20 Mayıs 2012 Pazar

John Carter of Mars


Genelde çoğunluğun beğenmediği filmlere bayılmak gibi bir özelliğim vardır; sinema zevkim için garip ve benzersiz de denebilir aslında. Bu yüzden özellikle sinemada izleyeceğim filmlere niyet ettikten sonra kimsenin yorumunu dikkate almam. Fakat maalesef ara sıra bu tuzağa düştüğüm ve salonda izlenmesi gereken filmleri kaçırdığım da olur. John Carter da işte bu nadir filmlerden biri.

Gösterime girdiği yakın geçmişte oldukça ağır eleştiriler alan, izlenmesi zaman kaybı olarak nitelendirilen John Carter of Mars, her şeye rağmen ilk fırsatta izlediğim ve 132 dakikalık uzun süresine rağmen sıkılmadan kendimi hikayeye kaptırdığım bir film oldu. Benim için olumlu yönlerinin olumsuz yönlerine ağır bastığı John Carter efektleri ve kurgusu ile tam sinemalık bir seyirlik; iki ayrı alemde geçiyor ve işin içinde zaman farkı da olunca ortaya harika bir karışım çıkıyor. Tipik kahraman filmleri karakterlerinden farklı olarak zoraki kahraman olmuş; zıplaması, cesareti ve kararlılığı dışında hiçbir süper gücü olmayan John Carter abartıdan uzak ve doğal bir karakter olduğu için bana kendini sevdirdi
yine de film mükemmel değil ama mükemmel olmaya ihtiyacı da yok. 


John Carter’da olaylar Amerika’da iç savaş zamanında başlıyor. Virginia’da karısı ve çocuğuyla sade bir yaşamı olan John Carter, savaş sırasında ailesinin katledilmesiyle amaçsız bir şekilde yaşamaya başlar. Savaşta göstermiş olduğu cesaret ve yeteneğiyle ordunun dikkatini çeken Carter Apaçiler’e karşı yapılacak savaşta yer almak istemeyince kaçar ve bir mağaraya sığınır. Burada garip görünüşlü bir adamın saldırısına uğrar, dövüş sırasında ne olduğunu anlamadan kendini ıssız bir çölde bulur. Ayağa kalkıp yürümeye çalıştığında oldukça yükseğe zıplayabildiğini fark eden Carter’ın karşısına dillerini anlamadığı uzun boylu dört kollu garip yaratıklar olan Tharg’lar çıkar. Carter zaman içinde Borsoom denilen Mars’da olduğunu fark eder. Borsoom’un iki büyük hükümdarlığı Helium ile Zodanga savaş içerisindedir ve bu savaş gezegenin kaderini belirleyecektir. Zodanga’nın kralı Helium prensesi Dejah Thoris’le evlenip Helium’u yok etmeyi planlamaktadır ama bu plan John Carter ve Dejah Thoris’in kaderlerinin kesişmesiyle sekteye uğrayacaktır.



John Carter yazar Edgar Rice Burroughs’un 11 kitaplık Borsoom serisinin ilk kitabı olan A Princess of Mars’dan uyarlanmış. Başrollerde Taylor Kitsch, Lynn Collins, Willem Dafoe, Mark Strong, Samantha Morton, Dominic West, James Purefoy gibi güçlü oyuncuların olduğu filmin yönetmeni Wall-E ve Finding Nemo gibi animasyonlarla ismini duyurmuş 2 Oscar ödüllü Andrew Stanton. Filmin müzikleri Michael Giacchino’ya ait, senaryo ise yönetmen Andrew Stanton ve Mark Andrews gibi ödüllü isimlerin kaleminden çıkma.

John Carter of Mars benzerlerinden farklı bir film değil; bir yabancı ona yabancı olan topraklara gelir ve zorda kalmış bir prenses ile birlikte savaşı önlemek ve günü kurtarmak için varını yoğunu ortaya koyar
-Avatar, Clash Of The Titans, Prince of Persia, Stargate, Starwars vb. severlerin oldukça aşina olduğu bir durum-, sonunda tabii ki iki yabancı birbirine aşık olur, iki ayrı dünyanın insanı aşk uğruna imkansızı başarır ve sonunda birbirlerine kavuşurlar. Filmin sıradan olan konusu karakterlerle ve aralara serpiştirilmiş esprili diyaloglarla zenginleştirilmiş; özellikle John Carter ve uzaylı köpeği Woola arasındaki ilişkiye bayılmamak elde değil. John Carter hayatından bezmiş, amaçsız, yabancı bir gezegene düşmüş şaşkın bir karakter fakat karakteri hemen yanında savaşan aynı zamanda bilim insanı olan prenses Dejah Thoris’in inatçı, savaşçı ve sıcak karakteri ile dengeleniyor. John Carter of Mars’da yeni bir ırk olarak karşımıza çıkan Tharg’lar oldukça eğlenceli, Avatar’ın mavi Na'vi ırkını andırıyor – hatta bir ara John Carter arenada beyaz maymunun içinden masmavi çıkınca kendimi bir an Pandora’da sandım – önceleri John Carter’ı esir alan Tharg kabilesi sonradan John’u uğruna savaşıp ölecek kadar seviyor ve bağrına basıyor. Filmin en çok sevdiğim özelliği efektleri oldu, özellikle John’un atlayıp zıpladığı sahneler abartısız ve hiç göze batmıyor. Mars’ı da çok güzel canlandırmışlar, savaş sahneleri olsun dövüş sahneleri olsun izlemesi gayet zevkli o derece ki 132 dakika siz anlamadan geçip gidiveriyor. Filmin müzikleri de gayet başarılı; Michael Giacchino’nun dramatik ve yumuşak bir tarzı vardır ama John Carter’da biraz daha sertleşmiş, daha epik bir ost ile karşımıza çıkıyor. 


