtılmak istenmemiş. Onun yerine henüz ergen bile olmayan bu kahramanlardan birinin aşk uğruna uzaylı bir örümceğin yer altındaki eşyalar ve tanvandan sarkan insanlarla süslü (size de IT'i hatırlattı mı, evet mi? Bence de evet) mağarasına dalıp kız arkadaşını kurtarmasını; insan yiyen bir yaratığa duygu dolu gözlerle bakıp derdini anlatmasını izliyoruz. "Bilimkurgu bu kardeşim mantık mı aranıyorsun" diyenleriniz de olacak ama madem bilimkurgu o zaman dram yönü ağır basmasın. Gerçeklik ve gerçekdışılık filmde öyle bir savaş halinde ki bir ara 2 dakika boyunca kendi babası yerine Joe'nun annesi öldü diye hüngür hüngür ağlayan Alice'e mi yoksa yıllar boyu işkenceye maruz kalmış ve tek derdi evine gitmek olan uzaylı yaratığa mı üzülsem bilemedim.


Filmin ilk yarısında karakterlerin fazlaca tanıtılmış olması ayrı bir mesele. 112 dakikalık bir bilimkurgu filmi izliyoruz ama ilk yarıda bir adet tren kazası, kayıp köpekler, gidip gelen elektrikler dışında hiç olay olmuyor. Tam "doğaüstü bir durum yok" olgusuna alışıyoruz ki ordu insanları kaçırmak için yangın çıkarıyor, yaratık ormandan çıkıyor, bizim Super 8 fen hocalarının sakladığı bilimsel verileri (sessiz video ve onu destekleyen ses kayıtları ile bilimsel notlar) buluyor, şööyle bir bakıp olayı şıp diye çözüyorlar (adamlar yıllarca uğraşmış ama olsun), bombalar patlamaya başlıyor ve Joe Alice'i kurtarmak için 50 m'lik karanlık bir çukura dalıyor. Yaratığı bir avuç maytap ve duygu dolu gözlerle dize getiriyorlar, o sırada karısının ölümü için Alice'in babasını suçlayan şerif babayla bir oluyor, çocuklarını kurtarmak için atlıyorlar arabaya ve koskoca bir orduyu ve yüzlerce bombayı geçip evlatlarına kavuşuyorlar. Bu sırada da bilemediğimiz bir şeyin tetiklediği bir güç manyetik olan ne var ne yoksa her şeyi su kulesine yapıştırıyor, küpler birleşerek uzay gemisini oluşturuyor ve masum uzaylı yuvasına doğru uçuyor. Bu sahneyi de babalar çocuklarına sarılmış vaziyette izliyor, bizim de gözlerimizde yaşlar (!).


Yani? Evet izlenmesi gereken kaliteli bir yapım, iyi bir uzaylı filmi, her canlının yaşam hakkı olduğunu, insanın ne ekerse onu biçeceğini, çocukların temiz kalpleriyle her zorluğun üstesinden gelebileceğini anlatıyor bizlere. Peki siz bunları anlamak için mi sinemaya gittiniz işte bütün mesele bu.


İtiraf ediyorum, kalpsiz ve duygu bakımından kıt bir insan olarak, içinde Spielberg olan bir bilimkurguya bol efekt, bol aksiyon ve heyecan için gittim. Film asla ve asla beklediğim gibi değildi, güzel bir film ama sinemada izlemeye değmezdi. Üstelik bir de dublajlısına gitmişseniz hiç çekilmiyor.


Kıssadan hisse; karşımızda modern bir E.T. duruyor, olayların 1979 yılında geçtiği modern bir E.T. Film 1979 yılında gösterime girse eminim kıyametleri koparırdı ama 2011'de neresinden tutsam elimde kalıyor. Benim gibi popüler film seven basit bir sinema izleyicisini asla tatmin etmeyen bir yapım. Genelde animasyon soundtrack.i yapan Michael Giacchino da kendinden beklenen bir ost yapmış ve de filmin yapısına uygun ama tek başına beğenmediğim bir ost oldu.




Bir sitede filmi yorumlayanlardan biri aynen şunu demiş;


Bugün filmi izledim Şunu söyleyeceğim sadece ==>Yaw bu Abrams aşmış yaw ,adam bitirmiş,adam coşmuş.Bunların hepsinide filme koymuş.Helal olsun walla adamlara.İyi seyirler...


Bir başkası ise aynen şöyle demiş;


hikaye kötü, oyunculuklar vasat, ses efekti dışında efekt namına bir şey yok.. bu mudur bilimkurgu.. bundan kelli değil şipilberg bütün bergler gelse yemem


Yani neymiş, insanoğlu doyumsuzmuş; zevkler ve renkler tartışılır ama birbirine benzemezmiş. Abrams Lost izleyicisini, Spielberg kendi izleyicisini salonlara çekti bunu da gizemli fragman ve kendi isimleriyle yaptılar. Bir nevi "gitmeyenin dövüldüğü Titanic" olgusunu yaşadık. Kendi adıma keşke evimde rahat rahat izleseydim belki daha çok beğenebilirdim filmi ama bu haliyle Super 8 bir daha izlemeyeceğim filmler arasında yerini alıyor.


Bu arada; ota moka atom bombası fırlatmayı kendine görev bilen Amerika kasabanın üstüne niye bomba yağdırmadı ve yaratığın o trende ne işi vardı bilen beri gelsin.


Edit: Filmin en beğendiğim sahnesi Joe'nun annesinin kolyesini boşluğa bıraktığı sahnedir.


B.Kumbay / 02.07.11


30 Ocak 2011 Pazar

Rüyalar ve Karabasanlar III



Son King okuyuşumun üzerinden hayli uzun zaman geçmiş gibi gelirken Rüyalar & Karabasanlar III'ü okumak bana çok sıcak ve yorucu bir yaz günü akşamı serin bir denize girmek gibi geldi. Rüyalar ve Karabasanlar King'in en sevdiğim kısa hikayeler kitabıdır. Ülkemizde her ne kadar 3 parça halinde bölük pörçük yayınlanmış olsa da belki böylesi daha iyi oldu çünkü en azından yıllar içinde okuduk ve zevkine vardık. King'in yeni romanlarını eskilere nazaran daha çok sevsem de Rüyalar & Karabasanlar III'deki eski hikayelerden inanılmaz zevk aldım. Dizide izlediğim hikayeleri okuduğum halde yazının hiçbir şekilde izlenenin yerini alamayacağını bir kez daha görmüş oldum. Kitaptan inanılmaz derecede keyif aldım; sadece 1 hikaye dışında onun da neden olduğunu birazdan okuyacaksınız.

Kitaptaki hikayeleri kısaca özetlemem gerekirse;


Saat On İnsanları

Brandon Pearson, sıradan bir bankada sıradan bir mevkide çalışan sıradan bir Amerikalı. Uzun yıllar sigara bağımlılığını yenmeye çalışmış fakat sadece azalttığını sanarak kendini kandırmıştır. Sigara yasağıyla birlikte gelen iç mekanlarda sigara içilmemesi kuralı sayesinde kendi gibi bağımlılarla belli saatlerde dışarıda sigara içmeye alışmış olan Pearson, yine bir sabah saat 10'da dışarı çıktığında patronu dahil bazı yüksek mevkide ve önemli insanların aslında yarasa başlı yaratıklar olduğunu farkedecektir.

