26 Kasım 2010 Cuma

Paul C. Doherty – Mısır’ın Gizemleri Serisi


Ejiptoloji ‘ye tutkunum, Eski Mısır ile ilgili her ne olursa ilgi alanım dahilindedir. Paul Doherty ile tanışmam da bu sayede oldu; bir gün yeni çıkmış bir kitap – Batıdan Gelen İblis – gördüm, kapağına vuruldum ve aldım. Seriyi ve yazarı daha önce duymamıştım, ne okuyacağımdan emin değildim ama inanılmaz bir eserle karşı karşıya kaldım bu bakımdan kendimi çok şanslı görüyorum.

Dr. Paul Doherty’nin Eski Mısır ile ilgili yazdığı birçok roman var, Türkçe’ye çevrilmiş olarak ise sadece Ra’nın Maskesi. Bunların haricinde 3 kitaptan oluşan bir serisi bulunmakta. Bu kitaplardan Batıdan Gelen İblis ve Çakalın Yılı Türkçe’ye çevrilmiş ve yayımlanmış; Kobranın Yılı halen beklemede.

İşte bu Serinin ilk iki kitabının konusunu kısaca özetlemem gerekirse;

Çirkin ve garip olduğu için 18. Hanedanlık’ın başında olan firavun babası III. Amenhotep tarafından reddedilen ve henüz yeni doğmuşken öldürülmesi emredilen, buna rağmen annesi Kraliçe Tiye tarafından saray dışında bir evde korumaya alınan Prens Amenhotep, diğer adıyla Maskeli Kişi kendini babasına kabul ettirmek amacı ile Kap’ın Çocukları arasına katılır. Kap’ın Çocukları henüz küçükken kraliyet eğitmenlerine teslim edilmiş soylu çocuklardan oluşmakta, ileride bu çocuklar Firavun’la birlikte ülkeyi yönetecek Kraliyet Çemberi’ni oluşturmaktadır. Maskeli Kişi henüz küçükken Mısır’ın çok tanrılı dinine baş kaldırır ve annesinin de desteği ile tek tanrı Aten’in öğretilerini izlemeye başlar. Bu nedenle adını Akhenaten olarak değiştirir ve Kap’ın Çocukları’ndan biri olan Mahu ile yakın arkadaş olur. Akhenaten tahtın tek varisi kardeşi Prens Tuthmosis’in öldürülmesinden sonra, öz kızı Sitamun’u kraliçesi olarak ilan etmiş olan ve bu yüzden halkın tepkisini toplayan firavun babası III. Amenhotep’i tahttan indirir ve yerine kendisi geçer. Bu arada güzeller güzeli Nefertiti ile evlenen Akhenaten, Nefertiti ve babası Ay’ın etkilerinde kalarak kendini tanrının oğlu olarak ilan eder, Aten dışında tüm diğer tanrıları yasaklar, tapınakları kapatır ve büyük bir devrim gerçekleştirerek halkın ve dini kesimin nefretini kazanır. Tüm bunlar olurken daima en yakınında bulunan Polis Şefi Mahu Akhenaten’in hırsı, şiddeti ve karanlık oyunlarını engellemek ve aynı zamanda onu korumak için elinden geleni yapacaktır.

Mısır Gizemleri Serisi özellikle zengin karakterleri ile dikkati çekiyor. Tüm bu karakterlerin ve hikayenin gerçekte de var olduğunu; Paul Doherty’nin hikayeyi Mahu’nun özel günlüğüne dayanarak onun ağzından yazdığını belirtmek gerek. Karakterleri kısaca tanıttıktan sonra işin özüne gelebiliriz.


18. Hanedanlık (M.Ö. 1550 - M.Ö. 1295) Karakterler:

III. Amenhotep Kraliyet Ailesi

III. Amenhotep – Muhteşem Kişi: Aşağı ve Yukarı Mısır’ın gücünün zirvesine ulaştığı yaklaşık 39 yıl boyunca Mısır’ın firavunluğunu yapan kişi.

Kraliçe Tiye: III. Amenhotep’in baş kraliçesi ve baş eşi. Akhmin Şehri’nden Thuya ve Yuya’nın kızı, Ay’ın kardeşi.

Prens Tuthmosis: III. Amenhotep ve Kraliçe Tiye’nin en büyük oğulları, tahtın varisi.

Prens IV. Amenhotep – Akhenaten – Maskeli Kişi (Büyük Kafir): III. Amenhotep ve Kraliçe Tiye’nin en küçük oğulları, kardeşi öldürüldüğünde firavun olarak tahta geçer.

Prenses Sitamun: III. Amenhotep ve Kraliçe Tiye’nin kızları aynı zamanda III. Amenhotep hükümdarlığının son yıllarında babası tarafından baş kraliçe olarak ilan edilmiştir.


Kap’ın Çocukları (Kraliyet Çemberi)

Mahu: Dönemin polis şefi, Akhenaten ve Tutankhamun’un baş koruması

Horemheb: Dönemin baş generali

Rameses: Horemheb’in yardımcısı ve en yakın arkadaşı.

Huy: Dönemin sefiri

Maya: Dönemin haznedarı

Meryre: Dönemin başrahibi

Pentju: Dönemin kraliyet doktoru

Sobeck: Mahu’dan sonraki dönemin polis şefi, Mahu’nun en yakın arkadaşı.


Akhenaten Kraliyet Ailesi

IV. Amenhotep – Akhenaten: Firavun, Maskeli Kişi, Büyük Kafir olarak da bilinir. Mısır'a tek tanrılı din Atenizm'i getirmeye çalışmıştır.

Nefertiti: Akhenaten’in baş kraliçesi, baş eşi, Ay’ın kızı. Akhenaten saltanatı sonrası kısa bir süre Smenkhkare olarak ile tahta geçmiştir.

Khiya: Mitanni prensesi, Akhenaten’in ikinci eşi, Tutankhamun’un annesi

Ankhesenamun: Akhenaten ve Nefertiti’nin kızlarından en büyüğü, Tutankhamun’un üvey kız kardeşi ve eşi

Tutankhamun: Akhenaten sonrası firavun olan Akhenaten ve Khiya’nın tek oğlu. Üvey kız kardeşi Ankhesenamun’la evlenerek 19 yaşında ölmüştür. Yerine karısı (ve kendi torunu / kızı) ile evlenen Ay geçmiştir.

Ay: Akhenaten’in annesi Tiye’nin abisi, Akhenaten’in karısı Nefertiti’nin babası. Akhenaten’in kızlarından biri olan Ankhesenamun’un dedesi mi babası mı olduğu kesinlik kazanmamıştır. Üvey torunu Tutankhamun öldükten sonra Ankhesenamun’la evlenerek firavun olur.



Karakterler arası ilişkilerde görüldüğü üzere Eski Mısır’da ensest ilişkiler özellikle kraliyet ailesinde çok yaygındı. İktidar savaşında tahtın yabancıya gitmemesi uğruna öz kardeşler hatta baba-kız bile evlenebiliyordu. Doherty bu ilişkileri inanılmaz bir detay ve gerçeklikle yazmış. Karakterlerin zenginliği ve kişilikleri o kadar değişken ki, kimse birbirine benzemediği gibi gerçek iyi ve gerçek kötü ayrımı inanılmaz. Seriyi kendi kaleminden anlatmakta olan Mahu, dürüstlüğün, cesaretin, adilliğin timsaliyken Ay belki de şimdiye dek görüp görebileceğimiz en kalleş, en cani, en aşağılık insan olarak çıkıyor karşımıza. Doherty karakter tahlillerinde ve insan ilişkilerinde kullandığı detaylı anlatımla sizi sıkmadan gerçekçi bir dünyaya sokuyor, o kadar ki karışık isim ve ilişkilere rağmen olayları tüm detayları ile kavrayıveriyorsunuz.

Serinin esas karakteri Mahu’dan biraz bahsetmem gerekiyor çünkü tüm hikaye onun günlüğüne dayanıyor, olayları Mahu merkezli olarak yaşıyor ve gözlemliyoruz. Bu bakımdan bize Mahu’nun karakterini anlatan kimse yok; yaptıkları ve yaşadıklarına dayanarak onu tahlil edebiliyoruz. Öte yandan diğer tüm karakterler Mahu’nun cömert ve doğru tasvirleri ile sunuluyor bizlere. Serinin okuduğum iki kitabına dayanarak şunu mutlaka belirtmeliyim ki; Mahu şimdiye dek okumuş, izlemiş veya tanımış olduğum en hakiki en mükemmel insan. Doğumdan hemen sonra kaybettiği annesi, onunla ilgilenmeyen ve onu kötü ve ilgisiz halasına teslim eden kahraman bir asker olan babası, halası tarafından her türlü eziyeti görerek büyüyen yalnız bir çocuk. Küçük yaşta babası ve halası sayesinde Kap’ın Çocukları’na katılarak kendi yaşında olan herkesin dışladığı Akhenaten ile kurulan ve bir ömür boyu sürecek arkadaşlık. Doğruluğu ve adilliği sayesinde kazanılmış polis şefi ünvanlığı, kendinden nefret edenlerin bile saygı duyduğu şerefli ve cesur bir yaşam. Mısır’ın en kötü günlerinde tek veliaht Tutankhamun’un teslim edildiği, hayatını kraliyet ailesine adamış tek güvenilir insan; Polis Şefi Mahu. Doherty Mahu’yu yaptıklarını anlatarak o kadar detaylı betimlemiş ki kendisine gerçek anlamda hayran kaldım. Mahu’yu ilk kitapta Akhenaten’in firavun olana kadarki günlerinde yanında olan dostu olarak görüyorken ikinci kitapta firavun’un polis şefi ve veliaht Tutankhamun’un vasisi konumunda görüyoruz. Bu iki dönemde Akhenaten ve Tutankhamun’u Nefertiti ve Ay’dan korumak için elinden geleni yapıyor, hatta hayattaki tek aşkı Nefertiti’yi bile gözden çıkararak firavuna olan bağlılığını ispat etmiş oluyor.

