19 Temmuz 2009 Pazar

Just After Sunset - Karanlık Çökünce




Willa

Hikaye bir tren istasyonunu durağının bekleme salonunda bir grup yabancı ile birlikte bozulan trenlerinin yerine yenisinin gelmesini bekleyen Willa ve nişanlısı David ile ilgili. Willa beklemekten sıkılıp ortadan kaybolunca David nişanlısını aramak için peşine düşüyor ve onu bir barda canlı müzik dinlerken buluyor. Willa bir şeylerin ters gittiğini düşünüyor peki David’i buna ikna edebilecek mi?

Willa yapı itibari ile güzel bir hikaye fakat ben daha ikinci sayfadan gerçeği anladım (Stephen King’ci olmak böyle bir şey sanırım) o yüzden beni şaşırtan bir hikaye olmadı. Yine tipik Stephen King sonu ile biten Willa kendi başına bir film olabilecek potansiyele de sahip.



Koşa Koşa

Emily bebeğini kaybettikten sonra kendini koşmaya adar, artık tek yaptığı şey tükenene kadar koşmaktır. Evliliği bu yüzden biten ve sorunları ile baş başa kalabilmek için babasının yazlık evine taşınan Emily’nin hayatını hızlı koşabilmesi kurtaracaktır.

Kitaptaki doğaüstü öğeler içermeyen fakat en beğendiğim hikayelerden biri Koşa Koşa. Gelişme bölümünde gerilim düzeyi o kadar yükseliyor ki, Emily yerine benim koşasım geldi. Çarpıcı sayılabilecek sonu ile yine Stephen King’in “sonu” olan güzel hikayelerinden biri.



Harvey’nin Rüyası

Janet ve kocası Harvey bir cumartesi sabahı her zamanki sessiz kahvaltılarından birini yapmaya başlamışken Harvey Janet’a gördüğü rüyayı anlatmaya başlıyor. Anlatırsan rüyalar tersine dönermiş, gerçekten döner mi acaba?

Kitaptaki vasat hikayelerden biri, son sözü okuduğumuzda Stephen King’in bizzat başına geldiğini öğreniyoruz. Gördüğümüz rüyalar gerçek olsa nasıl olurdu diye düşünüyoruz sadece.



İhtiyaç Molası

John Dykstra bir yazar, bir gece yolculuğu sırasında ıssız bir yerde ihtiyaç molası veriyor. Tuvalette kavga eden bir karı-koca Dykstra’nın içindeki roman kahramanını harekete geçiriyor ve olaya müdahale etmeye karar veriyor.

Kitabın bana göre vasat hikayelerinden biri daha, yine Stephen King’in bizzat başına gelmiş bir olaydan yola çıkılarak yazılmış ve yine hepimizin başına gelebilecek bir olay.



Egzersiz Bisikleti

Richard Sifkitz abur cubur yemeyi seven orta yaşlı ve kilolu bir adam, bir gün doktoruna gider ve limiti aşan kollestrolünü ona herkesin anlayabileceği şekilde basitçe anlatan doktorunun anlattıkları hayatını değiştirir. Doktorunun fazla yorulduğunu söylediği Metabolizma İşçilerinin biraz olsun dinlenebilmeleri için kendine bir Egzersiz Bisikleti satın alan Richard, bisikleti koyduğu bodrumda değil kendi bedeninde yolculuk yapmaya başlar.

Karanlık Çökünce’nin en özgün ve en güzel hikayelerinden biri; bana küçükken izlediğim vücudumuzla ilgili bir çizgi filmi anımsattı. Stephen King’in egzersiz bisikletlerinden nefret ettiğini not düşmemde fayda var.



Geride Bıraktıkları Şeyler

11 Eylül günü içinden gelen sese güvenerek hastayım diyerek işe gitmeyen Scott Scaley ölmekten kurtulur fakat çöken ikiz kulelerdeki iş yerinde çalışan arkadaşlarının eşyalarından kurtulamaz.

İnsanların geride bıraktıkları şeyler ile hatırlandıkları ve belki de asla unutulmadıkları üzerine bir hikaye, insanı germekten çok hüzünlendiriyor ama Stephen King böyle değil mi zaten.



Mezuniyet Günü

Mezuniyet gününü sevgilisi Buddy’nin evinde ailesiyle geçiren Janice bir ışık ve ardından mantarımsı bir bulut görür; New York semalarında.

New York’un muhtemel sonlarından birinin işlendiği kitabın belki de en kısa hikayesi.



N.

Hastası N.’i tedavi etmeye çalışan psikiyatrist Johnny Bonsaint N.’deki OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk)’nin bulaşıcı olduğunu fark ettiğinde kendini başka bir boyuttan dünyamıza geçmeye çalışan bir canavarın bekçiliğini yaparken buluveriyor.

Karanlık Çökünce’nin yine en özgün ve en etkileyici, ayrıca en uzun hikayesi N. Stephen King’in OKB’yi işleyiş tarzı gerçekten inanılmaz, bir insan bir hastalığı Stonehenge ile nasıl bir araya getirir, okuyunca kendiniz göreceksiniz.



Cehennemden Gelen Kedi

Laboratuar denemelerinde yılda binlerce kedinin ölümüne neden olan ilaç firması Dragon Pharmaceuticals’ın sahibi Bay Dragon evinde davetsiz misafir olan ve kendinden başka tüm ev halkının ölümüne neden olan kediciği öldürmek için bir kiralık katil tutar. Peki ölen kedilerin intikamını almak için cehennemden geldiğini düşündüğü kediciği öldürmek için kiralık katil yeterli olacak mıdır?