Heyecan ve gerilim seviyesi bir hayli yüksek, özellikle diyalogları harika bir hikaye. Sizi tamamen ele geçiriyor; hikaye bitmeden içiniz rahat etmiyor. İyi bir uyarlama ile muhteşem bir filme dönüşebilecek ve insanları ciddi anlamda korkutabilecek bir yapısı var; sigara bağımlığının kötü yönleri üzerine düşündüren ve yine sigarayı bırakmak isteyip de bırakamamış insanların kahraman olduğu, diğer insanlardan farklı olduğunu, Dünya'nın kaderini ellerinde tuttukları oldukça özgün, ironik ve enteresan bir konusu var. Karakterler bir hayli sıradan ve bu sayede kendinizi hikayenin içinde buluveriyorsunuz. Kitapta en sevdiğim ikinci hikaye; özellikle son 10 sayfasında inanılmaz heyecanlandığımı ve tepindiğimi itiraf etmeliyim. King'in muhteşem kurgusunun güzel örneklerinden biri.

Crouch End Sokağı



Doris ve Leonard - Lonnie - Freeman İngiltere'ye tatil için giden, bu arada da Lonnie'nin iş yerinden bir arkadaşını ziyaret etmek için Crouch End Kasabası'na uğrayan genç bir çift. Ne yazık ki bu ziyaret Lonnie'siz bitiyor, tabii bir de Doris'in ruh sağlığı olmaksızın.

Nightmares & Dreamscapes'de izlediğimiz bir hikaye olan Crouch End oyuncularına rağmen izlediğimde pek de beğenmediğim bir bölüm olmasına rağmen hikayeyi okuduğumda bir kez daha anladım ki King'in hayalgücünü canlandırabilecek yegane prodüksiyon yine sizin hayalgücünüz. Hikaye size saf ve konsantre dehşeti sunuyor, tam anlamıyla bir kabusu yaşayan karakterler sadece ne yapacağını bilemeden kendilerini olaylara kaptıran sizin gibi sıradan insanlar olunca siz de ne yapacağınızı bilemeden dehşetle hikayeyi okuyorsunuz o kadar.
Yine size "ah o eski King hikayeleri" dedirtecek harika bir kısa hikaye.


Beşinci Çeyrek


4 hırsız büyük bir soygun sonrası paraları gömer ve bir harita hazırlatıp 4 parçayı paylaşır. Ne var ki parçalardan birinin sahibi Barney diğer bir hırsız tarafından öldürülünce oyuna 5. çeyrek olarak Barney'nin arkadaşı girer ve hem Barney'nin intikaımını hem de 4 harita parçasını ele geçirmek için harekete geçer.

Yine Nightmares & Dreamscapes'de izlediğim ve yine çok da bayılmadığım bir hikaye ve yine okuduğumda vay be dediklerimden. Doğaüstü öğeler içermeyen, diyalogları ve kurgusu ile öne çıkan akıcı ve heyecanlı bir King hikayesi. Konu kesinlikle sıradan fakat okuduğunuzda "King yazmış" diyebildiğiniz güzel bir örnek. Dizideki ile alakası olmadığını da belirtmekte yarar var.


Doktor'un Vakası

Ölmek üzere olan kötü, acımasız ve zengin babanın son anda değişen mirası, kilitli bir oda, kanlı bir cinayet ve masum görünen bir aile. Sherlock Holmes ve Dr. Watson'ın bu işe el atma vakitleri gelmiştir. Lestrade ile yola koyulan ikili tabii ki daha cinayet mahalline gitmeden çözülmesi imkansız gibi görünen düğümü çözmeye başlarlar.


Stephen King'den hiç Sherlock Holmes hikayesi okumuş muydunuz? Hayır mı dediniz, öyleyse buyrun. Kitabın en ilginç ve benim için en şaşırtıcı hikayesi Doktor'un Vakası karşınızda. İnanılmaz ama King polisiye-gerilim-cinayet yazdığında, hatta Sherlock Holmes'u yazdığında bile o derece başarılı ki; o gizemli atmosferi o derece yaratmış ki Sir Arthur Conan Doyle'u hatta Agatha Christie'yi aratmıyor. King'i "korkunç ürkünç şeylerin yazarı" olarak tanıyanların okuması gereken hikayelerden.


Umney'in Son Vakası


Başarılı ve cesur özel dedektif Clyde Umney, bir sabah kalktığında bir şeylerin ters gittiğini farketmeye başlar. Çevresindeki küçük değişiklikler aslında hayatını yerle bir edecek depremlere dönüşecek, karşısına ona çok tanıdık gelen ama hiç tanımadığı "kendi" Samuel Landry'nin çıkması ile hayatı cehenneme dönecektir.

Kitabın Nightmares & Dreamscapes'de izlediğimiz bölümlerinden sonuncusu olan hikaye; Umney'in Vakası. Beğenerek izlemiştim ama bayılarak okudum diyebilirim. Hayalgücünün yapabilecekleri ve insan ruhunun derinlikleri üzerine inanılmaz bir hikaye. Kendisini yaratmış olan yazarla ölümüne bir savaşa giren kurgu karakterin verdiği mücadele, gerçek dünyaya geldiğinde yaşadığı zorluklar ve kendi dünyasını tekrar ele geçirme planları üzerine gerçekle kurgu arasında gidip gelen bir yolculuk. Keşke istediğimiz dünyayı yaratma ve orada yaşama gücümüz olsaydı dedirtiyor insana tabi karakterleri yaratırken bir hayli dikkat etmeniz gerekiyor.


Başını Eğ

King'in hikaye başında biz sadık okuyucuyu uyardığı üzere bu aslında bir öykü değil deneme, günlük gibi bir şey. King'in oğlu Owen ile birlikte geçirdiği 1970 yazının beysbol küçükler ligindeki hatıraları demek daha doğru olur. Kitapta -hatta tüm King kitapları içinde demek daha doğru - üzülerek söylüyorum ki okuduğum fakat anlamadığım tek hikayedir. Bunun nedeni sporla ve özellikle beysbolla aramın hiç olmamasıdır. Fakat King profesyonel bir spor yazarı gibi oynanan her maçı, neredeyse yapılan her hamleyi ayrıntıları ile yazmış ne var ki bizim kültürümüze pek de aşina bir öykü değil. Yine de beysbol hayranlarının büyük bir zevkle okuduklarından eminim.


Brooklyn Ağustosu

Yine King'in beysbol aşkı üzerine yazmış olduğu iki sayfalık şiirimsi deneme diyebileceğim bu yazıdan yine pek bir şey anladığımı söyleyemeyeceğim ama beysbolu anlatırken bile kullandığı masalsı dil ile şaşırtıyor.


Dilenci ve Elmas

Başmelek Uriel, Tanrı ve bir Hint dilencisi olan Ramu arasında geçen diyalog üzerine bir hikaye.

Kitapta beni en çok etkileyen hikayeye geldik; Dilenci ve Elmas. King'in mevcut bir Hindu hikayesi üzerine yaptığı adaptasyon. Kısacık olmasına rağmen insana kendi, yaradan ve izleyenler hakkında inanılmaz şeyler söylüyor. Beni çok etkiledi, o kadar ki sonunda gözlerimin dolduğunu itiraf etmeliyim. Çoğu kez bize bahşedilenlerin farkında olmadığımızı, yanından geçip gittiğimizi oysa elimizdekilere her zaman şükretmemiz gerektiğini o kadar yoğun ve karamsar bir şekilde anlatıyor ki. İnsanoğlu'nun insanoğlu'na yaptığı zulme Başmelekler bile ağlıyor ama Tanrı biliyor ki insanoğlu şükreder, inanır ve bir şekilde hayatta kalır.




Uriel, Tanrı'ya kararsızca baktı, en azından herhangi birinin, bir başmeleğin bile o yanan çehreye bakabileceği kadar. "Bana bir ders mi verdiniz Lordum"? dedi.