Karakterler dışında Doherty Eski Mısır’da yenilenler, içilenler, gelenek ve görenekler, törenler, giysiler, cinayetler, evlilikler, doğumlar ve bunun gibi yaşama dair ne var ne yoksa inanılmaz ayrıntılarla betimliyor. O kadar ki sanki Eski Mısır’da 18. Hanedanlık zamanında yaşamış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Her biri 600 küsür sayfa olan iki kitapta sıkıldığım tek bir satır bile olmadığı gibi, ikinci kitap tüm bir gün boyunca hiçbir şey yapmadan sadece okuduğum tek kitaptır. Doherty’nin yazdığı şeylerden bazıları o kadar enteresan ve inanılmaz ki, National Geographic dahil birkaç kaynaktan araştırarak doğruluğunu kontrol etme ihtiyacı hissettim. Özellikle kraliyet ailesi içindeki ilişkiler değme pembe dizilere taş çıkarır cinsten. Firavun’un kendi kızlarından çocuk sahibi olması, Ay’ın kendi kızı ve torunuyla olan cinsel ilişkisi, Akhenaten’in kendini tanrı ilan ettikten sonra girdiği ruh hali ve yaptıkları, Nefertiti’nin inanılmaz güzelliği yanında karanlık ruhu ve çarpık ilişkileri, arada kalmış ve iktidar savaşına katılmış Kraliyet Çemberi; tüm bunların karşısında tek başına duran ve firavunun dahi sözünü dinlediği Mahu, sonu cinayetle biten çocukluk arkadaşlıkları, tanrı için verilen kurbanlar, oldukça kanlı geçen savaşlar, işkenceler, hırsızlık, entrika, yalanlar, aşk, dostluk ve sevgi. Hepsi o kadar iç içe o kadar detaylı, o kadar gerçekçi anlatılmış ki; seri şimdiye dek okuduğum en iyi 5 kitap arasında yerini almış oldu.

Kıssadan hisse; Paul C. Doherty’nin Mısır Gizemleri Serisi’nin ilk iki kitabı şimdiye dek görüp de yaşamak istediğim en mükemmel dünya olan Eski Mısır’da geçen, genç yaştaki esrarengiz ölümü ve hazinesi ile Mısır’ın sembolü haline gelmiş altın maskeli genç firavun Tutankhamun’un dedesinden itibaren hayat hikayesini tüm detayları ile şimdiye dek görüp görebileceğim en mükemmel insan olan Mahu’nun gözünden anlatan muhteşem kitaplar. Özellikle Eski Mısır’ı seviyor, günümüzden on binlerce yıl önce belki de bizim kadar gelişmiş ve yaşamış bu insanların hayatlarını, savaşlarını, şehirlerini tüm ihtişamı ile karşınızda görmek istiyorsanız muhakkak okumalısınız, okurken de yaşamalısınız bu muhteşem devri. Üçüncü kitap Türkçe’ye ne zaman çevrilir bilinmez ama ben Tutankhamun’un iktidardaki son yıllarını, şüpheli ölümünü, ölümünden sonra dedesi ve karısının evlenerek iktidara geçmesini, daha sonra Horemheb’in firavun oluşunu ve Mahu’nun tüm bunlara tepkisini okumak için can atıyorum.

B.Kumbay / 26.11.2010

7 Kasım 2010 Pazar

Haven





Yapım Yeri ve Yılı: Kanada, 2010

Orijinal Hikaye: Stephen King – The Colorado Kid

Yazarlar:
Jim Dunn (13 Bölüm) Sam Ernst (13 Bölüm) Stephen King (13 Bölüm) Charles Ardai (2 Bölüm) Matt McGuinness (2 Bölüm) Jose Molina (2 Bölüm)

Oyuncular:
Emily Rose ... Audrey Parker
Lucas Bryant ... Nathan Wuornos
Nicholas Campbell ... Chief of Police Wuornos
Eric Balfour ... Duke Crocker
Richard Donat ... Vince Teagues
John Dunsworth ... Dave Teagues

Bölüm Listesi:
Sezon 1:
101 09.07.10 Welcome to Haven
102 16.07.10 Butterfly
103 23.07.10 Harmony
104 30.07.10 Consumed
105 06.08.10 Ball and Chain
106 13.08.10 Fur
107 20.08.10 Sketchy
108 27.08.10 Ain't No Sunshine
109 10.09.10 As You Were
110 17.09.10 The Hand You're Dealt
111 24.09.10 The Trial Of Audrey Parker
112 01.10.10 Resurfacing
113 08.10.10 Spiral

Konu: Kurnaz ve kendinden emin FBI ajanı Audrey Parker (Emily Rose), sıradan bir dava için unutulmuş bir küçük kasaba olan Haven'a gelir. FBI tarafından da aranan azılı bir katil birden ortadan kaybolmuştur. Audrey bu şüpheli olayı Haven Polisi’nden Nathan Wuornos (Lucas Bryant)’un yardımıyla çözmeye çalışacaktır. Çok geçmeden olayların üzerine gitmesini sağlayan merakı, onu doğaüstü garip olayların merkezine çeker. Kasaba halkının arasında yaşayan ve garip doğaüstü etkilerden dolayı acı çeken kişiler olduğunu farkeder. Bu sırada eline geçen bir resimle kayıp geçmişini ve ailesini gün yüzüne çıkarma şansını yakalayan Audrey, hem sıra dışı olayları çözmek hem de kim olduğunu bulabilmek için bir süre Haven’de kalmaya karar verir.



The Colorado Kid, Stephen King’in sevmediğim iki romanından biridir bu yüzden dizi yapılacağını duyduğumda beklentilerimi minimum düzeyde tutmuştum ama ilk defa bir uyarlamanın orjinalinden oldukça farklı olmasına bu kadar sevindim diyebilirim.

Haven özellikle bilimkurgu-gerilim-polisiye severler için biçilmiş kaftan. Dizi her bölümde ayrı doğaüstü güçlere sahip insanları ve bu insanların neden olduğu sorunları ele alıyor. Küçük bir balıkçı kasabası gibi görünen fakat aslında “sınırda” kurulmuş olan Haven’da yaşayan ve “sorunlular” denilen; rüyaları gerçek olan, gölgesi cinayet işleyen, erkeklerden hamile kalarak yaşlılıktan ölmelerine neden olan, insanları öldürerek yerlerine geçen bir ada halkı ile karşı karşıyayız. Bir gün FBI ajanı Audrey Parker azılı bir katilin ortadan şüpheli bir şekilde kaybolmasını araştırmak için geldiği Haven’da yıllar önce işlenmiş bir cinayetin mahallinde çekilmiş eski bir resimde ona tıpatıp benzeyen Lucy Ripley’i görüyor ve kayıp olan geçmişini ve kim olduğunu bulabilmek için Haven’da kalmaya karar veriyor. Buradan itibaren Audrey ve polis şefi’nin oğlu dedektif Nathan Wuornos’u birbirlerine uyumlu ve doğaüstü sorunlar ve insanlarla tüm güçleriyle baş etmeye çalışan bir takım olarak izlemeye başlıyoruz.

Haven’da karakter sayısı az, hikaye belli başlı birkaç kişinin etrafında dönüyor.


FBI ajanı Audrey Parker bilinmezlerle dolu ama sade ve çözmesi kolay bir karakter. Yıllar boyu izin bile kullanmadan çalışan Audrey yetim ve öksüz. Kim olduğunu ve nereden geldiğini bilmeyen Audrey nihayet geçmişini öğrenme şansını elde ettiğinde patronuna karşı gelerek işinden bile vazgeçebilecek bir konuma geliyor. Özellikle sezon finalinde Audrey’nin aslında kim olduğunu ve nereden geldiğini öğrenecek ve oldukça şaşıracağız.