Kitapta en sevdiğim ve beni en çok etkileyen hikaye Cehennemden Gelen Kedi oldu. Özellikle sonu gerçekten çarpıcı, yine de üzüldüğümü söyleyemiyorum hatta oh oldu ya da oh olmuştur diyorum.



The New York Times: Özel İndirimli Abonelik

Anne, kocasını bir uçak kazasında kaybetmişken telefon çalar. Arayan kocasından başkası değildir.

Willa ile benzer öğeler içeren The New York Times: Özel İndirimli Abonelik, bana “acaba” dedirten hikayelerden biri oldu. Biraz kısa ama oldukça etkileyici.



Sağır Dilsiz

Monette, arabasına aldığı otostopçuya yol boyunca karısının ihanetini ve ona yaptıklarını anlatır. Otostopçu hem sağır hem dilsizdir, yoksa değil midir?

Doğaüstü öğeler içermeyen diğer bir hikaye Sağır Dilsiz, güzel sonuyla vasatın üzerine çıkabilen hikayelerden biri bana göre. Yine de Stephen King’ci olmayan bir okura bu mudur dedirteceğine eminim.



Ayana

Bir aile, kanser olan babalarının kesin ölümünü beklerken Ayana adında zenci ve kör bir kız ziyarete geliyor ve babayı öpüyor. Bu masum öpücükten sonra turp gibi olan babanın mucizevi iyileşişi gerçekten bir mucize mi değil mi?

“Çıkmayan candan ümit kesilmez” lafına sonuna kadar inanır ve gerçekten çok severim. Ayana da bu lafı doğrulayan bir hikaye, mucizelerin hayatta gerçekten var olduğunu anlatıyor bize. Sevdiğim hikayelerden biri oldu.



Çok Zor Bir Durum

Curtis Johnson devamlı mahkemelik olduğu kan davalısı komşusu Tim Grunwald ile son bir mücadeleye giriyor ve kendini insanın kabuslarında bile görmeye dayanamayacağı bir yerde buluveriyor.

Stephen King’in kendi deyimiyle yazarken kendinden iğrendiği (birazcık) bir hikaye Çok Zor Bir Durum. Okurken tüylerimi diken diken yapan ve o durumda olmayı düşünmeye dahi tahammül edemediğim bir olayı gayet gerçekçi bir şekilde anlatıyor. Kitapta en sevdiğim ikinci gerçekçi hikayedir.




Günbatımı Notları

Günbatımı Notları, Stephen King’in yazdığı hikayeler üzerine açıklamalarını içeren bir son söz. Gariptir ama kitapta en sevdiğim kısım bu oldu diyebilirim. King yazdığı her hikayeyi ne amaçla ve nereden esinlenerek yazdığını harika bir şekilde açıklamış. Özellikle son kısımda bizzat sizinle konuştuğunu açıkça görebiliyorsunuz ve inanın bu muhteşem bir duygu.

Just After Sunset – Karanlık Çökünce favori kısa hikayelerinden olmasa da Stephen King’in tarzını ve hayal gücünü sonuna kadar yansıtan bir kitap. King’in çok sevdiği kısa hikaye tarzına dönüşü olarak nitelediği Karanlık Çökünce’nin devamı gelir diyorum ve Stephen King’ci iseniz mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.


B.Kumbay

28 Haziran 2009 Pazar

The Prestige



Bu yazı The Prestige hakkında tehlikeli derecede spoiler içermektedir.


Siz sırrı bilmek değil, kandırılmak istiyorsunuz.


Bir insan ne kadar hırslı olabilir?

İnsan hayatı pahasına bildiği şeyde diretecek kadar?

En iyi olabilmek için etrafındaki kimseyi umursamayacak kadar?

Rakibinin sırrını öğrenebilmek uğruna hayatını ve servetini feda edecek kadar?

Suçsuz rakibini ölüme gönderecek kadar, yine rakibini gözünü kırpmadan öldürecek kadar?

Amacına ulaşabilmek için yarısını, ikiz kardeşini herkesten saklayarak ikili bir hayat yaşayacak kadar?

Amacına ulaşabilmek için her gün tekrar tekrar kendini öldürecek kadar?


İki meslektaş Robert Angier ve Alfred Borden sihirbaz olma aşkıyla yanıp tutuşan iki genç, yolları sihirbazlık maceralarının başlangıcında kesişiyor fakat bu başlangıç aynı zamanda birbirlerinden nefret etmelerinin ve hırsları uğruna ömür boyu birbirlerine çektirecekleri eziyetin de başlangıcı oluyor. Bir gösteride Alfred’in bilmeyerek yaptığı hata sonucu Angier’ın karısı ölüyor; bu ölümün ardından Profesör ve Büyük Danton adında iki muhteşem sihirbaz doğuyor.