"Bilmem", diye karşılık verdi Tanrı istifini bozmadan, "Verdim mi"?

Stephen King, Rüyalar & Karabasanlar III / "Dilenci ve Elmas"


B.Kumbay / 30.01.2011

16 Ocak 2011 Pazar

Master Of King


"Ben Gerçek Bir King Hayranıyım" diyenlere Hodri Meydan diyoruz. Geleneksel Master Of King Yarışmamız, çok yakında!

26 Kasım 2010 Cuma

Paul C. Doherty – Mısır’ın Gizemleri Serisi


Ejiptoloji ‘ye tutkunum, Eski Mısır ile ilgili her ne olursa ilgi alanım dahilindedir. Paul Doherty ile tanışmam da bu sayede oldu; bir gün yeni çıkmış bir kitap – Batıdan Gelen İblis – gördüm, kapağına vuruldum ve aldım. Seriyi ve yazarı daha önce duymamıştım, ne okuyacağımdan emin değildim ama inanılmaz bir eserle karşı karşıya kaldım bu bakımdan kendimi çok şanslı görüyorum.

Dr. Paul Doherty’nin Eski Mısır ile ilgili yazdığı birçok roman var, Türkçe’ye çevrilmiş olarak ise sadece Ra’nın Maskesi. Bunların haricinde 3 kitaptan oluşan bir serisi bulunmakta. Bu kitaplardan Batıdan Gelen İblis ve Çakalın Yılı Türkçe’ye çevrilmiş ve yayımlanmış; Kobranın Yılı halen beklemede.

İşte bu Serinin ilk iki kitabının konusunu kısaca özetlemem gerekirse;

Çirkin ve garip olduğu için 18. Hanedanlık’ın başında olan firavun babası III. Amenhotep tarafından reddedilen ve henüz yeni doğmuşken öldürülmesi emredilen, buna rağmen annesi Kraliçe Tiye tarafından saray dışında bir evde korumaya alınan Prens Amenhotep, diğer adıyla Maskeli Kişi kendini babasına kabul ettirmek amacı ile Kap’ın Çocukları arasına katılır. Kap’ın Çocukları henüz küçükken kraliyet eğitmenlerine teslim edilmiş soylu çocuklardan oluşmakta, ileride bu çocuklar Firavun’la birlikte ülkeyi yönetecek Kraliyet Çemberi’ni oluşturmaktadır. Maskeli Kişi henüz küçükken Mısır’ın çok tanrılı dinine baş kaldırır ve annesinin de desteği ile tek tanrı Aten’in öğretilerini izlemeye başlar. Bu nedenle adını Akhenaten olarak değiştirir ve Kap’ın Çocukları’ndan biri olan Mahu ile yakın arkadaş olur. Akhenaten tahtın tek varisi kardeşi Prens Tuthmosis’in öldürülmesinden sonra, öz kızı Sitamun’u kraliçesi olarak ilan etmiş olan ve bu yüzden halkın tepkisini toplayan firavun babası III. Amenhotep’i tahttan indirir ve yerine kendisi geçer. Bu arada güzeller güzeli Nefertiti ile evlenen Akhenaten, Nefertiti ve babası Ay’ın etkilerinde kalarak kendini tanrının oğlu olarak ilan eder, Aten dışında tüm diğer tanrıları yasaklar, tapınakları kapatır ve büyük bir devrim gerçekleştirerek halkın ve dini kesimin nefretini kazanır. Tüm bunlar olurken daima en yakınında bulunan Polis Şefi Mahu Akhenaten’in hırsı, şiddeti ve karanlık oyunlarını engellemek ve aynı zamanda onu korumak için elinden geleni yapacaktır.

Mısır Gizemleri Serisi özellikle zengin karakterleri ile dikkati çekiyor. Tüm bu karakterlerin ve hikayenin gerçekte de var olduğunu; Paul Doherty’nin hikayeyi Mahu’nun özel günlüğüne dayanarak onun ağzından yazdığını belirtmek gerek. Karakterleri kısaca tanıttıktan sonra işin özüne gelebiliriz.


18. Hanedanlık (M.Ö. 1550 - M.Ö. 1295) Karakterler:

III. Amenhotep Kraliyet Ailesi

III. Amenhotep – Muhteşem Kişi: Aşağı ve Yukarı Mısır’ın gücünün zirvesine ulaştığı yaklaşık 39 yıl boyunca Mısır’ın firavunluğunu yapan kişi.

Kraliçe Tiye: III. Amenhotep’in baş kraliçesi ve baş eşi. Akhmin Şehri’nden Thuya ve Yuya’nın kızı, Ay’ın kardeşi.

Prens Tuthmosis: III. Amenhotep ve Kraliçe Tiye’nin en büyük oğulları, tahtın varisi.

Prens IV. Amenhotep – Akhenaten – Maskeli Kişi (Büyük Kafir): III. Amenhotep ve Kraliçe Tiye’nin en küçük oğulları, kardeşi öldürüldüğünde firavun olarak tahta geçer.

Prenses Sitamun: III. Amenhotep ve Kraliçe Tiye’nin kızları aynı zamanda III. Amenhotep hükümdarlığının son yıllarında babası tarafından baş kraliçe olarak ilan edilmiştir.


Kap’ın Çocukları (Kraliyet Çemberi)

Mahu: Dönemin polis şefi, Akhenaten ve Tutankhamun’un baş koruması

Horemheb: Dönemin baş generali

Rameses: Horemheb’in yardımcısı ve en yakın arkadaşı.

Huy: Dönemin sefiri

Maya: Dönemin haznedarı

Meryre: Dönemin başrahibi

Pentju: Dönemin kraliyet doktoru

Sobeck: Mahu’dan sonraki dönemin polis şefi, Mahu’nun en yakın arkadaşı.


Akhenaten Kraliyet Ailesi

IV. Amenhotep – Akhenaten: Firavun, Maskeli Kişi, Büyük Kafir olarak da bilinir. Mısır'a tek tanrılı din Atenizm'i getirmeye çalışmıştır.

Nefertiti: Akhenaten’in baş kraliçesi, baş eşi, Ay’ın kızı. Akhenaten saltanatı sonrası kısa bir süre Smenkhkare olarak ile tahta geçmiştir.

Khiya: Mitanni prensesi, Akhenaten’in ikinci eşi, Tutankhamun’un annesi

Ankhesenamun: Akhenaten ve Nefertiti’nin kızlarından en büyüğü, Tutankhamun’un üvey kız kardeşi ve eşi

Tutankhamun: Akhenaten sonrası firavun olan Akhenaten ve Khiya’nın tek oğlu. Üvey kız kardeşi Ankhesenamun’la evlenerek 19 yaşında ölmüştür. Yerine karısı (ve kendi torunu / kızı) ile evlenen Ay geçmiştir.

Ay: Akhenaten’in annesi Tiye’nin abisi, Akhenaten’in karısı Nefertiti’nin babası. Akhenaten’in kızlarından biri olan Ankhesenamun’un dedesi mi babası mı olduğu kesinlik kazanmamıştır. Üvey torunu Tutankhamun öldükten sonra Ankhesenamun’la evlenerek firavun olur.