Dedektif Nathan Wuornos adada doğmuş ve büyümüş, polis şefi Garland Wuornos’un oğlu. Nathan oldukça sessiz, akıllı ve gizemli bir karakter. Nadiren konuşan Nathan adadaki sorunlu insanlardan biri; Nathan Audrey’nin dokunuşları dışında fiziksel temas, acı, ağrı hissedemiyor. Audrey’ye karşı boş olmayan Nathan’ın yine gerçekte kim olduğunu sezon finalinde öğreneceğiz.


Duke Crocker Haven’ın kaçakçı serserisi aynı zamanda Nathan’ın çocukluk arkadaşı. Birbirlerinden nefret eden Nathan ve Duke’un arasına Audrey’nin de girmesiyle gerilim artıyor. Kolunda labirent benzeri dövme olan biri tarafından öldürüleceğini öğrenen Duke sezon sonunda büyük bir şok yaşayacak.

Soldan Sağa; Duke, Nathan ve Audrey


Karakterleri sıradan, konusu benzerlerinden çok da farklı olmayan Haven neden izlenmeli diye sorarsanız şu şekilde izah edebilirim;

Haven sıcak bir dizi, abartılı karakterler, efektler, atmosfer yok; sanki gerçek hayattan hikayeler izliyoruz. Ayrıca tüm bölümlerinde Stephen King’in katkısı olduğu açıkça belli olan Haven King severler için kaçırılmaması gereken bir yapım. Maine’e bağlı bir ada, deniz feneri, ıstakozları, sisi, pusu ve hatta hapishanesiyle King diye bas bas bağırıyor. Bakınız hapishanesinden yeni çıkmış bir katilin bohçası.


Kıssadan hisse; Haven öyle ahım şahım bir dizi değil evet fakat kendine özgü karakteri olan sade ve güzel bir yapım. En azından pilot bölümü izlemenizi tavsiye ederim ama asıl kıyamet sezon finalinde kopuyor. Haven 2. Sezon için antlaşma yaptı onu da belirtmekte fayda var.

Buradan sonrası 1. Sezonu izlemeyenler için okunmaması gereken bölüm.

Haven’da özellikle son iki bölüm ortaya çıkan gerçekler izleyenlerde soğuk duş etkisi yaratıyor ve final bölümünde yer yerinden oynuyor. Ortaya çıkan gerçekler ve sorular hayal gücümüzü zorlayacak cinsten.


Duke ile başlayalım; Max Hanson’ın ölmesiyle öldürülme korkusundan bir süre kurtulan Duke Julia ile yakınlaşmaya çalışıyor. Dövme konusunda Duke’a yardımcı olan Julia’nın ortaya çıkardığı mezarlık ve esrarengiz simge ile şaşkına dönen Duke’un “Colorado Kid’i kim öldürdü” başlığının altına Julia’nın adını da yazması ve Julia’nın adının Audrey’nin hemen altında olması cidden şaşırtıcı. Listeye adı yeni eklenen Julia ve omzunda dövmeyi gördüğümüz sahne ise şok edici idi. Ben Duke ve Colorado Kid’in bağlantılı olduğuna hatta aynı kişi olduklarına inanıyorum. Duke her ne kadar belli etmese de bence sorunlu hatta sorunluların başı bile olabilir.


Polis Şefi Wuornos ile devam edelim; Nathan’ın gerçek babası olmadığı ortaya çıkan Garland’ın aslında ne kadar önemli bir sorunlu olduğunu öğreniyoruz. Garland adadaki çatlakların sorumlusu olan aynı zamanda adayı bir arada tutan kişi. Nathan’ı ne kadar sevdiği belki de o malum sahnede ortaya çıkan Garland daha fazla dayanamayarak yüzlerce parçaya bölünüyor. Taş parçasından oluşan delilleri bir kutuda toplayan Teagues kardeşler Audrey’nin kim olduğu ve nerden geldiğini bilmelerine rağmen seslerini çıkarmıyorlar. Yine içinde Garland’ın parçalarının olduğu kutu sahnesi oldukça şok edici. Garland’ın gerçekte yok olmadığını anladık peki bir araya gelebilir mi, bunu da 2. Sezonda göreceğiz sanırım.


En sevdiğim karakter olan Nathan’a gelirsek; gerçek babasının Max Harlan olduğunu öğrenen Nathan aynı günde iki babasını birden kaybetmenin şoku ile bilinmezler içinde. Garland’ın ölümüyle Audrey’yi suçlayan Nathan yine de ortağına olan sevgisini kaybetmiyor. Polis Şefliği makamına gelmek isteyen Haven’ın en kötüsü Peder ile karşı karşıya gelen Nathan’ın 2. Sezondaki en büyük savaşı anlaşılan kilise ile olacak.


Ve gelelim Audrey’ye, her şeyin başladığı yerde Nathan’a kim olduğunu söyleyen Audrey’nin aslında annesi sandığı Lucy olduğunu öğrenince asıl şoku yaşıyoruz. Bir bit yeniği var bu işte dediğimiz anda ise iki ortağın karşısına FBI’dan olduğunu iddia eden ve Audrey’yi arayan bir kadın dikiliveriyor. Karşılıklı silahlar çekiliyor ve kadın “ben özel ajan Audrey Parker, sen de kimsin be?” diyiveriyor.


Yine son sahnede geçen diyalog çok hoş, ilk bölüme bir nevi yolculuk yapıyor gibiyiz.

Peki bundan sonra ne olacak? Audrey gerçekte Audrey değilse FBI’dan gelen patronu kimdi, Garland ölmeden önce ne demek istedi, Nathan aslında kim, Colorado’lu Çocuğu Max mi öldürdü, Duke’u kim öldürecek hatta Colorado Kid Duke mu ve hatta çoktan öldürüldü mü, gazeteci kardeşler ne biliyor ve neden söylemiyor, yeni polis şefi kim olacak, peder ne işler çeviriyor, Lucy aslında kim ve gerçek gücü ne, Haven’ı kim bir arada tutacak, Garland geri dönecek mi ve en önemlisi Audrey şimdi ne yapacak? 2. Sezonu bekleyip hep beraber görelim.

BKumbay / 07.11.2010

9 Eylül 2010 Perşembe

Robin Hood



Bu Film Çekileli 10 yılı Geçmiş, Haydi Kalk Yeniden Çekelim!

Malumunuz Hollywood yeniden çekimleri ile pek bir ünlüdür. Yapımcılar sadece yabancı filmleri değil yerli malı filmleri de şaşmaz aralıklarla temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koymaya bayılır. Teknolojinin gelişmesiyle bazı yeniden çevrimler hoşumuza gitse de (misal Clash Of The Titans, Tron, The Mummy, Frankenstein, Dracula, 3:10 to Yuma, War of the Worlds, King Kong, Ocean’s Eleven, The Fly bunlardan birkaçı), bir Back To The Future’ın, bir Jaws’ın, bir Jurassic Park’ın, Inception’ın yeniden çevrimini görmeye yürek dayanmaz. Robin Hood da yürek dayanmayacak filmlerden biriydi benim için fakat ne yazık ki 19 yıl sonra karşıma hortlak gibi çıkıverdi. Peki yeni nesil Robin Hood’un emektar olandan farkları neler, hangi Robin hangi Robin’i döver? Bu sorulara nacizane yorumlarımla hazırladığım yazımı okumak isteyenler buyurunuz…


Öncelikle filmleri yeniden eskiye doğru izledim belirtmekte fayda var. 2010’un Robin Hood’u elbette ki teknolojik yönden üstün bir film. Efektler ve gerçekçi savaş sahnelerinin yanında oldukça ciddi bir film. İngiliz Halkı’nın özgürlük uğruna yokluk içinde savaşması, vergilerle ve zorbalıkla yürütülen bir hükümdarlık, haksızlık ve cinayetlerle beslenen bir Kral, yalanlar, dolanlar, toprak ve altın hırsı ve tüm bunların yanında aşk ve sevgi. Karşımızdaki genel olarak bilinen Robin Hood hikâyesine sağdık, karamsar bir atmosferde geçmesine rağmen aşk kokan, cesaretin abartılmadığı, kanlı savaş sahneleri içeren bir film. Gladiator ve Kingdom Of Heaven’daki tarihi atmosfer ve harika savaş sahneleriyle hatırladığımız Ridley Scott kendisinden beklendiği gibi bir kurgu ve yönetmenlikle her zamanki gibi. Filmin süresinin uzunluğuna rağmen izlerken sıkılmıyor ve kendinizi eski İngiltere’de gezinirken buluyorsunuz. Ana fikrimiz özgürlük; uğruna savaşıyor ve ölüyoruz.

