31 Ekim 2012 Çarşamba

İyi ki Doğduk!



7 yıl önce bir Cadılar Bayramı akşamı başlayan Kayıp Dünya macerasında ne mutlu ki bir yılı daha devirdik. Türkiye'deki Stephen King hayranlarını bir araya getirmek amacıyla çıkmış olduğumuz bu yolculukta nice sarp, taşlı ve dikenli yollardan geçtik; 7 yılda kimler geldi kimler geçti dünyamızdan. Amacımız binlerce üye değildi; amacımız Stephen King'i gerçekten seven insanları bir araya getirmek, kitaplarını, hikayelerini okuyup filmlerini, dizilerini izleyip içeriklerini tartışmak ve ustayı ve eserlerini anlayabilmekti. Sayımız bir avuç olsa da sayının önemli olmadığını bu sürecin başlarında anladık, önemli olan kaç kişi olursa olsun gerçek King severleri bir araya getirebilmekti ve bunu da başardık. 7 yıllık serüvenimiz boyunca özellikle forumumuzdan bize destek olan ve şu an dünyamızda bulunmayanlara; Kayıp Dünya'yı bilgi amaçlı ziyaret eden sessiz ziyaretçilerimize ve 2004 yılından beri hep bir arada olan çekirdek kadromuz ile sonradan aramıza katılan demirbaş vatandaşlarımıza kendi adıma teşekkür ediyorum. Kayıp Dünya'yı kurmak hayatımı değiştiren mihenk taşlarından biriydi, beni yalnız bırakmadığınız için, verdiğiniz emekler için, yaptığınız paylaşımlar için hepinize teşekkürler. Kayıp Dünya varolduğum sürece dönmeye devam edecek bir dünyadır, Stephen King aşkına uzun günler hoş geceler dilerim.

Burcu Kumbay / 31.10.2012

28 Ekim 2012 Pazar

Cloud Atlas


Reenkarnasyon felsefesini oldum olası sevmem, tarihin başlangıcından beri farklı bedenlerde yeniden doğmuş ve bir araya gelmiş aşıklar, kaderin kesiştirdiği aynı ruhlar; sanki ruh kıtlığı varmış gibi yapmacık gelir bana. Yine de doğru bir kurgu, senaryo ve oyunculukla izlenebilir bir konudur – bkz. The Fountain – ne var ki işlenmesi kolay olsa da beğendirmek her senaristin ve yönetmenin harcı değildir. Cloud Atlas reenkarnasyon felsefesini sıradan bir fikir olan esaret/özgürlük kavramları üzerine kurmuş üç yönetmenli, altı filmli, birkaç iyi oyuncunun kılıktan kılığa girdiği, derin görünen ama sığ sularda yüzen yılın en büyük balonu bana göre. Kötü bir film değil kesinlikle fakat epik, efsanevi, olağanüstü bir film de değil ki kimileri bunu sonuna dek iddia edecektir. Bir başka iddia da “bir kere izlemekle anlaşılabilir bir film değil, ikinci kez izlenmeli” ki Cloud Atlas bir Inception değil, gayet basit ve anlaşılır bir konusu ve hikaye-karakter bağlantıları var. Anlaşılamayan hangi oyuncunun hangi karakterleri canlandırdığı olabilir ki bunu da filmin sonunda yazılar akarken açık seçik görebilirsiniz. 

Cloud Atlas 1849’da, 1931’de, günümüzde, yakın gelecekte ve uzak gelecekte geçiyor. Her bölümde hemen hemen aynı oyuncular farklı karakterlerle karşımıza çıkıyor. Hikayeler arasında hızlı geçişler var, karakterler arasındaki bağlantılar kimi zaman bir objeyle, kimi zaman kuyruklu yıldız şeklindeki bir doğum iziyle, kimi zaman ise bizzat karakterle kurulmuş. Filmin ana fikri özgürlüğün değerinin esaret tadılmadan bilinemeyeceği; tarihin başlangıcından beri insanoğlu ve kölelik; aslında hepimiz köleyiz düşüncesi. Yine varoluşlarından itibaren hikayelerde karşımıza çıkan karakterler bireysel ve toplumsan esarete karşı mücadele ediyor. Bu mücadele kimi zaman kayınpedere, toplumun eşcinsellik nefretine, para uğruna işlenen insanlık suçlarına, ırkçılığa karşı veriliyor.  