Karakterler arası ilişkilerde görüldüğü üzere Eski Mısır’da ensest ilişkiler özellikle kraliyet ailesinde çok yaygındı. İktidar savaşında tahtın yabancıya gitmemesi uğruna öz kardeşler hatta baba-kız bile evlenebiliyordu. Doherty bu ilişkileri inanılmaz bir detay ve gerçeklikle yazmış. Karakterlerin zenginliği ve kişilikleri o kadar değişken ki, kimse birbirine benzemediği gibi gerçek iyi ve gerçek kötü ayrımı inanılmaz. Seriyi kendi kaleminden anlatmakta olan Mahu, dürüstlüğün, cesaretin, adilliğin timsaliyken Ay belki de şimdiye dek görüp görebileceğimiz en kalleş, en cani, en aşağılık insan olarak çıkıyor karşımıza. Doherty karakter tahlillerinde ve insan ilişkilerinde kullandığı detaylı anlatımla sizi sıkmadan gerçekçi bir dünyaya sokuyor, o kadar ki karışık isim ve ilişkilere rağmen olayları tüm detayları ile kavrayıveriyorsunuz.

Serinin esas karakteri Mahu’dan biraz bahsetmem gerekiyor çünkü tüm hikaye onun günlüğüne dayanıyor, olayları Mahu merkezli olarak yaşıyor ve gözlemliyoruz. Bu bakımdan bize Mahu’nun karakterini anlatan kimse yok; yaptıkları ve yaşadıklarına dayanarak onu tahlil edebiliyoruz. Öte yandan diğer tüm karakterler Mahu’nun cömert ve doğru tasvirleri ile sunuluyor bizlere. Serinin okuduğum iki kitabına dayanarak şunu mutlaka belirtmeliyim ki; Mahu şimdiye dek okumuş, izlemiş veya tanımış olduğum en hakiki en mükemmel insan. Doğumdan hemen sonra kaybettiği annesi, onunla ilgilenmeyen ve onu kötü ve ilgisiz halasına teslim eden kahraman bir asker olan babası, halası tarafından her türlü eziyeti görerek büyüyen yalnız bir çocuk. Küçük yaşta babası ve halası sayesinde Kap’ın Çocukları’na katılarak kendi yaşında olan herkesin dışladığı Akhenaten ile kurulan ve bir ömür boyu sürecek arkadaşlık. Doğruluğu ve adilliği sayesinde kazanılmış polis şefi ünvanlığı, kendinden nefret edenlerin bile saygı duyduğu şerefli ve cesur bir yaşam. Mısır’ın en kötü günlerinde tek veliaht Tutankhamun’un teslim edildiği, hayatını kraliyet ailesine adamış tek güvenilir insan; Polis Şefi Mahu. Doherty Mahu’yu yaptıklarını anlatarak o kadar detaylı betimlemiş ki kendisine gerçek anlamda hayran kaldım. Mahu’yu ilk kitapta Akhenaten’in firavun olana kadarki günlerinde yanında olan dostu olarak görüyorken ikinci kitapta firavun’un polis şefi ve veliaht Tutankhamun’un vasisi konumunda görüyoruz. Bu iki dönemde Akhenaten ve Tutankhamun’u Nefertiti ve Ay’dan korumak için elinden geleni yapıyor, hatta hayattaki tek aşkı Nefertiti’yi bile gözden çıkararak firavuna olan bağlılığını ispat etmiş oluyor.

Karakterler dışında Doherty Eski Mısır’da yenilenler, içilenler, gelenek ve görenekler, törenler, giysiler, cinayetler, evlilikler, doğumlar ve bunun gibi yaşama dair ne var ne yoksa inanılmaz ayrıntılarla betimliyor. O kadar ki sanki Eski Mısır’da 18. Hanedanlık zamanında yaşamış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Her biri 600 küsür sayfa olan iki kitapta sıkıldığım tek bir satır bile olmadığı gibi, ikinci kitap tüm bir gün boyunca hiçbir şey yapmadan sadece okuduğum tek kitaptır. Doherty’nin yazdığı şeylerden bazıları o kadar enteresan ve inanılmaz ki, National Geographic dahil birkaç kaynaktan araştırarak doğruluğunu kontrol etme ihtiyacı hissettim. Özellikle kraliyet ailesi içindeki ilişkiler değme pembe dizilere taş çıkarır cinsten. Firavun’un kendi kızlarından çocuk sahibi olması, Ay’ın kendi kızı ve torunuyla olan cinsel ilişkisi, Akhenaten’in kendini tanrı ilan ettikten sonra girdiği ruh hali ve yaptıkları, Nefertiti’nin inanılmaz güzelliği yanında karanlık ruhu ve çarpık ilişkileri, arada kalmış ve iktidar savaşına katılmış Kraliyet Çemberi; tüm bunların karşısında tek başına duran ve firavunun dahi sözünü dinlediği Mahu, sonu cinayetle biten çocukluk arkadaşlıkları, tanrı için verilen kurbanlar, oldukça kanlı geçen savaşlar, işkenceler, hırsızlık, entrika, yalanlar, aşk, dostluk ve sevgi. Hepsi o kadar iç içe o kadar detaylı, o kadar gerçekçi anlatılmış ki; seri şimdiye dek okuduğum en iyi 5 kitap arasında yerini almış oldu.

Kıssadan hisse; Paul C. Doherty’nin Mısır Gizemleri Serisi’nin ilk iki kitabı şimdiye dek görüp de yaşamak istediğim en mükemmel dünya olan Eski Mısır’da geçen, genç yaştaki esrarengiz ölümü ve hazinesi ile Mısır’ın sembolü haline gelmiş altın maskeli genç firavun Tutankhamun’un dedesinden itibaren hayat hikayesini tüm detayları ile şimdiye dek görüp görebileceğim en mükemmel insan olan Mahu’nun gözünden anlatan muhteşem kitaplar. Özellikle Eski Mısır’ı seviyor, günümüzden on binlerce yıl önce belki de bizim kadar gelişmiş ve yaşamış bu insanların hayatlarını, savaşlarını, şehirlerini tüm ihtişamı ile karşınızda görmek istiyorsanız muhakkak okumalısınız, okurken de yaşamalısınız bu muhteşem devri. Üçüncü kitap Türkçe’ye ne zaman çevrilir bilinmez ama ben Tutankhamun’un iktidardaki son yıllarını, şüpheli ölümünü, ölümünden sonra dedesi ve karısının evlenerek iktidara geçmesini, daha sonra Horemheb’in firavun oluşunu ve Mahu’nun tüm bunlara tepkisini okumak için can atıyorum.

B.Kumbay / 26.11.2010

7 Kasım 2010 Pazar

Haven





Yapım Yeri ve Yılı: Kanada, 2010

Orijinal Hikaye: Stephen King – The Colorado Kid

Yazarlar:
Jim Dunn (13 Bölüm) Sam Ernst (13 Bölüm) Stephen King (13 Bölüm) Charles Ardai (2 Bölüm) Matt McGuinness (2 Bölüm) Jose Molina (2 Bölüm)

Oyuncular:
Emily Rose ... Audrey Parker
Lucas Bryant ... Nathan Wuornos
Nicholas Campbell ... Chief of Police Wuornos
Eric Balfour ... Duke Crocker
Richard Donat ... Vince Teagues
John Dunsworth ... Dave Teagues

Bölüm Listesi:
Sezon 1:
101 09.07.10 Welcome to Haven
102 16.07.10 Butterfly
103 23.07.10 Harmony
104 30.07.10 Consumed
105 06.08.10 Ball and Chain
106 13.08.10 Fur
107 20.08.10 Sketchy
108 27.08.10 Ain't No Sunshine
109 10.09.10 As You Were
110 17.09.10 The Hand You're Dealt
111 24.09.10 The Trial Of Audrey Parker
112 01.10.10 Resurfacing
113 08.10.10 Spiral

Konu: Kurnaz ve kendinden emin FBI ajanı Audrey Parker (Emily Rose), sıradan bir dava için unutulmuş bir küçük kasaba olan Haven'a gelir. FBI tarafından da aranan azılı bir katil birden ortadan kaybolmuştur. Audrey bu şüpheli olayı Haven Polisi’nden Nathan Wuornos (Lucas Bryant)’un yardımıyla çözmeye çalışacaktır. Çok geçmeden olayların üzerine gitmesini sağlayan merakı, onu doğaüstü garip olayların merkezine çeker. Kasaba halkının arasında yaşayan ve garip doğaüstü etkilerden dolayı acı çeken kişiler olduğunu farkeder. Bu sırada eline geçen bir resimle kayıp geçmişini ve ailesini gün yüzüne çıkarma şansını yakalayan Audrey, hem sıra dışı olayları çözmek hem de kim olduğunu bulabilmek için bir süre Haven’de kalmaya karar verir.