Filmin oyuncularına gelirsek; şimdiye dek izlediğim en yaşlı Robin Hood’u görünce şaşırmadım desem yalan olur. Crowe iyi bir oyuncu ama role yakıştıramadım. Sonlara doğru sempati duysam da “o yaşta Robin neler neler yapmış” sorusu kafamda yankılanmakta idi. Yine Blanchett orta yaşı aşmış bir karakterdi. İkilinin kimyası iyiydi, diyaloglar yer yer gülümsetecek türdendi, aralarında pozitif elektrik vardı ve fakat yine gözüme battı nedendir bilinmez. Eski filmi izleyenler bilirler; biz kötü olarak Nottingham Şerifi’ni bilirdik ve fakat yeni şerif beceriksizce ortalarda dolanıyor ve maalesef çok dolanmıyor ki hastası olduğum Matthew Macfadyen’i doya doya göremiyorum. Yine eski filmdeki şerif ne karaktermiş diyoruz; yeni filmde onun yaptıklarını iki kişi birleşip anca beceriyor. Bir Godfrey ve bir Nottingham Şerifi eşittir eski şerif oluyor (Alan Rickman’ın manyak oyunculuğuna toplamda ikisi de erişemiyor tabi). Yeni filmden bir şok da Arslan Yürekli Richard’dan geliyor; bu Richard pek de Arslan Yürekli değil, ayyaş, savaş delisi ve gaddar. Biz sonda karizmasıyla görmeyi umarken filmin başında küt diye ölüveriyor ve yerine iblis kardeşi John tahta geçiyor ki John’la daha önceden tanışmışlığımız yok. Daha önceden tanımadığımız birçok karakter karşımıza çıkarken gözlerimiz Azeem’i yani Morgan Freeman’ımızı arıyor fakat nafile; Azeem Kudüs’te bir yerlerde olsa gerek.

Bir yeniden çevrimde bu kadar fark elbet olacak dediğinizi duyar gibiyim ve hak veriyorum ama Robin’in kim olduğu ile ilgili farklılık filmin yapısını olduğu gibi değiştiriyor. Bu yüzden belki de iki film isim olarak benzer fakat cisim olarak oldukça farklı filmler.

Filmler arasındaki belki de en büyük fark benim için müzikleri. Michael Kamen Usta’nın inanılmaz destansı müzikleri ile Marc Streitenfeld’ın daha karamsar ve epik müzikleri karşılaşıyor ve benim seçimim tabii ki Kamen’dan yana oluyor.

Bir de Kevin Costner etmeni var ki; çok da sevmememe rağmen benim için halen tek Robin Hood kendisidir. İki oku eline alıp iki kişiyi aynı anda vurması ilelebet gözümün önünden gitmeyecektir.



İki filmin karşılaştırılması ve bunun kelimelere dökülmesi cidden kolay değil. Sahneler gözümün önünde uçuşurken hangi birini yazacağımı şaşırıyorum. Bu yüzden kısa ve öz iki tablo hazırladım; filmleri izlediyseniz tablolara da bir bakıverin ve hangi Robin hangisini pataklar buyurun kendiniz karar verin.








Son olarak yorumcunun puanlaması:

Senaryo 1991: 4* / 2010: 3*
Yönetmen 1991: 4* / 2010: 4*
Oyunculuk 1991: 5* / 2010: 3*
Kurgu 1991: 4* / 2010: 4*
Efektler 1991: 3* / 2010: 4*
Müzik 1991: 5* / 2010: 3*
Genel Sonuç: Kevin Russell’ı döver :=)

Kıssadan Hisse: “Everything I Do, I Do It For You” demeyin sayın yapımcılar, güzelim filmleri yeniden çekmeyin bırakın oldukları gibi hatırlayalım. Çekecekseniz de en azından oyuncularının ölmesini filan bekleyin çok ayıp oluyor!

Burcu "Kumbay" Hood / 09.09.2010

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Inception


Otel odasında yalnız başına oturan genç adam elindeki metal topacı çevirerek masanın üzerine bırakır ve silahını eline alarak şakağına doğru götürmeye başlar. Topaç dönmesini bitirip sarsılarak düştüğünde silahın emniyetini kapatarak masaya geri bırakır. Siz bu sahneyi heyecanla, gerilerek ama daha çok anlamayarak izlersiniz tabii bu filmi ilk izleyişinizse.

Evet, girişimden de belli olduğu gibi karşımızda anlaşılması, üzerinde konuşulması ve yorumlanması oldukça zor bir film var; Inception. Film izlerken resmen size; “aklını ve hayal gücünü tamamıyla bana aç bakalım beni yaşayabilecek misin” diye meydan okuyor. Maalesef bu ilk seferinde çok azımızın kazanabileceği zorlu bir savaş çünkü filmin senaristi ve yönetmeni Christopher Nolan bize “anlayamayacağımız bir olguyu anlatmaya çalışıyor”. Inception’ın özünü tam anlamı ile kavrayabilmek için üzerinde lisans yapmanız bile gerekebilir oysa sizin tamamen yabancı olduğunuz bir dünyada tam 148 dakikanız ve sınırlı hayal gücünüz var. Koltuğunuza gömülün, konsantre olun ve aman ha toteminizi yakınınızda tutun.

Inception’ın konusunu uzun uzadıya anlatmanın gereği yok; film rüyalar aracılığı ile insanların en gizli sırlarını, en karanlık yönlerini ele geçiren bir grup insan etrafında dönüyor. Dom Cobb, ekibi son işlerinde başarısız olunca aleyhine çalıştıkları adam tarafından karşı koyamayacağı bir teklif alıyor; kaçak olduğu için gidemediği ülkesinde göremediği çocuklarına kavuşmak. Bunun üzerine yeni bir ekip oluşturan Cobb’un görevi ölmek üzere olan tekelleşmiş bir imparatorluğun sahibi adamın oğluna babasının mirasını yıktırmak. Cobb bu kez fikir çalmayacak, yapılması oldukça zor olan bir şeyi deneyecek; fikir yerleştirmek. Bu zorlu görev için bir araya getirdiği ekip üyeleri Arthur, Eames, Yusuf, Ariadne ve işvereni Saito ile Robert Fischer’ın peşine düşen Cobb’un önündeki en büyük engel ise ölmüş karısı Mal. Cobb tüm bu tehlike ve engellere rağmen bir rüyadan diğerine, bir bilinçten ötekine atlayarak amacına ulaşma mücadelesi verecek.

Tam bu noktada belirtmeliyim ki Inception herhangi bir filmle karşılaştırılamaz. Film kendi başına orijinal ve oldukça zengin, senaryo ve kurgu inanılmaz. Neredeyse tümüyle yabancı olduğumuz bir konu oldukça yalın soru cevaplarla; karmaşık ve sade diyaloglarla bize anlatılmaya çalışılıyor. Nolan, uyku içinde uyku ve hatta onun içinde uyku olgusunu tekniğiyle birlikte karakterler aracılığı ile size filmi yaşarken anlatıveriyor; biz efektleri, aksiyonu, heyecanı yaşarken ana fikir beynimize yerleştiriliyor.

Inception’da oyuncu seçimi inanılmaz isabetli yapılmış; karmaşık bir karakter olarak karşımıza çıkan Don Cobb’u canlandıran Leonardo DiCaprio her zamanki gibi tartışmasız bir oyunculuk sergiliyor. Tom Hardy (Eames), Cillian Murphy (Robert Fischer), Joseph Gordon-Levitt (Arthur), Michael Caine (Miles), Tom Berenger (Peter), Dileep Rao (Yusuf), Ken Watanabe (Saito), Pete Postlethwaite (Maurice Fischer), Marion Cotillard (Mal Cobb) ve Ellen Page (Ariadne) ortalamanın üzerinde bir oyunculukla karşımızdalar. Filmin yegane bayan oyuncularını en sona yazdığım dikkatinizi çekmiştir; ikisinin oyunculuğu beni pek tatmin etmedi ama özellikle canlandırdıkları karakterlere baktığımda yine de iyi seçimler olduklarını söylemeliyim.


Inception’da üzerinde durulması gereken en önemli karakter olan Don Cobb zıtlıklarla dolu. Film boyunca çocuklarına kavuşmak için her şeyi göze alan, ölmüş karısının hayalini terk edememiş, vicdan azabı çeken bir lideri tüm zayıf noktaları ile izliyoruz. Cobb bu bakımdan güçlü bir kahraman karakteri sergilemiyor ve bu bizi ona daha da yaklaştırıyor. Cobb düşüyor, kalkıyor, ağlıyor, seviyor, vicdan azabı ile acı çekiyor, ekibine yapmamalarını söylediği şeyleri yapıyor, içine girdiği zorlu göreve onu sabote edebilecek tek insan olan ölmüş karısı Mal’ı kendi getiriyor. Bu açıdan baktığımızda filmin dram yönünü Cobb karakterinde yaşıyoruz. Yaptığı tek bir hata belki de her şeye mal olmuş olabilir. Kendi sanal – gerçek ayrımında bocalayan, ölmüş karısına aşık, çocuklarına kavuşmayı bekleyen bir baba gerçekleri rüyalarda gezerek değiştirmeye çalışıyor.