Robert Angier doğuştan sihirbaz değil, diğer sihirbazların yaptığı numaraları üzerinde düşünerek bulabilen Angier ilk başlarda sihirbaz olmayı düşlerken karısının ölümüyle büyük bir boşluğa ve nefrete düşüyor. İllüzyon mekaniğinde usta olan mühendis Cutter’ın teklifiyle Büyük Danton olarak ortaya çıkan Angier, ezeli düşmanı Borden’ın çözülmesi imkânsız görünen ama bir o kadar da basit olan kaybolan adam adlı gösterisini çözmek uğruna tüm hayatını ve servetini harcayacak. Bunun iki nedeni var; Angier en iyi sihirbaz olmayı ve karısının intikamını almayı istiyor. Yıllarca Büyük Danton olarak bir servet kazanan, büyük başarı yakalayan, ismini tüm Dünya’da duyuran Angier’ın tek derdi Borden’ın numarasını çözebilmek. En sonunda bu sırrı çözemeyeceğini anlayan Angier dahi bilimadamı Nikola Tesla’dan yardım istiyor. Tesla Angier’a istediği şeyi veren bir makine yapmayı başarıyor, peki Angier istediğini elde edebiliyor mu?



Alfred Borden Robert Angier’dan farklı olarak doğuştan sihirbaz. En zor numaraları bile bir bakışta çözen Borden’ın tek derdi en iyi sihirbaz olabilmek. Evlenen, bir kızı olan, Profesör olarak mesleğinde iyi bir isim yapan Borden, dışarıdan göründüğü gibi mutlu ve huzurlu bir hayata sahip değil. Angier ile sürekli bir rekabet içinde olan Borden, Angier’ın karısının ölümündeki belirsizlik ve vicdan azabının yanında Angier’ın bir gösterisini sabote etmesiyle sol elinin parmaklarını kaybettikten sonra yıllar içinde Angier’a yaptıklarıyla aralarındaki nefret ateşini sürekli besliyor ve sonunda devasa bir yangına neden oluyor. Borden sonunda Angier’ı yeniyor peki istediğini elde edebiliyor mu?

Robert Angier’ın elde etmeyi istediği mükemmel kaybolan adam gösterisi nihayet onun oluyor; bedeli her kayboluşta içine giren cismi kopyalayan bir makine. Kopya her seferinde orjinali tarafından yok ediliyor peki Angier orjinali mi yoksa kopya mı, bunu kendi de bilmiyor ama her seferinde kopya olabilmenin korkusunu hissederek çıkıyor sahneye. Son gösteride orijinal ortaya çıkmayınca kopya ölürken yanında onu kurtarmaya çalışan Borden yakalanıyor, yargılanıyor ve asılarak ölüme mahkûm ediliyor.

Alfred Borden Angier’ın yokluğunda ününe ün katıyor, Angier’ın sırlarını çalması için yolladığı asistanı Olivia ile büyük aşk yaşarken Olivia’yı Angier’ı oyuna getirmek için de kullanıyor. Bu arada kendisini aldattığını ve hayatının sırrını öğrenen karısı Sarah’nın kendini öldürmesi ve Olivia’nın onu terk etmesinin yanında en muhteşem gösteriyle geri dönen Angier’ın ezici üstünlüğü altında Borden en büyük hatayı yapıyor ve yarısının; hayatını, karısını, mesleğini, başarısını, kızını ve Angier’a olan nefretini paylaştığı ikiz kardeşinin idam edilmesi ile bitiyor macerası.





Bir sihirbazlık gösterisi 3 bölümden oluşuyor. İlki “vaat” bölümü, sihirbaz size sıradan bir şey gösteriyor; bir kuş, bir insan ya da bir makine. İkinci bölüme “dönemeç” deniyor. Sihirbaz size gösterdiği olağan şeyi alıyor ve onu olağanüstü bir şeye dönüştürüyor. Bir şeyi yok etmek yeterli değil, onu geri getirmeniz gerekiyor. İşte bu yüzden her sihirbazlık numarasında üçüncü bir bölüm bulunuyor ve içlerinde en zoru olan bu son bölüme “prestij” deniyor.

Filmi de aynı bu şekilde izliyoruz. Vaat bölümünde aynı mesleği yapmak isteyen iki arkadaşı tanıyoruz, bir ölümle dönemece giren hayatlarını izliyoruz ve finalde prestij çıkıyor karşımıza;

“Angier Lord Caldlow olarak yanında velayetini üstlendiği Borden’in küçük kızıyla idam edilmeyi bekleyen Borden’i ziyarete gelir. Borden ölümünü izlediği ama kurtaramadığı Angier’ın sırrını çözemezken kendi sırrını Angier’a verir; Angier sırrın yazılı olduğu kağıdı yırtarak atar. Artık sırrı merak etmiyordur çünkü gerçek sihir nihayetinde onundur. Borden umudu tükenmiş olarak Fallon ile yani ikiz kardeşi ile vedalaşır, idam edilirken son sözü “Abrakadabra” olur. Angier makinasını diğer sırları arasında bir depoya saklarken karşısında Borden’ı bulur. O anda iki eski arkadaşın tüm sırları açığa çıkar; Borden’ın silahıyla vurulan Angier, öldürdüğü “kendi”leriyle ve hayatı kopyalayan makinasıyla birlikte büyük bir yangında yok olur; yıllar önce yakılmış bir ateşin yangınıyla.