Cloud Atlas’ın konusuna değinmenin pek de alemi yok; hikayeler 19. yy’da köle ticareti yapan bir gemide hayatı bir köle tarafından kurtarılan bir avukat, ailesi ve toplum tarafından dışlanmış yetenekli bir müzisyen olan – ve Cloud Atlas’ın bestecisi – genç bir adam, sonu felaketle bitebilecek bir nükleer santral macerasını durdurmaya çalışan genç bir gazeteci, yaşlılar evinden kurtulmaya çalışan şanssız bir menajer, köle olmak için özel olarak üretilmiş genç bir kız ve insanoğlunun kendi kendini mahvetmesi sonucu hayatta kalan bir avuç insan ve kurtuluşu gökyüzünde arayan bir kadın ile ilgili. Hikayeler çoğunlukla sıradan hatta bazılarına sıkıcı bile denebilir, yakın gelecekte ve gelecekte geçenlere ilginç denebilir yine de süre ve kurgudaki dağınıklık sayesinde etkileri azalmış. Senaryo filmin kurgusuna göre fena değil fakat bazı yerlerde mantıksızlıklar var ki filmin içine girmenizi zorlaştırıyor. Örneğin yakın gelecekte geçen hikayede bir lokantada garson olmak için üretilmiş Sonmi 451 hayatında tek bir kitap okumuş film izlemiş değilken kısa süre içerisinde tam bir filozof kesiliyor, özgürlüğün ve aydınlanmanın sesi oluyor o kadar ki gelecekte adı tanrıça olarak anılıyor, heykellerine tapılıyor. Yüzyıllar önce neredeyse yok olmuş bir toplumun oldukça gelişmiş teknolojisini oyuncak gibi rahatça kullanan ve uzaya mesaj gönderebilen bir kadın, haftalarca maruz kaldığı zehirden deniz suyu içip kusarak kurtulan bir adam karşımızda. Reenkarnasyon izliyorsun bunlardan mı rahatsız oluyorsun diyenleri duyar gibi oluyorum, maalesef şeytan ayrıntıda gizlidir diye cevap veriyorum.

Matrix’den nefret eden bir sinema izleyicisi olarak filmin fragmanını ilk izleyişim sonrası tek çekincem Wachowski Kardeşler idi ve bir kez daha haklı çıkmanın tatminini yaşarken Tom Tykwer’ın etkisi ile filmden nefret edemiyorum. Başlangıç sahnesinde ve o muhteşem müzikleri duyduğum ilk andan itibaren aklıma hücum eden Perfume; The Story of a Murderer sayesinde yönetmenin bir filme olan bariz etkisini bir kez daha anlamış oldum. Filmin en güzel yanı olan müzikleri inanılmaz; her hikayenin anlatmaya çalıştığı farklı duyguların müziğe dökülmüş hali insanın kalbine işliyor. Filmi izlemediğiniz halde bayılabileceğiniz bir soundtrack albümü olmuş, cidden çok başarılı. 



Oyunculara gelirsek; filme gitme nedenim olan Jim Sturgess, Ben Whishaw ve Tom Hanks’i çok başarılı buldum. Aynı şeyi Halle Berry ve Doona Bae için söyleyemeyeceğim ikisi de bana oldukça itici geldi. Hugo Weaving, Hugh Grant, James D’Arcy ve Susan Sarandon’un filme katkısı ise yadsınamaz. Sonuçta iyi bir oyuncu kadrosu karşımızda ne var ki konunun sıradanlığı filmin benim gözümde “büyük oyuncularla çekilmiş küçük bir film” olarak kalması ile sonuçlanıyor. Filme gitmemin bir diğer nedeni olan efekt ve görsellik beklentisi ise yine benim açımdan hüsranla sonuçlandı; özellikle Koreli-beyaz ırk dönüşümleri bir felaket. Jim Sturgess’ı ilk başta uzaylı sanmam bu nedenledir diye tahmin ediyorum. Yine aynı şekilde Ewing’in eşi Tilda’nın değişim makyajı inanılmaz basitti. Efekt olarak da beklediğimi bulamadım, bilimkurgu öğeleri içeren bir filmde birkaç sahne dışında – porselenlerin kırıldığı sahne, Sonmi ve Hae Joo Chang’in kaçış sahneleri – efekt ağırlıklı sahne olmaması şaşırtıcı.

Filmin oyunculuk ve müzik dışında beğendiğim kısmı başlangıç ve bitiş sahneleri oldu, Tom Hanks’in başarılı oyunculuğu ile etkileyici bir giriş ve sonuç izledik. Hikaye olarak yakın ve uzak gelecekte geçen hikayeler tatmin ediciydi, nedendir bilmiyorum ama 19. yy’da geçen Adam Ewing’in hikayesini de beğendim, gerisinin üzerinde durmak gereksiz. Sonuç olarak karşımda iyi oyuncular ile çekilmiş ikinci bir Avatar vakası buldum; her ne kadar beklentim olmadan izlemiş olsam da insan böyle iyi oyuncular, 100 milyon dolar bütçe, üç farklı yönetmen ve 172 dakika işin içinde olduğunda daha fazla şeyler bekliyor.