The Colorado Kid, Stephen King’in sevmediğim iki romanından biridir bu yüzden dizi yapılacağını duyduğumda beklentilerimi minimum düzeyde tutmuştum ama ilk defa bir uyarlamanın orjinalinden oldukça farklı olmasına bu kadar sevindim diyebilirim.

Haven özellikle bilimkurgu-gerilim-polisiye severler için biçilmiş kaftan. Dizi her bölümde ayrı doğaüstü güçlere sahip insanları ve bu insanların neden olduğu sorunları ele alıyor. Küçük bir balıkçı kasabası gibi görünen fakat aslında “sınırda” kurulmuş olan Haven’da yaşayan ve “sorunlular” denilen; rüyaları gerçek olan, gölgesi cinayet işleyen, erkeklerden hamile kalarak yaşlılıktan ölmelerine neden olan, insanları öldürerek yerlerine geçen bir ada halkı ile karşı karşıyayız. Bir gün FBI ajanı Audrey Parker azılı bir katilin ortadan şüpheli bir şekilde kaybolmasını araştırmak için geldiği Haven’da yıllar önce işlenmiş bir cinayetin mahallinde çekilmiş eski bir resimde ona tıpatıp benzeyen Lucy Ripley’i görüyor ve kayıp olan geçmişini ve kim olduğunu bulabilmek için Haven’da kalmaya karar veriyor. Buradan itibaren Audrey ve polis şefi’nin oğlu dedektif Nathan Wuornos’u birbirlerine uyumlu ve doğaüstü sorunlar ve insanlarla tüm güçleriyle baş etmeye çalışan bir takım olarak izlemeye başlıyoruz.

Haven’da karakter sayısı az, hikaye belli başlı birkaç kişinin etrafında dönüyor.


FBI ajanı Audrey Parker bilinmezlerle dolu ama sade ve çözmesi kolay bir karakter. Yıllar boyu izin bile kullanmadan çalışan Audrey yetim ve öksüz. Kim olduğunu ve nereden geldiğini bilmeyen Audrey nihayet geçmişini öğrenme şansını elde ettiğinde patronuna karşı gelerek işinden bile vazgeçebilecek bir konuma geliyor. Özellikle sezon finalinde Audrey’nin aslında kim olduğunu ve nereden geldiğini öğrenecek ve oldukça şaşıracağız.


Dedektif Nathan Wuornos adada doğmuş ve büyümüş, polis şefi Garland Wuornos’un oğlu. Nathan oldukça sessiz, akıllı ve gizemli bir karakter. Nadiren konuşan Nathan adadaki sorunlu insanlardan biri; Nathan Audrey’nin dokunuşları dışında fiziksel temas, acı, ağrı hissedemiyor. Audrey’ye karşı boş olmayan Nathan’ın yine gerçekte kim olduğunu sezon finalinde öğreneceğiz.


Duke Crocker Haven’ın kaçakçı serserisi aynı zamanda Nathan’ın çocukluk arkadaşı. Birbirlerinden nefret eden Nathan ve Duke’un arasına Audrey’nin de girmesiyle gerilim artıyor. Kolunda labirent benzeri dövme olan biri tarafından öldürüleceğini öğrenen Duke sezon sonunda büyük bir şok yaşayacak.

Soldan Sağa; Duke, Nathan ve Audrey


Karakterleri sıradan, konusu benzerlerinden çok da farklı olmayan Haven neden izlenmeli diye sorarsanız şu şekilde izah edebilirim;

Haven sıcak bir dizi, abartılı karakterler, efektler, atmosfer yok; sanki gerçek hayattan hikayeler izliyoruz. Ayrıca tüm bölümlerinde Stephen King’in katkısı olduğu açıkça belli olan Haven King severler için kaçırılmaması gereken bir yapım. Maine’e bağlı bir ada, deniz feneri, ıstakozları, sisi, pusu ve hatta hapishanesiyle King diye bas bas bağırıyor. Bakınız hapishanesinden yeni çıkmış bir katilin bohçası.


Kıssadan hisse; Haven öyle ahım şahım bir dizi değil evet fakat kendine özgü karakteri olan sade ve güzel bir yapım. En azından pilot bölümü izlemenizi tavsiye ederim ama asıl kıyamet sezon finalinde kopuyor. Haven 2. Sezon için antlaşma yaptı onu da belirtmekte fayda var.

Buradan sonrası 1. Sezonu izlemeyenler için okunmaması gereken bölüm.

Haven’da özellikle son iki bölüm ortaya çıkan gerçekler izleyenlerde soğuk duş etkisi yaratıyor ve final bölümünde yer yerinden oynuyor. Ortaya çıkan gerçekler ve sorular hayal gücümüzü zorlayacak cinsten.


Duke ile başlayalım; Max Hanson’ın ölmesiyle öldürülme korkusundan bir süre kurtulan Duke Julia ile yakınlaşmaya çalışıyor. Dövme konusunda Duke’a yardımcı olan Julia’nın ortaya çıkardığı mezarlık ve esrarengiz simge ile şaşkına dönen Duke’un “Colorado Kid’i kim öldürdü” başlığının altına Julia’nın adını da yazması ve Julia’nın adının Audrey’nin hemen altında olması cidden şaşırtıcı. Listeye adı yeni eklenen Julia ve omzunda dövmeyi gördüğümüz sahne ise şok edici idi. Ben Duke ve Colorado Kid’in bağlantılı olduğuna hatta aynı kişi olduklarına inanıyorum. Duke her ne kadar belli etmese de bence sorunlu hatta sorunluların başı bile olabilir.


Polis Şefi Wuornos ile devam edelim; Nathan’ın gerçek babası olmadığı ortaya çıkan Garland’ın aslında ne kadar önemli bir sorunlu olduğunu öğreniyoruz. Garland adadaki çatlakların sorumlusu olan aynı zamanda adayı bir arada tutan kişi. Nathan’ı ne kadar sevdiği belki de o malum sahnede ortaya çıkan Garland daha fazla dayanamayarak yüzlerce parçaya bölünüyor. Taş parçasından oluşan delilleri bir kutuda toplayan Teagues kardeşler Audrey’nin kim olduğu ve nerden geldiğini bilmelerine rağmen seslerini çıkarmıyorlar. Yine içinde Garland’ın parçalarının olduğu kutu sahnesi oldukça şok edici. Garland’ın gerçekte yok olmadığını anladık peki bir araya gelebilir mi, bunu da 2. Sezonda göreceğiz sanırım.


En sevdiğim karakter olan Nathan’a gelirsek; gerçek babasının Max Harlan olduğunu öğrenen Nathan aynı günde iki babasını birden kaybetmenin şoku ile bilinmezler içinde. Garland’ın ölümüyle Audrey’yi suçlayan Nathan yine de ortağına olan sevgisini kaybetmiyor. Polis Şefliği makamına gelmek isteyen Haven’ın en kötüsü Peder ile karşı karşıya gelen Nathan’ın 2. Sezondaki en büyük savaşı anlaşılan kilise ile olacak.