The Prestige, yazının uzunluğundan da tahmin edeceğiniz gibi beni en çok etkileyen filmler arasındadır. IQ’su yüksek senaryosu, karmaşık ve akıcı kurgusu, renkleri, müzikleri, yönetmeni ve oyuncularıyla mükemmele yakın bir filmdir The Prestige. Karakterlerin detaylı anlatımı, film boyunca var olan ve hiçbir ipucu vermeyen sırlar ile sizi kendine esir ediyor. Filmin özellikle “prestij” kısmı gerçekten vurucu, Hugh Jackman, Christian Bale, Michael Caine ve David Bowie ile gerçek bir oyuncu şöleni. Hugh Jackman’ın her gün kendini öldüren Angier karakteri, Christian Bale’in hırsı uğruna ikili hayat yaşayan Borden karakteri, Michael Caine’in filmi ve olayların özünü anlatan Cutter karakteri unutulmazlar arasına girecek cinsten. Yönetmen Christopher Nolan zaten tartışılmaz. Müzikler David Julyan’a ait, filmin o eski, koyu, ümitsiz ve üzücü atmosferini insana gerçek anlamda yaşatıyor.

The Prestige izlenmesi gereken bir film – ki eğer izlemediyseniz emin olun çok şey kaçırıyorsunuz – hatta bir kere izlemek de yeterli değil, “Prestij” i anlayabilmek için yakından bakmak gerekiyor.

Son olarak bu uzun yazıyı okuma sabrını gösterdiyseniz teşekkür ediyor ve The Prestige’i mutlaka izleyiniz diyorum.

B.Kumbay

21 Haziran 2009 Pazar

Blaze



Blaze, kötü başlayan, acılarla geçen ve olabilecek en kötü şekilde biten bir hayatı; Clayton Blaisdell'in hayatını anlatan bir kısa roman. Clayton oldukça akıllı bir çocukken babasının onu merdivenlerden yuvarlaması ile dünyası kararıyor, o artık aklı gelişemeyecek hep çocuk kalacak fakat kötü yollardan para kazanacak bir insan. Çocukluğu acılar içinde yetimhanede, ıslahevinde ve çalışma kamplarında geçen Blaze sonun başlangıcına arkadaşım dediği George ile tanışınca erişiyor. Onu olduğu gibi kabul edip onu sonuna kadar kullanan George ile geçen dolandırıcılık yıllarından sonra George'un ölmesiyle elinde George ile son yaptıkları bebek kaçırma planı, çalıntı bir araba ve George'un hayaleti kalıyor.

Blaze bana ilk sayfasından itibaren Fareler ve İnsanlar'ı anımsatan acıklı bir hikaye. Belki de sonunun bu şekilde biteceğini bilmem yüzünden yaklaşık 3 aydır bitiremediğim Blaze, ruh halimin yetersiz olması sebebiyle anca bugün bitti. İnsan kötü hissederken okuduğu veya izlediği şeylerle de kötü hissetmek istemiyor. Yine de kitabın ortalarda dolaşmasından rahatsız olduğum için bitirdim ve kütüphanemdeki arkadaşlarının yanına yolladım kendisini.

İlginçtir hikaye bitmesini istediğim gibi bitti, Blaze her ne kadar sevmem ve tarafını tutmam gereken bir karakter idiyse de ben bebeğin kurtulmasını, Blaze'in ölmesini istedim. Blaze kendi başına bu dünya'da tutunamazdı, ölüm onun için en iyisi olur diye düşündüm. Kitabı okurken ki ruh halimin nasıl olduğunu da buradan anlayabilirsiniz.

Blaze, "Stephen King okuyorsun peki korkmuyor musun?" diye soran patronumun elimde görüp de soruyu sorduğu kitaptı, kendisine cevabım "Stephen King okuyorum ve gerçeklerle bir kez daha karşı karşıya geliyorum, bir kez daha üzülüyorum" dur.

Kitabın sonunda Duma Key'in taslak hikayesinin olması çok güzel, harika bir romanın başlangıcını okudum ve aynı şeyleri hissettim; özellikle Gandalf'ın öldüğü yerlerde.

Bir kez daha teşekkür ediyorum sayın King'e, bu sefer dünyasının karlı yollarında dolaşmama izin verdiği için.

B.Kumbay

Angels & Demons



İnsan 140 dakika aklına başka hiçbir şey gelmeden ve kıpırdamadan başka bir dünyada bulunabilir mi? Bulunabilirmiş; Angels & Demons'ı izlerken bizzat bulundum.

Öncelikle; kitabı (yarısı normal yarısı özel basım olmak üzere) 3 günde hatim etmiş, her mekanı internette araştırmış biriyim. Balık hafızam bu sefer bana kıyak geçmiş oldu; kitabın çoğu yerini çöldeki seraplar misali hayal meyal hatırladım izlerken (Anduril'in çığlık attığı Galileo'nun kitabının yırtılma sahnesi hariç; orayı hatırlayacağım tuttu). Yine de o hayal meyal hatırladıklarımla inanılmaz bir görsel uyum vardı; çeşme bölümü hariç ben orayı tamamen farklı hatırlıyorum okuyup bakmak lazım. Bir de Cern sahneleri kısa geldi bana her ne kadar gerizekalı bir eleştirmen "çok sıkıcı, uzun ve anlaşılmaz sahnelerdi" dese de, beyinsiz.

Dan Brown'ın Angels & Demons heykeli; kanlı canlı bir insan olarak çıktı karşıma. Şimdiye kadar izlediğim en iyi uyarlamalardan biriydi. Kitap da okuduğum en iyi Dan Brown kitabıdır (okuduğum en harika kitaplardandır); Da Vinci Şifresi beni bu kadar etkilememişti hem kitap hem film olarak.