Sonuç olarak; Cloud Atlas kötü bir film değil fakat vaat ettiğinin ne kadarını verebildiği tartışılır. Konu olarak fazla beklentiniz olmadan iyi oyuncular ve iyi müzikler eşliğinde 172 dakikalık bir insanlık yolculuğuna çıkmak istiyorsanız hiç durmayın. Cloud Atlas size zaten bildiğiniz şeyleri farklı bakış açılarından gösterecek, muhtemelen kendinizi karakterlerde göreceksiniz, hüzünleneceksiniz, yer yer gülümseyeceksiniz. Filme epik bir film, bir başyapıt diyenlere ise saygım sonsuz, zevk ve renk meselesidir. Benim için oyunculuk açısından zevkle izlediğim vasat bir filmdir Cloud Atlas, dinlemesi ise kesinlikle izlemesinden çok daha zevkli.

B.Kumbay / 28.10.12 



8 Ekim 2012 Pazartesi

The Good Doctor


Doktor denince aklınıza nasıl bir insan profili geliyor? Gözünüzün önüne gelen hasta olunca koşa koşa gittiğimiz, hangi ilacı yazarsa yazsın dibine kadar bitirdiğimiz, sorgusuz sualsiz hayatımızı ellerine teslim ettiğimiz güvenilir bir insandır muhtemelen. Peki ya çok sevgili doktorunuz sizi çok sever de yanından ayrılmanızı hiç istemezse?

Normal hayatta ölüm döşeğine düşene dek doktora ve hastaneye gitmememin nedeni midir sonucu mudur bilmem ama doktorlu hastaneli filmleri dizileri pek severim. Doktorlar bilerek veya bilmeyerek insan hayatını kurtaran/karartan, çoğu Tanrı Kompleksi’nden muzdarip enteresan insanlardır. The Good Doctor’ın iyi doktoru Dr. Martin Blake de bu enteresan insanlardan biri. Kendi halinde sessiz sedasız kimseye kötülüğü dokunmayan hatta hemşirelerden azar yiyerek günlerini geçirmekte olan Dr. Blake’in gayet sade ve düzenli hayatı yeni hastası liseli güzel Diane ile tepe taklak oluverir. Elinde günlüğü ile dolaşan tipik liseli ergen aptal sarışın Diane ister istemez – ki istediği aşikardır – Martin’i etkisi altına alır. Martin Diane’in iyileşmesi için elinden geleni yapar, gün gelir Diane taburcu olur ve ergen hayatına geri döner fakat ne yazıktır ki doktoru ondan ayrılmaya henüz hazır değildir. 



The Good Doctor sıradan bir senaryoya sahip ortalamanın biraz üzerinde bir film. Filmin bana enteresan gelen kısmı ise tamamiyle Orlando Bloom’un enteresan oyunculuğu. Kendisi oldukça iyi bir oyuncu olmasına rağmen az sayıda ve ilginç filmlerde boy göstermekte. Bu filmde de aslında iyi bir insan olan fakat aşık olduğu insandan ayrılmamak için mesleğinin tüm gücünü kötü yönde kullanan hepimiz kadar kafadan sakat Martin Blake’i harika bir şekilde canlandırmış. Kendisi Blake’in sessiz sakin ve ezik olmasından dolayı bir haltlar karıştırdığından şüphelenmesi gerekenleri o masum bakışlarıyla ters köşeye yatırıveriyor bu da insanda soğuk duş etkisi yaratıyor; size “biz hayatımızı bunlara mı emanet ediyoruz şimdi” dedirtiyor ve karakteri amacına ulaştırmış oluyor. Blake karakteri aynı zamanda aşkta ve savaşta her şeyin mubah olabileceğini de kanıtlıyor, insanoğlu insanoğlunu onu hasta edebilecek, süründürecek, işkence edebilecek ve hatta öldürebilecek kadar çok sevebilir mi sorusuna yanıt veriyor. Ayrıca hiçbir şey göründüğü gibi değildir, üç kere sıçrayan çekirge değildir, yalancının mumu yatsıdan sonra da yanmaya devam edebilir anti atasözlerini de görmemize vesile oluyor.

The Good Doctor yavaş bir başlangıca, normal bir gelişmeye ve tatmin edici bir finale sahip. Kurgu akıcı, görsellik iyi, oyuncular gayet başarılı, izlerken zevk aldığım ve hakkında yazmam için içimi kemiren filmlerden. Özellikle doktora hastaneye çok gidenlerin ve hiç gitmeyenlerin izlemesi gerektiğini düşünüyorum. Bir de diyorum ki, Dr. Blake Dr. House’un ekibine katılsa ne de güzel olurdu tam evlere şenlik.  



Allah kimseyi hastanelere düşürmesin, ben Dr. Blake’in eline severek ve isteyerek düşebilirim o ayrı mesele.

B.Kumbay / 07.10.2012

Apple Airtag ile Kedi Takibi

  Özellikle yaşadığımız 6 Şubat depremi sonrası, dostlarımızın ve çocuklarımızın kaybolma riskini ortadan kaldırmak bir ihtiyaçtan öte gerek...