Filmin olumsuz yönleri de yok değil; bazı sahneler çok çabuk geçilmiş, zamanlar arasındaki geçişler mükemmel değil. John Carter karakteri zaman zaman Dejah Thoris’in yanında ezik kalmış fakat tüm bunlar filmden aldığım zevki azaltamadı, benim için önemli olan 132 dakika boyunca başka bir dünyaya seyahat edebilmekti ve bir değil iki dünya arasında eğlenceli bir seyahat geçirdim. İyi karakterler, eğlenceli diyaloglar, sürükleyici bir kurgu ve harika efektler ile John Carter of Mars ikinci kez izleyebileceğim ender filmlerden biri oldu bunu rahatlıkla söyleyebilirim.

 



Hakkındaki olumsuz eleştirilere rağmen türü sevenlerin izlemesi gereken bir örneği olduğunu düşündüğüm John Carter of Mars, devam filmi gelirse mutlaka sinemada izleyeceğim bir film. Mutlaka izleyin demiyorum, beni tanıyanlar izlesin ve izlemeyenlere anlatsın.

B.Kumbay / 20.05.2012

13 Mayıs 2012 Pazar

Man on a Ledge


Hep bilimkurgu, korku-gerilim, fantastik filmler izliyorsun ve yorumluyorsun şeklinde eleştiri aldığım çok oluyor. Aslında macera filmlerini de severim ama bol koşturmacalı, atlamalı zıplamalı ve mümkünse araba kovalamaca sahneli olanları. Man on a Ledge’i bu nedenle (tamam yahu bir de öbür nedenle!) uzun zamandır bekliyordum; Nisan sonu gibi gösterime girince sinemada izleme planları yapıyordum fakat maalesef film anlaşılamaz bir şekilde ülkemizde gösterime giremedi, dolayısıyla iş başa düştü.

Öncelikle kısaca konusuna değinelim; Polis memuru Nick Cassidy (Sam Worthington) 40 milyon dolarlık bir elması çalıp satmak komplosuna maruz kalır ve hüküm giyerek cezaevine girer. Fakat Nick masumdur ve babasının da ölümüyle eline bir fırsat geçer. Babasının cenazesinde kardeşi Joey (Jamie Bell) ile tartışan Nick çıkan karışıklıktan faydalanarak kaçar ve masumiyetini kanıtlayabilmek için şehrin en yüksek binalarından biri olan bir otelin pervazına çıkar. Olay yerine gelen polislerden arabulucu Lydia Mercer (Elizabeth Banks) ile görüşmeyi talep eden Nick artık zamanla yarışmaktadır. 



Man on a Ledge’in oldukça zengin bir oyuncu kadrosu var; Sam Worthington, Jamie Bell, Edward Burns, Elizabeth Banks, Ed Harris, Kyra Sedgwick, Anthony Meckie ve William Sadler isimlerine yakışır oyunculuk sergiliyorlar. Yönetmen koltuğunda ilk uzun metrajlı filmi ile karşımızda olan Asger Leth var ve bence gayet güzel bir iş çıkarmış ortaya. Filmin Henry Jackman imzalı muhteşem bir soundtrack’i de var ki filmi izlemeden epey önce dinlemeye başlamıştım ve hala da dinliyorum. Tüm bu etkenler bir araya gelince gayet heyecanlı, görsel olarak başarılı, sıradan sayılabilecek senaryosuna rağmen akıcı diyalogları ve kurgusu ile izlenesi bir film çıkıyor ortaya. Özellikle baştaki arabalı sahneler çok iyi; mekan olarak film çoğunlukla bir pervaz üzerinde geçmesine rağmen heyecan neredeyse hiç azalmıyor. Karakterlerin fazla sayılarına rağmen sıradan olmaları da kendinizi olayların akışına kolayca kaptırmanızı sağlıyor.

Man on a Ledge türünün örneği belki de yüzlerce film izlemiş birisi için sonu rahatlıkla tahmin edilebilecek bir film olsa bile izlemesi keyif veriyor. Özellikle birkaç sahne gerçekten heyecanlı, kendinizi kaptırırsanız zıplamanız dahi olası. Şahsen ben filmi dev ekranda izledim ve izlerken oldukça keyif aldım.  


Son olarak filmin yapımından bir anekdot eklemek isterim; Sam Worthington katıldığı bir tv şovunda kendisine yükseklik korkusunun hatırlatılması üzerine filmin senaryosunu okuduğunda çok beğendiğini ve hemen kabul ettiğini belirtir. “Peki o yükseklikte nasıl çalışacağını hiç düşünmedin mi” diye sorar sunucu ve “ben o sahneleri yeşil ekran önünde kaldırımda çekerler zannetmiştim” cevabını alır. Worthington filmdeki oyunculuğunun başarısını belki de yükseklik korkusuna borçlu, ne olursa olsun karakterini hakkını vererek canlandırmış.

Sadece kurgusu ve oyuncuları için bile izlenebilecek bir film Man on a Ledge, sürpriz bir son beklemeyin, sadece izlemenin keyfine varın.

B.Kumbay / 13.05.2012
 


Apple Airtag ile Kedi Takibi

  Özellikle yaşadığımız 6 Şubat depremi sonrası, dostlarımızın ve çocuklarımızın kaybolma riskini ortadan kaldırmak bir ihtiyaçtan öte gerek...