Filme gelirsek; hangi bir yönünü anlatayım ki! Oyunculuk 10 üzerinden 20, müzikleri yaklaşık 1 aydır sürekli dinliyorum inanılmaz; Hans Zimmer'ın en iyi yapıtlarından biri. Kurgu harikaydı; kesinlikle sıkılmadım. Heyecan hep üst limitlerdeydi. Kitabı okumamış biri katil kim asla anlayamazdı (Anduril söylemese ben de anlamayacaktım). Özellikle Tanrı Maddesi'nin patlama sahnesi inanılmazdı; efektler de çok iyiydi, geriye de bir şey kalmıyor sanırsam.

Angels & Demons için "keşke şurası şöyle olsaydı" diyebileceğim hiç bir nokta yok. Anca "keşke daha uzun olsaydı" diyebilirim.

Oyunculuk konusunda Tom Hanks tartışılmaz fakat Ewan McGregor bu filmde Tom Hanks'i bir karış geçiyor benim için; hakikaten hastasıyım. Masum yüzlü kötü karakterini her zaman harika oynar ama burda muhteşemdi. Vittoria Vetra karakterinin tanınmayan bir oyuncu tarafından canlandırılması bence isabet olmuş; hem gerçekçiliği artırmışlar hem de olması gereken Hanks - McGregor odaklanmasını sağlamışlar.

Sanatsal değil, saçma, popüler oyuncuların oynadığı boş bir film, anlaşılmaz, zart zurt diyenleri çok olacaktır ama sinema benim için bu dünyada yaşadığımı unutmaktır dolayısıyla Angels & Demons özellikle bilim, din ve sanatın muhteşem uyumuyla inanılmaz bir film benim için. Eminim Dan Brown bayılmıştır ve yine eminim ki ne kadar şanslı olduğunun farkındadır; yazdığı dünyanın gerçeğe dönüştüğünü görebildiği için. Kesinlikle sinemada izlenmesi gereken bir film; keşke dublaj yapmasaydık ama orjinalini edinip defalarca izleyeceğim için sorun yapmıyorum bu durumu.

Ohh bee işte film dediğin budur!

B.Kumbay

Knowing



Dünyanın sonunun ne zaman geleceğini bilseniz ve kimse size inanmasa ne yapardınız? Lucinda Embry sonraki 50 yıl içinde olacak felaketlerle birlikte dünyanın sonunu da bir kağıda yazıyor, okulunun zaman kapsülüne koyuyor ve gelecek kuşaklara bu yolla iletiyor kıyamet gününü.

Peki ne için? diye sorabilirsiniz, sorunun cevabı tamamen sizin yorumunuza kalmış.

Knowing'in bu kadar iyi bir film olduğunu tahmin etmemiştim. Bilimkurgu gerilim tarzının güzel örneklerinden biri olan filmde biraz Shalayaman tarzı var gibi. Olaylar ilk yarıdan sonra hızlanıyor bu bakımdan filmin ilk yarısında (en azından uçak kazasına kadar olan kısımda) biraz sıkılabilirsiniz ama bu sıkıntınız ikinci yarıda kesinlikle sona eriyor. Film aslında özgün bir senaryoya sahip değil; dünyanın sonu gelmiştir, bunu haber veren birileri var ve bunu engellemeye çalışan bir Amerikan babası mevcut (bu yönden baktığımızda War of The Worlds'ü de andırıyor The Signs'ı da). İnsanlar panik içinde kaçışıyor, felaketler olmaya devam ediyor. Fakatt Knowing yine de klişe bir film değil. Klişe olmayan kısmı özellikle sonu - ki spoiler olmaması açısından sonu uyarılı kısımda anlatacağım - ve bu yüzden izlerken gayet zevk alarak izlediğim bir film oldu.

Filmin yönetmeni Alex Proyas sevdiğim yönetmenlerden biri. I, Robot ve Dark City bayıldığım filmlerdir. Knowing'de de güzel bir iş çıkarmış yalnız dediğim gibi filmin ilk yarısı biraz monoton ve karakterler sanki ağır çekimde oynuyor; gerçi bu olaylara gerçekçilik katmış ama "hadi hadi hadi" diyorsunuz izlerken.

Oyuncular konusunda pek bir şey söyleyemeyeceğim çünkü pek dikkat edemedim :=) Nicholas Cage'i sevmem ama özellikle filmin sonunda beni mahvetti. Oğlunu oynayan minik de çok tatlıydı ve iyi oynamış yani oyunculuk iyi filmde.

Filmin müzikleri Marco Beltrami'ye ait, Beltrami'nin o karamsar tarzı sonuna kadar kendini gösteriyor ve filmle güzel uyum sağlıyor. Filmde 2 kere duyulan bir müzik daha var ki; The Fall'un başlangıç jeneriğinden beri ne zaman duysam gözlerimin dolduğu Beethoven'ın 7. semfonisinden Allegretto. Filme çok yakışmış, inanılmaz bir parça.

Knowing'in beni en çok etkileyen yanı efektleri oldu. Özellikle uçak kazası, metro kazası ve tabii ki son sahne muhteşemdi.

Buradan sonrasını filmi izlemek isteyenler lütfen okumasın.