Ve gelelim Audrey’ye, her şeyin başladığı yerde Nathan’a kim olduğunu söyleyen Audrey’nin aslında annesi sandığı Lucy olduğunu öğrenince asıl şoku yaşıyoruz. Bir bit yeniği var bu işte dediğimiz anda ise iki ortağın karşısına FBI’dan olduğunu iddia eden ve Audrey’yi arayan bir kadın dikiliveriyor. Karşılıklı silahlar çekiliyor ve kadın “ben özel ajan Audrey Parker, sen de kimsin be?” diyiveriyor.


Yine son sahnede geçen diyalog çok hoş, ilk bölüme bir nevi yolculuk yapıyor gibiyiz.

Peki bundan sonra ne olacak? Audrey gerçekte Audrey değilse FBI’dan gelen patronu kimdi, Garland ölmeden önce ne demek istedi, Nathan aslında kim, Colorado’lu Çocuğu Max mi öldürdü, Duke’u kim öldürecek hatta Colorado Kid Duke mu ve hatta çoktan öldürüldü mü, gazeteci kardeşler ne biliyor ve neden söylemiyor, yeni polis şefi kim olacak, peder ne işler çeviriyor, Lucy aslında kim ve gerçek gücü ne, Haven’ı kim bir arada tutacak, Garland geri dönecek mi ve en önemlisi Audrey şimdi ne yapacak? 2. Sezonu bekleyip hep beraber görelim.

BKumbay / 07.11.2010

9 Eylül 2010 Perşembe

Robin Hood



Bu Film Çekileli 10 yılı Geçmiş, Haydi Kalk Yeniden Çekelim!

Malumunuz Hollywood yeniden çekimleri ile pek bir ünlüdür. Yapımcılar sadece yabancı filmleri değil yerli malı filmleri de şaşmaz aralıklarla temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koymaya bayılır. Teknolojinin gelişmesiyle bazı yeniden çevrimler hoşumuza gitse de (misal Clash Of The Titans, Tron, The Mummy, Frankenstein, Dracula, 3:10 to Yuma, War of the Worlds, King Kong, Ocean’s Eleven, The Fly bunlardan birkaçı), bir Back To The Future’ın, bir Jaws’ın, bir Jurassic Park’ın, Inception’ın yeniden çevrimini görmeye yürek dayanmaz. Robin Hood da yürek dayanmayacak filmlerden biriydi benim için fakat ne yazık ki 19 yıl sonra karşıma hortlak gibi çıkıverdi. Peki yeni nesil Robin Hood’un emektar olandan farkları neler, hangi Robin hangi Robin’i döver? Bu sorulara nacizane yorumlarımla hazırladığım yazımı okumak isteyenler buyurunuz…


Öncelikle filmleri yeniden eskiye doğru izledim belirtmekte fayda var. 2010’un Robin Hood’u elbette ki teknolojik yönden üstün bir film. Efektler ve gerçekçi savaş sahnelerinin yanında oldukça ciddi bir film. İngiliz Halkı’nın özgürlük uğruna yokluk içinde savaşması, vergilerle ve zorbalıkla yürütülen bir hükümdarlık, haksızlık ve cinayetlerle beslenen bir Kral, yalanlar, dolanlar, toprak ve altın hırsı ve tüm bunların yanında aşk ve sevgi. Karşımızdaki genel olarak bilinen Robin Hood hikâyesine sağdık, karamsar bir atmosferde geçmesine rağmen aşk kokan, cesaretin abartılmadığı, kanlı savaş sahneleri içeren bir film. Gladiator ve Kingdom Of Heaven’daki tarihi atmosfer ve harika savaş sahneleriyle hatırladığımız Ridley Scott kendisinden beklendiği gibi bir kurgu ve yönetmenlikle her zamanki gibi. Filmin süresinin uzunluğuna rağmen izlerken sıkılmıyor ve kendinizi eski İngiltere’de gezinirken buluyorsunuz. Ana fikrimiz özgürlük; uğruna savaşıyor ve ölüyoruz.

Filmin oyuncularına gelirsek; şimdiye dek izlediğim en yaşlı Robin Hood’u görünce şaşırmadım desem yalan olur. Crowe iyi bir oyuncu ama role yakıştıramadım. Sonlara doğru sempati duysam da “o yaşta Robin neler neler yapmış” sorusu kafamda yankılanmakta idi. Yine Blanchett orta yaşı aşmış bir karakterdi. İkilinin kimyası iyiydi, diyaloglar yer yer gülümsetecek türdendi, aralarında pozitif elektrik vardı ve fakat yine gözüme battı nedendir bilinmez. Eski filmi izleyenler bilirler; biz kötü olarak Nottingham Şerifi’ni bilirdik ve fakat yeni şerif beceriksizce ortalarda dolanıyor ve maalesef çok dolanmıyor ki hastası olduğum Matthew Macfadyen’i doya doya göremiyorum. Yine eski filmdeki şerif ne karaktermiş diyoruz; yeni filmde onun yaptıklarını iki kişi birleşip anca beceriyor. Bir Godfrey ve bir Nottingham Şerifi eşittir eski şerif oluyor (Alan Rickman’ın manyak oyunculuğuna toplamda ikisi de erişemiyor tabi). Yeni filmden bir şok da Arslan Yürekli Richard’dan geliyor; bu Richard pek de Arslan Yürekli değil, ayyaş, savaş delisi ve gaddar. Biz sonda karizmasıyla görmeyi umarken filmin başında küt diye ölüveriyor ve yerine iblis kardeşi John tahta geçiyor ki John’la daha önceden tanışmışlığımız yok. Daha önceden tanımadığımız birçok karakter karşımıza çıkarken gözlerimiz Azeem’i yani Morgan Freeman’ımızı arıyor fakat nafile; Azeem Kudüs’te bir yerlerde olsa gerek.

Bir yeniden çevrimde bu kadar fark elbet olacak dediğinizi duyar gibiyim ve hak veriyorum ama Robin’in kim olduğu ile ilgili farklılık filmin yapısını olduğu gibi değiştiriyor. Bu yüzden belki de iki film isim olarak benzer fakat cisim olarak oldukça farklı filmler.

Filmler arasındaki belki de en büyük fark benim için müzikleri. Michael Kamen Usta’nın inanılmaz destansı müzikleri ile Marc Streitenfeld’ın daha karamsar ve epik müzikleri karşılaşıyor ve benim seçimim tabii ki Kamen’dan yana oluyor.

Bir de Kevin Costner etmeni var ki; çok da sevmememe rağmen benim için halen tek Robin Hood kendisidir. İki oku eline alıp iki kişiyi aynı anda vurması ilelebet gözümün önünden gitmeyecektir.



İki filmin karşılaştırılması ve bunun kelimelere dökülmesi cidden kolay değil. Sahneler gözümün önünde uçuşurken hangi birini yazacağımı şaşırıyorum. Bu yüzden kısa ve öz iki tablo hazırladım; filmleri izlediyseniz tablolara da bir bakıverin ve hangi Robin hangisini pataklar buyurun kendiniz karar verin.








Son olarak yorumcunun puanlaması:

Senaryo 1991: 4* / 2010: 3*
Yönetmen 1991: 4* / 2010: 4*
Oyunculuk 1991: 5* / 2010: 3*
Kurgu 1991: 4* / 2010: 4*
Efektler 1991: 3* / 2010: 4*
Müzik 1991: 5* / 2010: 3*
Genel Sonuç: Kevin Russell’ı döver :=)

Kıssadan Hisse: “Everything I Do, I Do It For You” demeyin sayın yapımcılar, güzelim filmleri yeniden çekmeyin bırakın oldukları gibi hatırlayalım. Çekecekseniz de en azından oyuncularının ölmesini filan bekleyin çok ayıp oluyor!