Inception’ın kurgusu inanılmaz, Nolan bir bilinçten diğerine yapılan yolculukları birbirine kopukluk olmaksızın bağlamış, öyle ki film su gibi akıp geçiyor. Anlamadığınız bölümleri bile düşünmüyorsunuz sadece kendinizi kaptırıp izliyorsunuz. Efektler tartışmasız, Hans Zimmer’ın muhteşem müziği eşliğinde müthiş sahneler izliyoruz. Mekanlar harika kullanılmış; Paris’in sokaklarında yürüyoruz, karşımıza sonsuz görüntüler gösteren aynalar, patlayan ve dağılan caddeler, şehrin ana caddesinde yük trenleri, tepe tepeye binen şehirler, sonsuz merdivenler, karlar içinde kaleler çıkıveriyor. Birinden diğerine fark etmeden yolculuk yapıyor, bilincinde gezindiğimiz karakterlerin bu muhteşem rüyaları yerle bir etmelerine şahit oluyoruz. Yağmurda, sıfır yer çekiminde, karlar içinde, suyun altında ve okyanusun içinde dolaşıyoruz. Tüm bunlar 148 dakika içinde biz olayları bilinçaltımızla algılarken olup bitiyor, film bizi çığ gibi vurup geçiyor.



Bazı filmler vardır ya, kavrayabilmek için tekrar tekrar izlediğimiz; Inception benim için onlardan biri değil. Bu yazıyı yazabilmek için ikinci kez sinemada izlediğim filmi en az 3 kez daha izlemem gerekiyor fakat yine de tam anlamı ile özümseyebileceğimi düşünmüyorum. Yazımın bu bölümünden itibaren okuyacaklarınız aklımda kalan sorulardan ve teorilerden oluşmakta. Bana katılmamanız olası çünkü Inception insan beyninin algısı ile şekillenen bir film; bir nevi kumsal. Siz kumsaldaki kumları aklınız ve hayal gücünüze göre şekillendireceksiniz. Kumlardan bir kale de yapabilirsiniz, koca bir şehir de inşa edebilirsiniz. Ya da kumsalı olduğu gibi bırakıp uzaklara doğru okyanusu da izleyebilirsiniz.

Filmin son sahnesi; masanın üstünde dönen metal topaç. Titreyerek kendine gelse de ekran o hala dönerken kararıyor ve akıllarda “düştü mü düşmedi mi” sorusu yankılanıyor. Basit mantıkla topaç düşerse Cobb’un uyanık olduğunu ve çocuklarına kavuştuğunu anlayacağız. Yok düşmezse maalesef hala uykuda hatta belki de Araf’ta. Peki böyle karmaşık ve zengin bir filmin mantığı bu kadar yalın olabilir mi? İlk izlediğimde kendimce “düştü” diye sonlandırdığım Inception, ikinci izleyişimde “düşse de düşmese de fark eder miydi” sorusuyla beynime kazınmış bir film oldu, öyle de kalacak gibi görünüyor.

Hikayede rüyalarda gezen insanların gerçeklikten emin olmalarını sağlayan “totem” leri oldukça önemli bir olgu. Herkesin kendi yarattığı, ona ait olan, kimseye elletmemeleri gerektiği özel objeleri var. İşte bu noktada aklımın oldukça karıştığı bir gerçek çünkü Cobb’un totemi aslında eski karısı Mal’a ait yani 2. el. Buna rağmen Cobb’un sürekli bel bağladığı metal topaç filmin son sahnesindeki dönen – titreyen – ve yine dönen hali ile akıllarımızdan çıkmayacak. Aklımdan çıkmayan başka bir sahne Dom’un kendi yarattığı dünyada yani Araf’ta aslındı rüyada olduklarına inandırmak için Mal’ın zihnindeki kasayı açması, duran metal topacı döndürmesi ve kasayı geri kapatması. Yani gerçekte rüyada iken duran topacı döndüren Dom karısının beynine “topaç dönüyorsa rüyadasın” fikrini yerleştirmiş oluyor. Peki bu fikri yaratan Dom onu gerçek mi kılıyor, topaç rüyada iken duruyor mu dönüyor mu? İşte bütün mesele topacın düşüp düşmemesi değil, topaç düşse de düşmese de sonucun fark edip etmeyeceği. Bu bakımdandır ki Inception benim için daire içindeki çözülmesi imkansız bir labirent, bu yüzden filmin sonuna takılmıyorum çünkü topaç düşse de düşmese de emin olamayacağım “rüya mıydı gerçek mi” sorusu beynimde yankılanmaya devam edecek.


Rüya – gerçek ayrımından emin olamayacak olmamın bir başka nedeni de Ariadne karakteridir. Takıma sonradan katılan genç ve yetenekli mimar öğrenci Ariadne, fikir çalma ve yerleştirme prosesine oldukça yabancı olmasına ve sürekli sorular sorup verilen cevaplar ile filmi anlamamıza katkıda bulunmasına rağmen hiç hata yapmaması, inanılmaz bir hızla uyum sağlaması, Cobb’un damarına basmasına rağmen karşılığında tepki almaması, Cobb’u kolaylıkla yönlendirmesi ve özellikle 3. Seviyede herkesin hayatını kurtaracak olan çözümü daha önceden biliyormuşçasına ortaya atması ile beni büyük bir soru işareti ile karşı karşıya bıraktı. Kafamda “acaba Cobb’un bilinçaltının bir yansıması mı” sorusu neon ışıkları eşliğinde yanıp sönmekte. Ben Nolan’ın Ariadne karakterini bilerek bu şekilde soru işaretleri oluşturmak için yarattığına inanıyorum, aynen kasa içinde gördüğümüz metal topaç gibi. Böylelikle sonu olmayan bir film değil, sonu olasılıklarla dolu olan sonsuz bir film karşımıza çıkarıyor ve bu yüzdendir ki Inception benim gözümde hiçbir filmle karşılaştırılamıyor.

Inception’ın bayıldığım bir yanı da başlarda anlaşılması zor, uygulanması neredeyse imkansız olan fikir yerleştirme işlemini tüm gerçekliğiyle gözler önüne sermesidir. Aralarında ne kadar soğukluk olsa da, bir çocuğu babasına karşı çevirmek ve tüm mirasını parçalaması için ikna etmek ancak bu şekilde anlatılabilir. Robert Fischer’ın duygularla arası iyi olmayan babasından ölüm döşeğinde duyduğu “hayal kırıklığı” kelimesinin Cobb ve ekibi tarafından “hayal kırıklığına uğradım ama ben olmaya çalıştığın için” e dönüştürülmesi, Fischer’ın kasayı açması, içinden çıkan rüzgar gülü ve Fischer’ın gözlerindeki yaşlar; ciddi anlamda etkileyici ve vurucu sahnelerdi. İzlerken gerçek anlamda tatmin oldum ve Nolan’ın dahi olduğundan emin oldum diyebilirim.

Yazıma başlarken de dediğim gibi; karşımızda anlaşılması, üzerinde konuşulması ve yorumlanması oldukça zor bir film var. Inception’ı izleyenlerin büyük çoğunluğu filmi anlamayacak, özünü kavrayamayacak. Bu durumda yapılacak iki şeyden birini seçecekler; filme ya bayılacaklar ya yerecekler. Filmi beğenmeyenlerin en büyük silahı “sonunun belli olmaması” olacak fakat benim gibi Stephen King severler onaylayacaktır ki Inception asla sonu olmadığı için yerilecek bir film değil. Biz ne olmayan sonlar okuduk, izledik; hiçbiri bu sonla karşılaştırılamaz. Filme karşı yapılan olumsuz eleştirilerin örneklerini görmeye çoktan başladık. 25 yılı aşkın bir süredir ciddi anlamda bir sinema izleyicisi ve amatör bir yorumcu olarak “Inception’ın kötü bir film” olduğu yönündeki yorumları kesinlikle ve kesinlikle kabul etmiyorum. Inception ile ilgili tek bir olumsuz nokta bulamıyorum, beklediğim kadar muhteşem bir film olmasa da şimdiye dek izlediğim en zengin, en yoğun, hayal gücünün kapılarını en çok aralayan filmdir Inception. Christopher Nolan 10 yıllık emeğinin karşılığında Oscar dahil her sinema ödülünü almalı ama gerçek dünyada yaşıyoruz, totemlerimiz elimizde. Nolan’a hak ettiği ödülleri Inception’ı tekrar tekrar izleyerek, üzerinde konuşarak ve sayfalar dolusu yorumlar yazarak verebiliriz ancak.

Sinema Dünyası’nda bir süredir gezinmekte olduğumuz bilimkurgu labirentinin 2. Seviyesinden Inception sayesinde 3. Seviyeye indik. Christopher Nolan’a bu yüzden müteşekkiriz ve filmin devamını değil ama bizi 4. Seviyeye indirecek yeni yapımlarını bekliyoruz. Teşekkürler Nolan; bu fani dünya’dan beni alıp çok uzaklara götürdüğün ve inanılmaz şeyler gösterdiğin için.

Not: Aşağıdaki grafikte Inception’daki kurgu inanılmaz bir şekilde anlatılmış. Aşık olunacak bu grafik size olayları ve zaman döngüsünü anlamanızda yardımcı olacaktır.