---------------------------------------------------------------------------

Knowing aslında aklımda soru işaretleri bırakan bir film oldu. Öncelikle kıyamete kadar olacak 50 yıllık felaketler Lucinda'ya fısıldandı. Lucinda bunları yazdı ve 50 yıllık zaman kapsülüğne koydu buraya kadar tamam ama madem kıyametin kopması engellenemeyecekti neden?? Peki fısıldayanlar ne idi, uzaylı olmadıklarından eminim ben bence kesinlikle melektiler zaten son sahnelerde kanatları vardı üstelik sarışındılar bu da melek olma olasılıklarını kuvvetlendiriyor :=)

Gelelim filmin sonuna, adı üstünde Knowing, kıyametin kopacağını bilmek kopmasını engelleyemiyor. John en azından oğlunun kurtulabilmesi için onu meleklere teslim ediyor ve sonunu beklemek üzere ailesinin yanına gidiyor. Özellikle teslim sahnesinde ben çok üzüldüm yahu, içime oturdu. Keşke adamcağız da oğluyla gidebilseydi :=(

Dünya'dan canlı ve çocuk örnekleri alarak uzaklaşan barışçıl yaratıklar (bkz. The Day the Earth Stood Still) da bize tanıdık geliyor ama tekrar ediyorum bence melekti onlar.

Peki Caleb ve Abby nereye götürüldüler? Muhtemelen Adem ve Havva ilk nereye götürüldülerse oraya. Elma ağacı bile duruyordu ne yerler ne içerler bilemiycem artık.

----------------------------------------------------------------------

Knowing türü sevenlerin izlemesi gereken dikkate değer bir yapım. Özellikle "ne olacak bu dünya'nın hali" moduna girdiyseniz kapatın ışıkları, sesi de açın ve izleyin, bakalım ne olabilirmiş bu dünya'nın hali - ki ozonu yok etmeye devam edersek aynen böyle olacak bu dünyanın hali - .

B.Kumbay

14 Haziran 2009 Pazar

Terminator Salvation



İlk Söz: Kesinlikle hüsrana uğramadım, beklentilerimi sonuna kadar karşılayan bir film izledim.

Öncelikle; ben bir terminatör hayranı değilim, Bale olmasa bu filmi sinemada kesinlikle izlemezdim fakat serinin her filmini (ilkini 3'den fazla kez) ve diziyi izlemiş bir terminatör izleyicisiyim belirtmek isterim.

Terminator Salvation serinin diğer bölümlerinden farklı olarak bizi geleceğe götürüyor; John Connor efsanesi henüz efsane değilken tanıyoruz Connor'ı. Çocukluğundan beri peşindeki terminatörlerden kaçmaktan yılmış, annesinin kendine bıraktığı kasetleri dinleyerek makinalarla olan savaşta ön saflarda yer almak isteyen genç Connor, direnişin önde gelenlerinden. Fakat merkez'dekiler tarafından düşündükleri ve yaptıkları tasvip edilmiyor; insanoğlunun makinalar ile ilgili çok başka planları var. Connor ise başka bir şeyin peşinde; Sky Net'in öldürülecekler listesinde 2. sırada olan John, 1. sıradaki babası Kyle Reese'i kurtararak onu geçmişe, annesine, mutlak ölüme göndermek zorunda yoksa John Connor diye biri var olamayacak.

Filmin kurgusu ve senaryo hakkında çok ciddi olumsuz eleştiriler okudum; bazı yerlerde James Cameron'ın Terminatör'ü ile alakası olmayan basit bir film olarak nitelendirilmiş. Bu eleştirilere kesinlikle katılmıyorum. Filmde bazı mantıksızlıklar olduğunu kabul ediyorum (özellikle mantarsı nükleer bomba bulutlarından kaçışlarla ilgili) fakat filmdeki aksiyon dozunun gayet yerinde olduğunu düşünüyorum. Ben bugün sinemada gayet heyecanlı ve sürükleyici bir film izledim.

Terminator Salvation'da bir Marcus etkisi vardı ki bir BattleStar Galactica hayranına gayet klişe gelse de (Terminator serisi BattleStar Galactica'dan esinlenmiştir burada belirtmekte fayda var) John ve Marcus arasındaki ilişki filmde çok etkileyici bir şekilde işlenmiş. Marcus idam edilen bir suçlu, 2003 yılında zehirli iğne ile idam edilen Marcus gözlerini 2018'de açtığında Kıyamet Günü çoktan geçmiş. Marcus her zaman için kendini insan olarak görüyor ama o aslında John Connor'ı tuzağa çekmek için yapılmış bir hibrit; biyolojik bir makina, kalbi ve beyni olan bir metal yığını. Yine de Marcus her şeyi anladıktan sonra dahi John'a yardım etmek için kendini feda ediyor hatta etkileyiciliği tartışmalı olan son'da kalbini John'a vererek bunu gerçek anlamda yapıyor. Marcus'la ilk sahnede gördüğümüz Dr. Serena Kogan'ın da son sahnelerde tekrar görünmesi etkileyici yine klişe fakat yine etkileyici.

Vee Arnoldsuz Terminator olmaz diyenler için Arnold da karşımıza dikiliveriyor. Çocukken John'u öldürmeye çalışan, delikanlı iken dünyayı kurtarmasına yardım eden T-600 Arnold bu kez yine John'u öldürmenin peşinde, Belki Terminator 5'de yine kanka olurlar kim bilir.

Yönetmen konusunda detaylı olarak konuşabilecek bilgiye sahip değilim fakat Cameron olsun isterdim, yine de McG için çok kötüydü diyemem.