Burcu "Kumbay" Hood / 09.09.2010

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Inception


Otel odasında yalnız başına oturan genç adam elindeki metal topacı çevirerek masanın üzerine bırakır ve silahını eline alarak şakağına doğru götürmeye başlar. Topaç dönmesini bitirip sarsılarak düştüğünde silahın emniyetini kapatarak masaya geri bırakır. Siz bu sahneyi heyecanla, gerilerek ama daha çok anlamayarak izlersiniz tabii bu filmi ilk izleyişinizse.

Evet, girişimden de belli olduğu gibi karşımızda anlaşılması, üzerinde konuşulması ve yorumlanması oldukça zor bir film var; Inception. Film izlerken resmen size; “aklını ve hayal gücünü tamamıyla bana aç bakalım beni yaşayabilecek misin” diye meydan okuyor. Maalesef bu ilk seferinde çok azımızın kazanabileceği zorlu bir savaş çünkü filmin senaristi ve yönetmeni Christopher Nolan bize “anlayamayacağımız bir olguyu anlatmaya çalışıyor”. Inception’ın özünü tam anlamı ile kavrayabilmek için üzerinde lisans yapmanız bile gerekebilir oysa sizin tamamen yabancı olduğunuz bir dünyada tam 148 dakikanız ve sınırlı hayal gücünüz var. Koltuğunuza gömülün, konsantre olun ve aman ha toteminizi yakınınızda tutun.

Inception’ın konusunu uzun uzadıya anlatmanın gereği yok; film rüyalar aracılığı ile insanların en gizli sırlarını, en karanlık yönlerini ele geçiren bir grup insan etrafında dönüyor. Dom Cobb, ekibi son işlerinde başarısız olunca aleyhine çalıştıkları adam tarafından karşı koyamayacağı bir teklif alıyor; kaçak olduğu için gidemediği ülkesinde göremediği çocuklarına kavuşmak. Bunun üzerine yeni bir ekip oluşturan Cobb’un görevi ölmek üzere olan tekelleşmiş bir imparatorluğun sahibi adamın oğluna babasının mirasını yıktırmak. Cobb bu kez fikir çalmayacak, yapılması oldukça zor olan bir şeyi deneyecek; fikir yerleştirmek. Bu zorlu görev için bir araya getirdiği ekip üyeleri Arthur, Eames, Yusuf, Ariadne ve işvereni Saito ile Robert Fischer’ın peşine düşen Cobb’un önündeki en büyük engel ise ölmüş karısı Mal. Cobb tüm bu tehlike ve engellere rağmen bir rüyadan diğerine, bir bilinçten ötekine atlayarak amacına ulaşma mücadelesi verecek.

Tam bu noktada belirtmeliyim ki Inception herhangi bir filmle karşılaştırılamaz. Film kendi başına orijinal ve oldukça zengin, senaryo ve kurgu inanılmaz. Neredeyse tümüyle yabancı olduğumuz bir konu oldukça yalın soru cevaplarla; karmaşık ve sade diyaloglarla bize anlatılmaya çalışılıyor. Nolan, uyku içinde uyku ve hatta onun içinde uyku olgusunu tekniğiyle birlikte karakterler aracılığı ile size filmi yaşarken anlatıveriyor; biz efektleri, aksiyonu, heyecanı yaşarken ana fikir beynimize yerleştiriliyor.

Inception’da oyuncu seçimi inanılmaz isabetli yapılmış; karmaşık bir karakter olarak karşımıza çıkan Don Cobb’u canlandıran Leonardo DiCaprio her zamanki gibi tartışmasız bir oyunculuk sergiliyor. Tom Hardy (Eames), Cillian Murphy (Robert Fischer), Joseph Gordon-Levitt (Arthur), Michael Caine (Miles), Tom Berenger (Peter), Dileep Rao (Yusuf), Ken Watanabe (Saito), Pete Postlethwaite (Maurice Fischer), Marion Cotillard (Mal Cobb) ve Ellen Page (Ariadne) ortalamanın üzerinde bir oyunculukla karşımızdalar. Filmin yegane bayan oyuncularını en sona yazdığım dikkatinizi çekmiştir; ikisinin oyunculuğu beni pek tatmin etmedi ama özellikle canlandırdıkları karakterlere baktığımda yine de iyi seçimler olduklarını söylemeliyim.


Inception’da üzerinde durulması gereken en önemli karakter olan Don Cobb zıtlıklarla dolu. Film boyunca çocuklarına kavuşmak için her şeyi göze alan, ölmüş karısının hayalini terk edememiş, vicdan azabı çeken bir lideri tüm zayıf noktaları ile izliyoruz. Cobb bu bakımdan güçlü bir kahraman karakteri sergilemiyor ve bu bizi ona daha da yaklaştırıyor. Cobb düşüyor, kalkıyor, ağlıyor, seviyor, vicdan azabı ile acı çekiyor, ekibine yapmamalarını söylediği şeyleri yapıyor, içine girdiği zorlu göreve onu sabote edebilecek tek insan olan ölmüş karısı Mal’ı kendi getiriyor. Bu açıdan baktığımızda filmin dram yönünü Cobb karakterinde yaşıyoruz. Yaptığı tek bir hata belki de her şeye mal olmuş olabilir. Kendi sanal – gerçek ayrımında bocalayan, ölmüş karısına aşık, çocuklarına kavuşmayı bekleyen bir baba gerçekleri rüyalarda gezerek değiştirmeye çalışıyor.

Inception’ın kurgusu inanılmaz, Nolan bir bilinçten diğerine yapılan yolculukları birbirine kopukluk olmaksızın bağlamış, öyle ki film su gibi akıp geçiyor. Anlamadığınız bölümleri bile düşünmüyorsunuz sadece kendinizi kaptırıp izliyorsunuz. Efektler tartışmasız, Hans Zimmer’ın muhteşem müziği eşliğinde müthiş sahneler izliyoruz. Mekanlar harika kullanılmış; Paris’in sokaklarında yürüyoruz, karşımıza sonsuz görüntüler gösteren aynalar, patlayan ve dağılan caddeler, şehrin ana caddesinde yük trenleri, tepe tepeye binen şehirler, sonsuz merdivenler, karlar içinde kaleler çıkıveriyor. Birinden diğerine fark etmeden yolculuk yapıyor, bilincinde gezindiğimiz karakterlerin bu muhteşem rüyaları yerle bir etmelerine şahit oluyoruz. Yağmurda, sıfır yer çekiminde, karlar içinde, suyun altında ve okyanusun içinde dolaşıyoruz. Tüm bunlar 148 dakika içinde biz olayları bilinçaltımızla algılarken olup bitiyor, film bizi çığ gibi vurup geçiyor.



Bazı filmler vardır ya, kavrayabilmek için tekrar tekrar izlediğimiz; Inception benim için onlardan biri değil. Bu yazıyı yazabilmek için ikinci kez sinemada izlediğim filmi en az 3 kez daha izlemem gerekiyor fakat yine de tam anlamı ile özümseyebileceğimi düşünmüyorum. Yazımın bu bölümünden itibaren okuyacaklarınız aklımda kalan sorulardan ve teorilerden oluşmakta. Bana katılmamanız olası çünkü Inception insan beyninin algısı ile şekillenen bir film; bir nevi kumsal. Siz kumsaldaki kumları aklınız ve hayal gücünüze göre şekillendireceksiniz. Kumlardan bir kale de yapabilirsiniz, koca bir şehir de inşa edebilirsiniz. Ya da kumsalı olduğu gibi bırakıp uzaklara doğru okyanusu da izleyebilirsiniz.