Burcu Kumbay / 07.08.2010




4 Nisan 2010 Pazar

Clash Of The Titans


Avatar ve Clash Of The Titans arasında tek fark 4 benzerlik bul deseler;

1. İki film de fantastik türünde
2. Başrolde Sam Worthington
3. Muhteşem soundtrackler
ve 4. İkisi de sinemada izlenmesi gereken filmler.

Tek farka gelirsek; Clash Of The Titans şişirilmemiş, abartılmamış, yedi, düvelde reklamlarla duyurulmamış, herkesin kendini izlemek zorunda hissetmediği film gibi bir film.

Avatar hayranları bana tepki gösterecek ve hatta ciddi cevaplar gelebilir bu yazıma ama içimden geçen bu. Clash Of The Titans; Avatar'daki hayalkırıklığım üzerine içimden döktüğüm göz yaşlarını kat ve kat dindiren bir film oldu. Sinemada ne zamandır böyle harika bir film izlememiş; sinemada olduğumu unutmamıştım. Bugün sinemada değildim zaten; mitolojik bir dünyada buldum kendimi.

Clash Of The Titans'ın senaryosuna orjinal demek ne derece doğru olur tartışılır fakat bütünüyle baktığımızda filme cuk diye oturmuş. Başrol oyuncuları o kadar iyi seçilmiş ki tek bir tanesi için bile başka bir oyuncu düşünemiyorum. Hikayenin geçtiği zaman ve mekana göre atmosfer gayet güzel, müzikler şaheser, tanrılar ve canavarlar harika, dövüş sahnelerinde kesinlikle abartı yok her şey ölçüsünde beyazperdeye yansıtılmış. Diyaloglar abartısız, oyunculuk sade ama aynı zamanda zengin. Hikayenin gidişatını bozan abuk subuk bir aşk yok ortada; bize abartısız olarak yansıtılan birbirine bağlı iki karakter var. Bu karakterlerin birbirleriyle ilişkisi gayet hoş, hikayenin gidişatını bozmuyor ve insan izlerken zevk alıyor. Bana göre filmin en vurucu yeri sonu; evet beklenen bir son ve hayır kahraman ve prenses birbirlerinin kollarına atlamıyor. Aslında kahramanımız görmeye alıştığımız bir kahraman da değil; insan olmak isteyen bir tanrı-insan. Şehri ve insanları kurtardıktan sonra Pegasus'una atlayıp ardına bakmadan gitmeyi seçiyor. Onun ödülü daha sonra Tanrı Zeus tarafından verilecek.

Filmin bana göre tek eksik yanı süresi oldu, o filmi kesintisiz 6 saat izleyebilirdim, aynı zamanda Sam Worthington'ı da.

Geçirdiğim inanılmaz derecede felaket bir haftanın sonunda, beni başka bir dünyaya çektiği için Clash Of The Titans en iyi listemin ilk 10 sırasına tartışmasız girmiş durumda. Filmi izleyecekseniz mutlaka sinemada izleyin. Ben şansıma Türkçe dublajlı izledim ve gayet memnun kaldım; Alice In Wonderland fiyaskosundan sonra oldukça korkmuştum dublajdan ama yine mükemmel bir iş çıkarmışız.

Kıssadan hisseye; karşımızda fantastik türün en başarılı filmlerinden biri; harika oyuncular ve oldukça tatmin edici bir atmosfer + senaryo + müzik + kurgu var. Mutlaka sinemada izlenmesi ve en az 10 kere izlenmesi gereken bir film, tabii benim için.

B.Kumbay / 04.04.2010

14 Mart 2010 Pazar

Spartacus: Blood And Sand





Llamrei bir gün oturur ve Gabriel diye bir film izler. Filme bayılır tabi bunda başrol oyuncusu Andy Whitfield'ın da büyük katkısı vardır. Whitfield'ın ilk filmidir Gabriel, pek tanınmış bir oyuncu değildir. Llamrei der ki "Whitfield büyük adam olacak" ve de olur; Andy Whitfield yıllar sonra herkesin karşısına bomba gibi çıkar Spartacus karakteri olarak.

Spartacus: Blood And Sand'in ilk trailer.ını gördüğümde (yerdeki kumlara damlayan hatta akan kandan ibaretti) çok büyük umutlarla dizinin başlamasını beklemeye başladım. Çok büyük ve kaliteli bir projeydi; yapımcılar arasında Ted Raimi vardı, oyuncuları inanılmazdı ve en önemlisi Andy Whitfield vardı projede, insan nasıl heyecanlanmaz ki. Vee gün geldi çattı; dizi ilk bölümden beni kendine esir etti. Şimdiye dek izlediğim en kaliteli dizilerden biri olan Spartacus: Blood & Sand, birçok filmi arka cebinden çıkarabilecek inanılmaz bir yapım. Şu ara üzerinde kara bulutlar dolaşsa da bu yağmur yağıp geçecek ve etraf yine günlük güneşlik olacak buna yürekten inanıyorum. Şimdi izninizle size diziden bahsetmek istiyorum.


Spartacus: Blood And Sand Eski Roma zamanında geçen bir hikaye üzerine kurulmuş. İlk sahnede bizi mavi gözlerinde öfke ve ümitsizlik olan zincirlere vurulmuş halde üzerindeki arenadan gelen sesleri duyan biri karşılıyor. Kendisi adını belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz sıradan bir Trakyalı. Fakat birazdan inanılmazı başaracak ve yeni kimliğiyle yeniden doğacak; Spartacus olarak.

Spartacus, Romalılar'ın Trakya topraklarında verdiği savaşta kullanmak istedikleri fakat gerçeği anlayarak General'e baş kaldıran, sevdiği kadının yanına döndüğü halde köyünü bozgundan kurtaramayan ve asiliğinin karşılığında Romalılar tarafından köle yapılan bu arada karısı da köle olarak satılan sıradan bir adam. Karısına olan aşkı ona her zorluğa dayanma gücü veriyor ve tek amacı ona kavuşabilmek. Bu uğurda Arena'ya köle olarak çıkıyor ve kumların üzerinde dökülen kanlarıyla şampiyon bir gladyatör olarak yeniden doğuyor. Kimse ismini bilmese de kazandğı ilk zaferin ardından ona Trakya Kralı Spartacus'un adı veriliyor. Spartacus artık karısını bulabilmek ve ona tekrar sarılabilmek için öldürmek zorunda.

Şimdi biraz karakterlerden bahsedelim isterseniz.

Spartacus (Andy Whitfield):

Yurdundan ve karısından koparılmış, Arena'da ölmesi için gladyatörlerin arasına atılmış ama beklenenin aksine hayatta kalarak mucizeler gerçekleştirmiş sıradan Trakyalı bir savaşçı. İlk zaferi sonucu Trakya Kralı Spartacus'un adını alan ve gerçek adını belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz Spartacus; aşkı için kan dökmekten çekinmeyen, kendini fazlasıyla büyük gören kibirli, adil, gururlu ve güçlü bir adam. Haksızlığa dayanamayan Spartacus onu ve karısını köle olarak satan General Claudius Glaber'dan nefret etmekte, kendisini Gladyatör okuluna alan Batiatus'a ise sonuna kadar güvenmektedir. Hem hayatta kalıp hem gladyatör olmaya çalışan Spartacus'un etrafı, onun ölmesini isteyen düşmanları ile doluyken o şansın da yardımıyla kimsenin yapamadığını yapacak ve efsane haline gelecektir. Ne var ki başına gelecek bir felaket eski kimliğini silecek ve artık tamamen Spartacus kimliğine bürünecektir. Spartacus: Blood And Sand Andy Whitfield'ın ikinci dizisi, Gabriel filmi ile tanınan aktörün The Clinic isimli bir filmi daha var.


Lucretia (Lucy Lawless):

Spartacus'un eğitim gördüğü Gladyatör Okulu'nun sahibi Batiatus'un fazlaca azgın güzeller güzeli karısı Lucretia oldukça zeki ve zekasını kötülük için kullanan tehlikeli bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Lucretia şana ve paraya oldukça düşkün, kocasını sevmesinin yanında gladyatör kardeşliğine mensup Crixus'ı da seviyor. Crixus'la yasak bir ilişki yaşamakta olan Lucretia'nın en büyük üzüntüsü çocuk sahibi olamaması. Spartacus'dan nefret eden Lucretia Glaber'ın karısı Ilithyia ile de garip bir ilişki yaşamakta. Lucy Lawless'ı Xena karakteri ile bilmeyen yok sanırım fakat Lucretia rolüyle oyunculuğun sınırlarını zorlayan Lawless karşımıza çok farklı şekilde çıkıyor.