Müzikler Danny Elfman'a ait, Danny Elfman'ın yumuşak ve etkileyici bir tarzı vardır; bu filme biraz daha John Williams ya da Steve Jablonsky tarzı giderdi diye düşünsem de Danny Elfman olması iyi olmuş diyorum, yaklaşık 1 aydır severek dinliyorum ost'yi.



Vee gelelim oyunculara; Christian Bale çekimlerde kendini fazla kaptırdı, etrafındakileri terminatör gibi ezdi geçti söylentilerinin doğru olduğunu düşünmekteyim. Bale yine kendini o kadar vermiş ki rolüne, adamın gözlerine baktığınızda "aa John Connor" diyebilirsiniz. Bale'in sert bir tarzı var ama her zaman karakterin size hissettirmesi gerekenleri sonuna kadar hissettiriyor. Burda da John Connor'ın o "anamın karnındayken bile peşimde terminatörler vardı, çocukluğum kaçarak ve savaşarak geçti, evliyim bebeğim olacak hala dünyayı kurtaracak olan benim çünkü annem öyle söyledi " ruh halini bizzat yansıtmış hatta daha fazlası var; görebilenlere. Bu yüzden Christian Bale muhteşemdi diyorum, ama yine uyuzum yine uyuzum yani.

John Connor'ı Bale oynamasaydı filmin yıldızı olacak karakter Marcus Wright'ı canlandıran Sam Worthington da gayet iyiydi, Bale ile sette takıştılar mı bilmiyorum ama çok iyi bir ikili olmuşlar hatta ben Marcus için çok dövündüm aman da bir şey olmasın diye üstelik ben bir BattleStar Galactica fanıyım, bu işleri iyi bilirim (anlayan anladı).

Helena Bonham Carter filme kesinlikle tarz katmış, kadının varlığı yetiyor eğer o oynamasa Dr. Serena Kogan karakteri hiç bir özelliği olmayan basit bir yan rol karakteri olurdu.

Kate Connor rolünde izlediğimiz Bryce Dallas Howard filme pek etkisi olmayan yan rollerden birindeydi, sanırım 5. filmde John Connor Jr. ile daha yoğun bir rol sahibi olacak. Aslında acaba filmin sonunda ölse miydi de John Connor daha bir delirse miydi? Hımm terminatör'den de kötüyüm yahu.

Ve Kyle Reese'i oynayan Anton Yelchin. İlk filmde Kyle Reese olarak izlediğimiz Michael Biehn'in yanında ciddi anlamda çocuk gibi kalıyor Yelchin. Oyunculuğunu beğeniyorum ama sanki daha büyük bir oyuncu mu bulsalardı? diye düşündüm, hala da düşünmekteyim.

Filmde Linda Hamilton'ın sesinin duyulması ve resminin görünmesi bütünlük açısından çok güzel detaylardı.

5. Terminatör'ün gelmesi 2012'yi bulacak gibi gözüküyor. Christian Bale yine John Connor rolü ile çıkacak karşımıza. Her ne kadar Bale için izlemek istesem de bir serinin bu kadar sakız gibi uzaması taraftarı değilim. Nitekim 2 sezon boyunca izlediğimiz dizisini de sayarsak Terminator Hollywood'un vazgeçilemeyecek yapımlarından biri olmuştur ve biz daha çook Terminator izleriz diye düşünüyorum.

Son Söz: Battlestar Galactica'dan başlayarak Terminatör'e uzanan, Eagle Eye, Matrix ve Echelon Conspiracy gibi filmlerle ve dizilerle desteklenen "insanlığın sonu makinalar tarafından getirilecektir" hipotezi bir gün gerçekleşirse; ben o günü görmek istemiyorum kardeşim.



Not: Film yapım aşamasında iken C.Bale'e Marcus rolü teklif edilir, Bale "ben Connor olacağım" deyince John Connor'ın rolü genişletilir ve Sam Worthington Marcus olur. Şimdiye kadar hep terminatörler tanınmış oyunculardır; Bale inadı ile döngüyü kırar, artık insanoğlunun makinalar karşısında üstünlüğü vardır.

B.Kumbay

26 Nisan 2009 Pazar

Primeval



Yer; İngiltere Dean Ormanı. Ormanda garip ışıklar ve korkunç canavarlar görülmeye başlar. Hükümet olaya el koyar ve Evrim Zoologu olan Profesör Nick Cutter’dan yardım ister. Profesör Cutter bu doğaüstü olayların kaynağının zamanın değişik evrelerine açılan kapılar yani “Anomali” ler olduğunu keşfeder ve hem anomalilerin nedenini bulmak hem de 8 yıl önce Dean Ormanı’nda ortadan iz bırakmadan kaybolan karısı Helen’ı bulmak için işi kabul eder. Cutter anomalileri araştırmak için 4 kişiden oluşan bir takım kurar; zamanla olayları derinlemesine araştırdıkça Helen’ın aslında kurban olmadığı ortaya çıkacaktır.

Primeval’in karakterlerine kısaca değinirsek;

Profesör Nick Cutter (Douglas Henshall), başarılı ve üniversitede ders veren bir bilim adamı. Uzmanlık konusu canlıların evrimi olan Cutter 8 yıl önce ortadan kaybolan karısı Helen’ın yasını tutuyor. Duygusal bir dahi olan Cutter için mantık her zaman öncelikli geliyor aynı zamanda Cutter geçmişten ve gelecekten gelen yaratıklarla cesurca baş edebiliyor.