Filmin son sahnesi; masanın üstünde dönen metal topaç. Titreyerek kendine gelse de ekran o hala dönerken kararıyor ve akıllarda “düştü mü düşmedi mi” sorusu yankılanıyor. Basit mantıkla topaç düşerse Cobb’un uyanık olduğunu ve çocuklarına kavuştuğunu anlayacağız. Yok düşmezse maalesef hala uykuda hatta belki de Araf’ta. Peki böyle karmaşık ve zengin bir filmin mantığı bu kadar yalın olabilir mi? İlk izlediğimde kendimce “düştü” diye sonlandırdığım Inception, ikinci izleyişimde “düşse de düşmese de fark eder miydi” sorusuyla beynime kazınmış bir film oldu, öyle de kalacak gibi görünüyor.

Hikayede rüyalarda gezen insanların gerçeklikten emin olmalarını sağlayan “totem” leri oldukça önemli bir olgu. Herkesin kendi yarattığı, ona ait olan, kimseye elletmemeleri gerektiği özel objeleri var. İşte bu noktada aklımın oldukça karıştığı bir gerçek çünkü Cobb’un totemi aslında eski karısı Mal’a ait yani 2. el. Buna rağmen Cobb’un sürekli bel bağladığı metal topaç filmin son sahnesindeki dönen – titreyen – ve yine dönen hali ile akıllarımızdan çıkmayacak. Aklımdan çıkmayan başka bir sahne Dom’un kendi yarattığı dünyada yani Araf’ta aslındı rüyada olduklarına inandırmak için Mal’ın zihnindeki kasayı açması, duran metal topacı döndürmesi ve kasayı geri kapatması. Yani gerçekte rüyada iken duran topacı döndüren Dom karısının beynine “topaç dönüyorsa rüyadasın” fikrini yerleştirmiş oluyor. Peki bu fikri yaratan Dom onu gerçek mi kılıyor, topaç rüyada iken duruyor mu dönüyor mu? İşte bütün mesele topacın düşüp düşmemesi değil, topaç düşse de düşmese de sonucun fark edip etmeyeceği. Bu bakımdandır ki Inception benim için daire içindeki çözülmesi imkansız bir labirent, bu yüzden filmin sonuna takılmıyorum çünkü topaç düşse de düşmese de emin olamayacağım “rüya mıydı gerçek mi” sorusu beynimde yankılanmaya devam edecek.


Rüya – gerçek ayrımından emin olamayacak olmamın bir başka nedeni de Ariadne karakteridir. Takıma sonradan katılan genç ve yetenekli mimar öğrenci Ariadne, fikir çalma ve yerleştirme prosesine oldukça yabancı olmasına ve sürekli sorular sorup verilen cevaplar ile filmi anlamamıza katkıda bulunmasına rağmen hiç hata yapmaması, inanılmaz bir hızla uyum sağlaması, Cobb’un damarına basmasına rağmen karşılığında tepki almaması, Cobb’u kolaylıkla yönlendirmesi ve özellikle 3. Seviyede herkesin hayatını kurtaracak olan çözümü daha önceden biliyormuşçasına ortaya atması ile beni büyük bir soru işareti ile karşı karşıya bıraktı. Kafamda “acaba Cobb’un bilinçaltının bir yansıması mı” sorusu neon ışıkları eşliğinde yanıp sönmekte. Ben Nolan’ın Ariadne karakterini bilerek bu şekilde soru işaretleri oluşturmak için yarattığına inanıyorum, aynen kasa içinde gördüğümüz metal topaç gibi. Böylelikle sonu olmayan bir film değil, sonu olasılıklarla dolu olan sonsuz bir film karşımıza çıkarıyor ve bu yüzdendir ki Inception benim gözümde hiçbir filmle karşılaştırılamıyor.

Inception’ın bayıldığım bir yanı da başlarda anlaşılması zor, uygulanması neredeyse imkansız olan fikir yerleştirme işlemini tüm gerçekliğiyle gözler önüne sermesidir. Aralarında ne kadar soğukluk olsa da, bir çocuğu babasına karşı çevirmek ve tüm mirasını parçalaması için ikna etmek ancak bu şekilde anlatılabilir. Robert Fischer’ın duygularla arası iyi olmayan babasından ölüm döşeğinde duyduğu “hayal kırıklığı” kelimesinin Cobb ve ekibi tarafından “hayal kırıklığına uğradım ama ben olmaya çalıştığın için” e dönüştürülmesi, Fischer’ın kasayı açması, içinden çıkan rüzgar gülü ve Fischer’ın gözlerindeki yaşlar; ciddi anlamda etkileyici ve vurucu sahnelerdi. İzlerken gerçek anlamda tatmin oldum ve Nolan’ın dahi olduğundan emin oldum diyebilirim.

Yazıma başlarken de dediğim gibi; karşımızda anlaşılması, üzerinde konuşulması ve yorumlanması oldukça zor bir film var. Inception’ı izleyenlerin büyük çoğunluğu filmi anlamayacak, özünü kavrayamayacak. Bu durumda yapılacak iki şeyden birini seçecekler; filme ya bayılacaklar ya yerecekler. Filmi beğenmeyenlerin en büyük silahı “sonunun belli olmaması” olacak fakat benim gibi Stephen King severler onaylayacaktır ki Inception asla sonu olmadığı için yerilecek bir film değil. Biz ne olmayan sonlar okuduk, izledik; hiçbiri bu sonla karşılaştırılamaz. Filme karşı yapılan olumsuz eleştirilerin örneklerini görmeye çoktan başladık. 25 yılı aşkın bir süredir ciddi anlamda bir sinema izleyicisi ve amatör bir yorumcu olarak “Inception’ın kötü bir film” olduğu yönündeki yorumları kesinlikle ve kesinlikle kabul etmiyorum. Inception ile ilgili tek bir olumsuz nokta bulamıyorum, beklediğim kadar muhteşem bir film olmasa da şimdiye dek izlediğim en zengin, en yoğun, hayal gücünün kapılarını en çok aralayan filmdir Inception. Christopher Nolan 10 yıllık emeğinin karşılığında Oscar dahil her sinema ödülünü almalı ama gerçek dünyada yaşıyoruz, totemlerimiz elimizde. Nolan’a hak ettiği ödülleri Inception’ı tekrar tekrar izleyerek, üzerinde konuşarak ve sayfalar dolusu yorumlar yazarak verebiliriz ancak.

Sinema Dünyası’nda bir süredir gezinmekte olduğumuz bilimkurgu labirentinin 2. Seviyesinden Inception sayesinde 3. Seviyeye indik. Christopher Nolan’a bu yüzden müteşekkiriz ve filmin devamını değil ama bizi 4. Seviyeye indirecek yeni yapımlarını bekliyoruz. Teşekkürler Nolan; bu fani dünya’dan beni alıp çok uzaklara götürdüğün ve inanılmaz şeyler gösterdiğin için.

Not: Aşağıdaki grafikte Inception’daki kurgu inanılmaz bir şekilde anlatılmış. Aşık olunacak bu grafik size olayları ve zaman döngüsünü anlamanızda yardımcı olacaktır.


Burcu Kumbay / 07.08.2010




Apple Airtag ile Kedi Takibi

  Özellikle yaşadığımız 6 Şubat depremi sonrası, dostlarımızın ve çocuklarımızın kaybolma riskini ortadan kaldırmak bir ihtiyaçtan öte gerek...