Batiatus (John Hannah):

Roma'nın en iyi (!) Gladyatör okulunun sahibi Batiatus dizinin başında Spartacus'a karısını bulma konusunda yardım eden iyi kalpli bir karakter olarak karşımıza çıksa da zaman içinde dizinin kötü karakteri olduğu gün gibi meydana çıkan illet bir adam. Tek amacı sikke kazanmak ve düşmanlarını küçük düşürmek olan Batiatus, Spartacus'u birden fazla zor durumdan kurtarır ne var ki Spartacus'un düyasının başına yıkılmasına neden olan olayın bizzat sorumlusu da kendisidir. Sikke için karısını bile satabilecek derecede aşağılık olan Batiatus, çocukları dahi öldürtebilecek derecede acımasızdır. Spartacus'un kazandığı zaferlerle şanını, parasını ve düşman sayısını 5'e katlayan Batiatus'un sonu da bence Spartacus'un elinden olacaktır aha buraya yazıyorum. Batiatus karakterini inanılmaz bir şekilde canlandıran John Hannah'ı Mumya Serisi'nden tanıyoruz.



General Claudius Glaber (Craig Parker):

Her şeyin nedeni olan adam; Roma parlamentosunda kendine yer edinebilmek için Trakyalılar'ı kazanamayacakları bir savaşın içine sokan, kendine karşı gelen Spartacus ve karısı Sura'yı köle olarak satan ve Spartacus'u ilk olarak Arena'da ölümle karşı karşıya getiren Glaber dizide karşımıza pek sık çıkmayan bir karakter ne var ki ismi Spartacus ve kendi karısı Ilithyia tarafından bol bol zikrediliyor ve cismi Spartacus'un intikam planlarında bol bol yer alıyor. Dizinin çok görünmeyen kalleş ve kötü karakterlerinden biri olsa da karısının yanına dahi yanaşamayacağı bir gerçek. Yine eninde sonundas Spartacus tarafından kafasının koparılacağına yürekten inanmaktayım. Glaber rolünde izlediğimiz Craig Parker'ı son olarak Legend Of the Seeker'ın Dark Rahl'ı olarak izlemekteyiz. Kendisini ayrıca Lord Of The Rings'den Haldir karakteri olarak da hatırlayanlarınız olabilir. Parker'ın zamanında Xeyna ve Hercule'de de rol aldığını hatırlatmakta fayda var.



Ilithyia (Viva Bianca):

Bana göre dizinin en kötü karakteri olan Ilithyia, Glaber'ın azgın, sinsi, kalleş, adi, katil karısı rolünde karşımıza çıkıyor. Nüfuz sahibi babası sayesinde Roma'da katlanılmak zorunda kalınan insanlardan biri olan Ilithyia paraya, şaraba ve gladyatörlere oldukça düşkün. Kocasının yükselmesine engel olan Spartacus'den nefret eden Ilithyia bu uğurda Spartacus'u öldürtmeye de çalışmış fakat başarılı olamamış olmasına rağmen asla vazgeçmiyor. 9. bölümde işlerin çığırdan çıkmasına neden olacak, herkesin ağzını açıkta bırakacak olan Ilithyia ayrıca dizinin en korkulacak karakteri. Belasını Spartacus'den mi bulacak bilemiyorum ama karşıma çıksa benden bulacağı kesin.



Varro (Jai Courtney):

Spartacus'le beraber gladyatör okuluna gelen Varro aynı zamanda Spartacus'un kankası. Tek amacı gladyatör olarak kumarda kaybettiklerini kazanmak ve ailesinin yanına dönmek olan Varro; huylu huyundan vazgeçmez deyiminin en güzel kanıtlarından biri. Kumara devam eden Varro, karısının başka bir adamdan hamile kalmasının etkisiyle kendini dağıtmış vaziyette. Spartacus'un "kendine gel kendine" tavsiyelerini dinleyip dinlemeyeceğini zaman gösterecek.



Crixus (Manu Bennett):

Crixus dizinin en önemli karakterlerinden biri, (eski) Capua şampiyonu Crixus'ın tek amacı (gladyatör olarak şerefi ile dövüşebilmek) ve iki görevi (Batiatus'a sikke kazandırmak, Lucretia'nın her daim hizmetinde olmak) var. Crixus başlarda Spartacus'a yapmadığını bırakmıyor fakat Thekolis ile girdikleri büyük savaşta aldığı yaralar sonucu bir süre Arena'dan uzaklaşmak zorunda kalması gözden düşmesine neden oluyor. Onun da yardımlarıyla (yeni) Capua şampiyonu olan Spartacus Crixus'a ona yaptıklarını ödetmekte kararlı ne var ki birgün Crixus yeniden hayatını kurtarıyor ve bu belki de ikili arasındaki bir kardeşliğin başlangıcı oluyor (bence olacak ha gayret). Crixus karakterinden başlarda nefret etsek de; şerefiyle dövüşmek ve Lucretia'nın seks kölesi olmak dışında yaptığı şey olmayan Crixus'ın Lucretia'nın kölesine aşık olması ve devamında çektikleri bizi karaktere oldukça yakınlaştırıyor. Son bölümlerde Spartacus'e Crixus'a yaptıklarından dolayı bol bol sövmem de bu nedenledir (yanlış anlaşılmasın sakın). İkilinin ilerki bölümlerde kanka olacağından neredeyse emin gibiyim.



Doctore (Peter Mensah):

Batiatus'un gladyatör okulunun eli kırbaçlı öğretmeni Doctore oldukça ağır ve adam gibi bir karakter. Kendisi de bir zamanlar gladyatör olan Doctore, Thecolis ile olan savaşta yaralandıktan sonra gladyatör antrenörü olarak çalışmaya başlamış ve bir çok gladyatör yetiştirerek Batiautus'un sikkelerine sikke katmıştır. Spartacus'u ilk gördüğü andan itibaren ondan hiç ümidi olmayan Doctore; Spartacus en büyük düşmanının başını kesince birden en iyi öğrencisini bulduğuna karar verir. Kendisi aynı zamanda Spartacus tarafından uyutulmuştur ve bunu becerebilen bir başkası olmamıştır. Doctore'nin Batiatus'un sonunu getirecek olaylara katkıda bulunacağını düşünüyorum zira Barca'nın özgürlüğünü kazandığından büyük şüpheleri var ve Batiatus'un ipliğini pazara çıkaracak gibi geliyor bana. Doctore karakterini canlandıran Peter Mensah'ı 300 Spartalı filminde Leonidas tarafından kuyuya atılan haberci olarak izlemiştik (şimdi olsa o Leonidas'ı kuyuya atardı valla).



Sura (Erin Cummings):

Kimi kadınlar için şarkılar yazılır, kimileri için savaşlar edilir. Sura için bir efsane doğuyor. Spartacus'un güzeller güzeli karısı Sura, onun yaşaması için tek neden. Spartacus Sura ile birleşebilmek için imkansızı başararak efsane haline geliyor ve çift birleşiyor ne var ki bu birleşme beklediğimiz bir birleşme değil ve bu son her şeyin başlangıcı oluyor. İnsan kendine böyle aşk olur mu diye sormadan edemiyor ayrıca Trakya kadınlarının ne kadar güzel olduğunu da görmüş oluyor. Sura'nın söylediklerinden aklımızda sadece bir tanesi yer ediyor "Kill Them All". Ne demişler; her başarılı erkeğin ardında bir kadın vardır!






Dizinin ana karakterleri yaklaşık olarak bu kadar dersem haksızlık etmiş olurum. Olayların çevresinde döndüğü daha birçok karakter var ama saatlerce yazmakta olan bendeniz için bu seferlik bu kadar. Karakterleri ve senaryosunun yanında oldukça iyi oyunculuğu, inanılmaz efektleri ve enfes müzikleri ile Spartacus: Blood And Sand, son yılların izlenmesi gereken en kaliteli dizilerinden biri. Dizinin tek olumsuz yanı + 38 olması, şimdiye dek gördüğümüz (göreceğimiz demiyorum çünkü her yeni bölümde daha çok dumur oluyorum) en açık seks sahnelerine sahip fakat bu sahnelerle çok gerçekçi ve doğal bir deneyim yaşatıyor izleyenlere. Aynı zamanda Roma'nın eski dönemlerini de tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor (gerçek anlamda tüm çıplaklığı ile).


Tarihin ilk özgür ruhlu başkaldıran insanı, "zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var!" diyen devrimci Spartacus'un hikayesini izlemek ve bunu ciddi anlamda kaliteli bir yapım olarak izlemek isterseniz Spartacus: Blood And Sand her cuma Starz'da. Umuyorum ki en az 3 sezon bizlerle olacak ve inanıyorum ki Andy Whitfield sağlığına kavuşarak bizleri oyunculuğu ile büyülemeye devam edecek.