Stephen Hart (James Murray), Profesör Cutter’ın asistanı aynı zamanda en yakın dostu ve zorlu görevlerde takımın en büyük kozu. Stephen Hart herkese karşı soğuk ve mesafeli olmasının yanında Helen ile ilgili büyük bir sır saklıyor.


Connor Temple (Andrew Lee Potts), Cutter’ın baş belası palaeontoloji öğrencisi. İlk başlarda oldukça sakar ve baş ağrısı olan Connor zamanla takımın beyni oluyor. Takımın geri kalan üyeleri kadar cesur olmasa da ağzını kapalı tuttuğu zamanlar oldukça başarılı.


Abby Maitlands (Hannah Spearritt), hayvanat bahçesinde bakıcı olarak çalışan bir sürüngen uzmanı. Güzel ve cesur Abby kimsenin el sürmeye cesaret edemediği yaratıklarla bile başa çıkabiliyor. Connor’la aynı evde kalan Abby Rex ismini verdiği geçmişten gelen bir uçan kertenkeleye oldukça düşkün.


Claudia Brown / Jenny Lewis (Lucy Brown), seride karşımıza iki karakterle çıkıyor. İlk başlarda hükümetin takımı koordine etmesi için görevlendirdiği Claudia Brown cesur bir ajan. Cutter’la duygusal açıdan yakınlaşan Claudia, Cutter’ın anomaliden geri döndüğü bir görev sonrası hiç var olmamış gibi ortadan yok oluveriyor. Daha sonra Jenny Lewis karakterinde Halkla İlişkiler uzmanı olarak takıma dahil oluyor.


Helen Cutter (Juliet Aubrey), dizinin kötü karakteri olarak karşımızda. Helen bir dinazor tarafından kovalandığı gece sonrası 8 yıl ortadan kaybolmuş ve öldüğü varsayılmış oldukça iyi tanınan bir genetik uzmanı. Hayatını doğal seleksiyonun etkisiz olduğunu ispatlamaya adayan Helen 8 yıl boyunca anomaliler sayesinde geçmişin ve geleceğin çeşitli zamanlarında gezerek Dünya’yı değiştirmenin planlarını yapmış. Helen ayrıca anomalilerin yapısını ve ne zaman nerde ortaya çıktıklarını da çok iyi biliyor, geçmişten ve gelecekten gelen tüm yaratıklarla başa çıkabiliyor.



Peki “anomali” nedir? Anomali Dünya’nın ilk çağlarından itibaren geçmişin ve geleceğin çeşitli evrelerine açılan kapılar, bir nevi zamanda yolculuğun anahtarı. Açılan anomaliler 1 saat veya 2 gün açık kalabiliyor; açık kaldığı süre içinde Londra sokaklarında geçmişten gelen Pristichampsus’lar, Diictodon’lar, Dodo’lar, Giganotosaurus’lar, Velaciraptor’lar ya da gelecekten gelen bilinmedik katil yaratıklar cirit atıyor; insanlarla besleniyor, ortalığı talan ediyor.

Primeval’in kurgusuna baktığımızda Stargate ve Jurassic Park’ın bileşiminden oluştuğunu söyleyebiliriz. Yalnızca Stargate’deki gibi başka dünyalara değil Dünya’nın değişik zaman dilimlerine açılan kapılar ve bu kapılardan gelen dinazor dahil bilinmeyen ve antik yaratıklar söz konusu. Primeval bir İngiliz dizisi; oyuncular ve kurgu açısından oldukça başarılı bir yapım. Özel efektlere gelirsek; yaratıklar Jurassic Park’da gördüğümüz benzerleri ile kıyaslanamasa da ayrıntılar başarı ile işlenmiş. Örneğin bir dinazor geçtiği yerlerde en önemsiz sahnede dahi tırnak izleri bırakıyor, oyuncular – gerçekte olmayan - canavarlarla çok güzel bir şekilde başa çıkabiliyor kısacası yeşil perde teknolojisi iyi kullanılmış. Dizinin bana göre en kötü tarafı sezon bölümlerinin sayısının az olması; 1. Sezon 6 bölüm iken 2. Sezon sadece 7 bölümden oluşuyor. Şu sıralar 3. Sezonunu izlediğimiz Primeval türü sevenlerin izlemesi gereken başarılı bir yapım. En azında pilot bölümünü izlemeniz tavsiye olunur.




Yayıncı Kanal: ITV 1
Tür: Bilimkurgu, Gerilim, Drama
Süre: 60 dk.

Kadro:
Douglas Henshall ... Professor Nick Cutter
Lucy Brown ... Claudia Brown / Jenny Lewis
Andrew Lee Potts ... Connor Temple
Hannah Spearritt ... Abby Maitlands
James Murray ... Stephen Hart
Juliet Aubrey ... Helen Cutter
Ben Miller ... Sir James Lester
Ben Mansfield ... Captain Becker

Amerika: http://epguides.com/primeval/
Resmi Sitesi: http://www.itv.com/primeval


B.Kumbay


Apple Airtag ile Kedi Takibi

  Özellikle yaşadığımız 6 Şubat depremi sonrası, dostlarımızın ve çocuklarımızın kaybolma riskini ortadan kaldırmak bir ihtiyaçtan öte gerek...