B.Kumbay - 14.03.2010

2 Ocak 2010 Cumartesi

Avatar


Küçükken masallarda dinlediğimiz, büyüyünce ucundan bucağından filmlerde gördüğümüz bir dünya; Pandora. Barışçıl yaratıkların doğa ile iç içe yaşadığı, hiç bir canlının gerçek anlamda yok olmadığı, tüm canlıların ve ruhların iç içe karıştığı destansı bir orman ve bu ormanın güzel mavi yaratıkları. Bu masal insanların akla hayale sığmayacak derecede zengin madenleri ile gezegeni keşfetmesiyle cehenneme doğru bir adım atıyor. Bilimadamları, askerler ve madenin peşindeki hükümet görevlileri birbirleri ile güç savaşına giriyor, arada kalan Na'vi halkı evlerinden, birbirlerinden ve tanrılarından kopmama mücadelesine giriyor. Bu mücadelede en büyük kozları ise önce aralarına casus olarak gönderilmiş fakat daha sonra gerçek bir Na'vi'ye dönüşmüş olan sakat eski asker Jake Sully. Jake kendini Pandora'nın büyüsüne kaptırıyor ve kendi ırkını öldürme pahasına Na'vi'lere yardım ediyor. Bu gergin çekişme olanca hızıyla devam ediyor taa ki insanlar Na'viler'in evi olan yüce ağacı yakıp yok edene kadar.

Avatar gerçek anlamda masalsı bir sinema şöleni, bilimkurgu-fantastik türü filmlerin iyi örneklerinden biri. 3 saat boyunca sizi sıkmadan perdenin karşısında tutmaya yetecek bir görsele, kurguya, müziklere ve oyunculuğa sahip. Bize hiç görmediğimiz bir dünyanın kapılarını açıyor, o dünyada korkuyor, kaçıyor, koşuyor, seviyor, nefret ediyor ve hatta uçuyoruz. Yine hiç bilmediğimiz erdemli yaratıklarla tanıştırıyor bizi, insanoğlunun bencilliğini, katil yanını aynı zamanda kahramanlığını, fedakarlığını ve cesaretini önümüze seriyor. İçimizde hem bir melek hem de şeytan olduğunu ve birbirleri ile nasıl mücadele ettiklerini bir kez daha farketmemizi sağlıyor.

Avatar'a giderken herhangi bir yorum okumadım, genelde yaptığım gibi çekim arkası videolarını izlemedim hatta trailer'ı bile izlemedim. Bunları yapmamamdaki amaç filmi nötr izlemek istememdi ve de öyle olduğuna inanıyorum. Film hakkındaki güzel düşüncelerimi söylediğime göre asıl meseleye gelebiliriz artık.

Avatar'ın pek çok olumlu tarafı olduğu gibi olumsuz tarafları da var. Öncelikle filmin konusu bütününe göre oldukça zayıf kalmış. Sanki efektlere ve Pandora'ya biraz fazla ilgi göstermişler ve konuya üvey evlat muamelesi yapmışlar. Oldukça bildik ve klişelerle dolu bir senaryo. Karakterler de artık ezbere bildiğimiz karakterler; doğayı ve yabancıları korumaya çalışan bilimadamları, para peşindeki yöneticiler ve etrafı yakıp yıkıp, önlerine geleni öldürmekten başka amacı olmayan askerler. Karşımızda uzaylı (Dünya'dan olmadıkları için uzaylı demek durumundayım) bir halk var ki onlar da barışçıl, artık bazı şeyleri aşmış, yaşadıkları yerle bütünleşmiş varlıklar (ya fazlasıyla gelişmişler ya da tam tersi; büyüyünce insan olacaklar). İki tür genelde olduğu gibi değerli bir doğal kaynak için karşı karşıya gelir; gelişmiş ırkın barutlu silahları gelişmemiş ırkın ok ve yayları ile karşılaşır. Tabii ki teknoloji galip gelecektir ama cesur ve fedakar bir gelişmiş ırk mensubu çıkar, hayatını ortaya koyar ve masumlara karşı yapılan amansız savaşa önderlik ederek tüm gezegeni kurtarır. Sonunda da en baştan aşık olacağını bildiğimiz güzel (ve de kabile reisinin-kralın-başkanın vs. kızı) hatuna aşık olur. Gerekli fedakarlıklar yapıldıktan sonra sonsuza dek mutlu yaşarlar.

Filmin sonunu tahmin etme konusunda kimsenin sıkıntı çektiğini sanmıyorum. James Cameron'ın böyle bir son yapmış olması gayet anlaşılır çünkü Avatar masalsı bir film. Malumunuz masallarda ölüm de olur savaş da ama sonu daima iyi biter. Filmin sonundan memnun musun derseniz kesinlikle hayır; Jake Sully'nin kendi bedeninde bacaklarına tekrar sahip olmasını isterdim. İşte böyle bir son beni gerçekten tatmin ederdi.

Filmdeki avatar moduna geçişler biraz aklımı karıştırdı doğrusu, avatar sahipleri ne zaman uyudu, ne zaman yemek yedi, ne zaman tuvalete gitti (duş almadıklarını biliyoruz en azından Jake'in) belirsizdi. Demek ki benden avatar olmaz yoksa zombi bir avatar olurum o uykusuzlukla.

Pandora'nın ormanı ve ağaçlar çok hoştu, özellikle geceleri Pandora cennetimsi bir hal alıyor. Fakat hayvanlar beni pek tatmin etmedi, değişik bir gezegende değişik hayvanlar görmeyi beklerdim ama Jurassic Park'ı andım durdum. Neyse buna da şükür.

Jake'in kutsal ağaçla konuştuğu sahnede içim cızz etti. Bir gün Dünya'nın aslında Pandora olduğunun farkına varabilecek miyiz yoksa gelecek nesiller onu ancak masallarda ve filmlerde mi izleyebilecekler.

Na'viler'in hayvanlarla olan bağları harika detaylardı, üzerinde düşünülmüş ve orjinaldi. Filmin diğer bir orjinalliği de avatar ve sahibi arasındaki bağ; gerisi oldukça tanıdık en azından bana.

Ben Avatar'ı Titanic gibi görüyorum. Bunun birçok nedeni var ama film Titanik'in başka bir gezegende geçen versiyonu gibi geldi bana. İşin içinde James Cameron'un olması ya da filmi görmek için sinemalara akın eden; en az 2-3 kez izlemek için tekrar tekrar sinemaya giden izleyiciler de değil. Titanic'te de aynı pazarlama kampanyaları yürütülmüş, izleyicilerin çoğu kendilerini filmi izlemek zorunda hissetmişti (tanıdıklarım dahil ve sırf onlar filmi nasıl izleyecek diye Titanic'e 2 kere gittim ve göreceğimi gördüm). Avatar'da da durum oldukça benzer ve birkez daha gördüm ki gişe hasılatı bir filmin iyi olduğunu kesinlikle ve kesinlikle göstermiyor.

Filmin bana göre olumlu iki tarafı daha var; Sam Worthington ve James Horner. Worthington'ın çizdiği bacaklarına kavuşabilmek için her şeyi yapabilecek eski asker portresi (bu adam yeniden yürüyebilmek için değil Pandora'yı Dünya'yı bile satar) her ne kadar bizi yeterince germese de o havayı bir sahnede hissedebiliyoruz, Jake Sully-tipik kahraman karakterini güzel bir şekilde canlandırmış Worthington. Kendisinden bir şey beklenmeyen eski asker, laboratuarda kurbağa kesmekle sınırlı bir bilim kariyeri ama sonuçta koskoca bir gezegeni kurtarıyor. Oyunculardan bahsedip de Sigourney Weaver'dan bahsetmemek de olmaz; cadaloz biliminsanı Grace'i hakkıyla oynamış. Ve de James Horner, hakikaten iyi bir ost yapmış, özellikle savaş sahnelerinde çalan müzikler bir harika. Filmin ost'sini filmden 2 kat daha fazla beğendiğimi söylememe bilmem gerek var mı; bir de ost'deki "I See You"'yu dinlemenizi tavsiye ederim.

Uzun lafın kısası Avatar, kendisinden çok şeyler beklemediğim için (sağolsun herkes güzel deyince beklentilerimi minimuma indiriyorum) izlerken gayet güzel vakit geçirdiğim güzel bir bilimkurgu-fantastik-macera. Ama yüzyılın en iyisi, son yılların en iyisi hatta 2009'un en iyisi??? Sadece 2 kelime: District 9.

Sonuç olarak; sinemaya gidin ve izleyin diyorum.

Önemli Not: Filmi Türkçe dublajlı ve 2D izledim. Pişman olacağımı düşünmüştüm ama Yüzüklerin Efendisi'ndeki gibi muhteşem bir dublaj (Türkiye'nin en iyi olduğu şey dublaj sanırım) çıktı karşıma. 2D veya 3D olması benim için çok şey ifade etmiyor önemli olan hikayeyi hissedebilip kendimi filmin içinde bulabilmemdir. Avatar'da bu istediğim şekilde olmadı ama yine de orjinal blue ray'ini indirip arşivime katacağım.


B.Kumbay - 02.01.10

Apple Airtag ile Kedi Takibi

  Özellikle yaşadığımız 6 Şubat depremi sonrası, dostlarımızın ve çocuklarımızın kaybolma riskini ortadan kaldırmak bir ihtiyaçtan öte gerek...